TANRI VE DİNLER ÜZERİNE
DÜŞÜNCELER :
Annem
Atatürk ‘e, devrimlerine ve laikliğe bağlı olduğu kadar dinine de bağlı
bir insandı. Dinin şekilsel buyruklarını tümüyle yerine getirmemekle birlikte,
bundan bir rahatsızlık duymaz, fakat din aleyhinde konuşulmasına da izin
vermezdi. Dinin iyilik ve dürüstlük telkin eden yanlarını bizlere öğretmeğe çok
dikkat etmiş, fakat bizleri dindar yetiştirmek için özel bir gayret
sarfetmemişti. Bu da sanırım laiklik inancının bir sonucu idi. Babam ise, kendi
deyimi ile “agnostik” idi. Allah ve din kavramlarına şüphe ile bakar, fakat
aleyhte konuşmaz ve annem dahil, başkalarının dini inançlarına karışmazdı.
Darüşşafaka’da aldığı şiddet yönü de olan dini eğitim onu çocuk yaşında dinden
soğuttuğu gibi, 17 yaşında Fransa’ya öğrenime gitmesiyle birlikte başka
dinlerin de mantıksız yanlarını görerek, özetle, din denen kavramın pek de
inanılacak bir yanı olmadığına karar
vermişti. Bununla beraber tanrı fikrinin “ya varsa” yönü üzerinde de düşünür ve
ülke insanının tutuculuğundan korktuğu için şüpheci görüşlerini ev ve birkaç
entelektüel arkadaşı dışında kimse ile paylaşmadığını söylerdi. Sonuçta biz de
okulda aldığımız yarım yamalak din dersi dışında hiçbir dini eğitim almadık ,
sonraki yıllarda ise, solcu çevremiz ve yeni geliştirdiğimiz kişilik
çerçevemizle din kavramından daha da uzaklaştık. Tarihe özellikle meraklı
olmam, çok okumam ve çeşitli dinleri sadece entelektüel merak gereği incelemeğe
çalışmam nedeniyle bu basmakalıp dinsizliğim giderek daha mantıklı ve gerekçeli
bir baza oturmağa başladı. En eski dinlerden, putataparlıktan başlayarak bütün
dinleri insanların yarattığı anlaşılıyordu. Tek tanrılı dinlerdeki Allahın
birliği kavramı birden fazla tek tanrılı din olmasıyla çelişiyordu. Eğer tanrı
tek ise neden birden fazla din yaratmış olsun ? Sadece bu bile dinleri
insanların yaratmış olduğuna delil sayılabilirdi. Vahiy kavramı ise, insanları inandırmak için kullanılan
güçlendirici bir unsurdu. Tanrının bir insanı elçi tayin etmesine, emirlerini
onun aracılığıyla başka insanlara tebliğ etmesine ve başka insanlar eliyle de
yazıya dökmesine ihtiyaç yoktu. Tanrı emirlerini her insanın kalbine ve beynine
kendisi yerleştirebilir, böylece aracısız ve dünyadaki tüm insanlar için ortak
bir din oluşturabilirdi. Madem ki her şeye kadirdi, bunu da yapabilirdi. Ne
kadar yetkin kişiler olurlarsa olsunlar, tanrının yanında tümüyle aciz
sayılabilecek olan peygamberlere ne gerek vardı ? Hele hele tanrının emri
olduğu söylenegelen dini kuralların vahyedildikten uzun yıllar sonra yazılı
metin haline getirilmelerine ne demeli ? Kim hatırladı, kim kaydetti, kim
aklında tuttu, kim kendisinden sonra gelenlere olduğu gibi aktarabildi de
bunlar Allahın değişmez emirleri olarak yazılabildi ? En vahimi de, insanın
doğuştan var olan hayvan yanı gereği kavgacılığı, şiddeti ile farklı dinler
arasındaki savaşların, dökülen kanların, işkencelerin, idamların yüzyıllarca
sonunun gelmemesi, daha da gelmeyecek olması...İnsanın doğasından gelen şiddet
eğilimlerine insanı yüceltme amacıyla ortaya çıktığı iddia edilen dinlerin alet
ediliyor, mazeret teşkil ediyor olmalarına ne buyrulur ? Sizce dinlerin insan
şiddetini haklı gösterme aracı gibi kullanılması Allahın mı, insanların mı
eseridir ? Allah böyle bir amaca hizmet
edebilecek bir din yaratmış olabilir mi ? Olmaz tabii, değil mi ? Allah, bizim
bildiğimiz Allahsa eğer, olmaz. Ya da Allah yoktur. Başka türlü olamaz. Bu
noktaya kadar geldikten sonra, hayat sürecimde karşıma çıkan olaylar,
yaşadıklarım, başkalarının yaşadıkları, dünyanın ve doğanın yaradılışı, oluşumu
gibi hala gizemi çözülememiş olaylar yavaş yavaş beni adını ister tanrı, ister
allah, ister tabiat, ister üstün bir güç, ne koyarsak koyalım, bizden daha
kuvvetli ve olaylara istediği gibi yön verebilme gücüne sahip bir kavramın
varlığına götürdü. İnsan, zekası,
bilgisi ve istenciyle olayların belli bir süreç içindeki gelişimini
etkileyebiliyor, hatta onu oluşturup değiştirebiliyor bile, ama sadece belli
bir süreç ve limit içinde. Zamanı, mekanı, içeriği, nedeni , niçini, nasılı
belli olmayan, daha doğrusu insan tarafından bilinemeyen bir noktada kontrol
daima bir başka gücün eline geçiyor. Ölüyor, ya da kurtuluyorsunuz, seviliyor,
ya da nefret ediliyorsunuz, kazanıyor, ya da kaybediyorsunuz, aynı anda hem
iyi, hem kötü olabiliyorsunuz, kendiniz istemeseniz bile. Bir noktadan sonra
olayı kontrol edemediğinizi fark ediyor, fakat bir şey yapamıyorsunuz. Bunun
adına kader diyoruz. Başka bir şey diyemediğimiz için. “Beklenmedik olay” ya da
“Beklenmedik şekilde” filan gibi sözleri sık sık söyler, ya da işitiriz, değil
mi ? Kimin tarafından beklenmedik ? Neden beklenmedik ? Bizim tarafımızdan ve
bizim bilebilme olanağına sahip olduğumuz nedenlerle. Ama gerçekten bu olay, ya
da olgu, beklenmedik midir ? Hiç de beklenmedik olmadığı bir güç var mıdır ? Ansızın
sanki ödüllendirildiğimiz, veya cezalandırıldığımız hissine kapıldığımız olmaz mı ? Ödüllendiren,
ya da cezalandıran biri ortalıkta olmadığına göre bu nedendir ? Kader dediğimiz
şey nedir ? Neden her açıklayamadığımız şeyi kader’e bağlarız ? Aslında tam da
“tanrı” mı demek isteriz acaba ? Bir uçak kazasında ölmenin olasılık hesabı
matematik olarak çok düşük olduğuna göre
o ölümün Ahmet ya da Ayşe’ye rastlaması sadece bir rastlantı mıdır ? O
halde rastlantı nedir ? Rastlantı’yı kim icat etmiştir ? Bir depremden neden
birisi yer altından sağ çıkarılır da yanındaki çıkarılamaz ? Dünya ne acayip
bir şeydir ki ; fizik olarak en anlamsız şekilde kendi etrafında dönüp duran ,
içi ateşten bir toptur ? Güneş ve dünya
boşlukta nasıl durmaktadırlar ? Neden biri sabittir de öbürü değildir,
biri öbürünün etrafında dönüp
durmaktadır ? İnsan temelde memeli bir kara hayvanı olduğuna göre, onun beynine
aklı koyup da dünyaya hakim kılmayı kim akıl etmiştir ? Bununla ne düşünülmüş,
ne beklenmiştir ? Peki, gelinen nokta nedir ? Uygarlık mı, gelişme mi, sözde
insanların kurtuluşunu, mutluluğunu sağlama amacıyla yine insanlar tarafından
icat edilip tümüyle başarısız olan dinler mi ?…Bu fikirler çok daha uzaklara
kadar götürülebilir ve daha da rafineleştirilebilir. Fakat sonuç değişmez.
Dönerek hep aynı yere varılır. Bütün dinler insan icadıdır ve başarısız
icatlardır. Buna karşılık tanrı vardır ve dinlere filan hiç aldırmadan
insanları çok başarılı bir şekilde yönetmektedir. Hatta onlarla oynamaktadır
bile….Biz ise hala büyük büyük kısır döngüsel kavramlar üzerinde düşünüp
birbirimizi yiyeduralım…
Asuman Yücel, İst. 2014.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder