10 Ekim 2015 Cumartesi

OSMANLI GERÇEKLERİ

 OSMANLI GERÇEKLERİ :

Hammer'in Osmanlı Tarihi'ni berbat bir Türkçe tercüme ve gülünç tarihsel yanlışların olduğu bir metinden okuyorum. İsimler yanlış, akrabalıklar yanlış, neden bu kitaba bu kadar değer verildiğini anlayamadım. Herhalde doğru dürüst yazılmış bir Osmanlı Tarihi olmadığındandır. Okuduğum kitapların hepsi  ya Osmanlı'yı göklere çıkarıyor, (yabancılarınkiler ise) ya da barbarlıkla suçluyor. Hammer yine de olabildiğince objektif bakabilmiş olaylara. Ben dört gözle Halil İnalcık'ın yeni çıkacak Osmanlı Tarihi'ni bekliyorum.Osmanlı tarihi hakkında bütün okuduklarımdan özümsediğim şeylerden en geneli, Osmanlı'nın kuruluş yıllarındaki devrimciliği, gerilemiş bir Selçuklu ile gerilemiş bir Bizans arasından ok gibi fırlayarak çıkışı, dolayısiyle 14. yüzyılın ilerisinde bir çıkış yapışı,  daha sonra zamana ve zemine uyarak çağının devleti haline gelişi, en sonunda da tüm devletler için geçerli olan zamanın gerisine düşerek tarih sahnesinden silinişi. Özele doğru gidersek de, kuruluş yıllarında her şeyi başkalarından alışı ve başarıyla kendi bünyesine uyduruşu. Daha sonraları ise aldıklarının üzerine yeni bir şeyler koymayı başaramayarak kaçınılmaz sona doğru yürüyüşü...Göçebe bir çadır aşiretinden  ve okuma yazma bilmeyen Beylerinden başka türlüsü beklenemeyeceği üzere, ataklık ve azimleri sayesinde bir devlet kurma aşamasına gelince, çok övülen  tımar sistemini büyük Selçuklu veziri Nizam-ül mülk'den, kadılık ve din alimliğini Arap ve İranlı'lardan, bürokrasi, devlet ve maliye yönetimini  Bizans'tan alarak uygulayan Osmanlı epeyce yüzyıllar bu edindikleriyle idare etmiş, fakat daha sonraları tabiatiyla edinimler yetmemeğe başlamış, ancak yerine yenileri konulamamıştır.  Örnek : 600 yıl, kadılıkla yönetilen adalet sistemi  olabilir mi ?! Diğer yandan, 1500 yıllık bilinen tarihi olan Türklerin kendi sanatı, en iyi yaptığı iş olan savaşçılığın gerektirdiği bazı araçların bile kısmen başkalarından temin ediliyor olması  "üretimsiz ekonomi" ye en yakışır örnektir. Osmanlıların geliştirdiği genelde kabul edilen devşirme sisteminin ise  devleti yozlaştıran, çığırından çıkaran, yıkımına yol açan etkenlerin başında geldiği bugün herkesçe doğrulanmaktadır. Yani bir şeyi kendileri  yapmış, ama  onunla da yıkımlarını hazırlamışlardır. Buğday, ilkel el sanatları ve yine ilkel yollarla kısmen savaş gereçleri dışında hiçbir şey üretmeyen, sadece seferlerden elde ettiği ganimetlerle ihtiyacı olan şeyleri üretenlerden temin eden Osmanlı  aslında tam bir hazır yiyicidir. Nitekim artık ganimet imkanı kalmadığı zaman da yıkılmıştır. Bu tür bir devletin 600 yıl sürebilmesi aslında halkının olağanüstü dayanma gücüne bağlı olmakla birlikte, devlet halkı için hiçbir şey yapmamıştır. Osmanlı tarihinde halk için bazı refah ögeleri düşünebilen tek padişah olarak Fatih Sultan Mehmet görünmektedir. Su getirtme, okullar yaptırma (medrese ), yollar yaptırma, devlet  tarafından konut yapılıp kiralanması , enderunun kurulması gibi işler, bu istisnai padişahın dolu devlet kasasının bir kısmını halkla paylaşma "lütfunu" yansıtmaktadır. Yoksa mülk de, para da , halk da padişahındır, ister paylaşır, ister paylaşmaz. Nitekim başka hiçbir padişah halkın refahı için adım atmamıştır. Yaptırdıkları eserler tamamen kendi adlarını yaşatmak, bencilce tarihe iz bırakmak için olmuştur. Fatih de daha çok bu hizmetleri yeniden kalkındırmağa çalıştığı İstanbul için yapmıştır. Anadolu, hatta Rumeli'yi bile birkaç yol, kale ve köprü dışında fazla düşünmediği söylenebilir. Ganimetler padişah, devlet hazinesi, ileri gelenler ve savaşçılar arasında paylaşılır, padişah payı padişahın keyfi, hazine payı genellikle başka savaşların finansmanı için kullanılır, ganimet elde edenler  harcama yaptıklarından, onlardan sebeplenenler de ölmeyecek kadar yaşar. Onun dışında halka çiftçilik, ürettiği tarım ürünlerini satmak ve kendisi beslenmek dışında hiçbir geçim yolu bırakılmamıştır. Ancak savaşa gidip ölmezse  ganimetten küçük bir pay alma şansı olur, o kadar. Bunun nasıl bir devlet olduğunu Osmanlı hayaliyle yaşayan ve yere göğe konduramayan kişilere bir kez daha sormak gerek. Osmanlı'nın en şaşaalı döneminde, ki bu Kanuni Sultan Süleyman dönemidir, sarayın altın, gümüş, inci ve yakutlarla süslü müthiş parlaklığına karşılık sağlık hizmeti sıfır olduğundan İstanbul halkı veba ile boğuşuyordu. Padişah sağlık hizmeti üzerinde düşünmek yerine vebadan korunmak için İstanbul'u terkederek Edirne sarayına gitmeyi ve veba kent nüfusunun 1/3 ünü aldıktan sonra geçince geri dönmeyi yeğlemişti. Hiç değilse ondan sonrası için bile bir önlem alınmadığından İstanbul'da veba her 30-40 yılda bir yeniden hortlamıştı. Yüz karası olarak, Avrupa'da artık vebadan söz edilmediği 19. yüzyılda bile İstanbul'da veba salgını olmuştu. "Nerede o eski İstanbul" nostaljilerine konu olan İstanbul'un hali, İmparatorluğun artık eski günlerinin gölgesi olduğu 19. yüzyılda, hatta 20. yüzyılın başlarında yangınlarla alabildiğine açılmış simsiyah boş arsalar, yıkık, yanmış, ya da sefil konak ve evler, toprak veya en fazlası taşlı arnavut kaldırımı yollar, ev eve bakan daracık sokaklar, karanlık, aydınlatmasız yollar, bu yollardaki acımasız soygun ve suçluluk olayları ile içler acısı bir haldi. Eskiden zevahiri kurtarmak için sadece İstanbul için yapılmağa çalışılan bazı ufak tefek yangın yeri temizleme işleri bile artık yapılmadığından  manzara korkunçtu. Eğer sahilsaraylara, konak ve köşklere bakarsanız, onlar yerinde ve şaşaaları berdevamdı, ama İstanbul , o bitmişti. Balkan savaşı Osmanlı'nın son güç kırıntılarını da alıp götürünce İstanbul iyice kendi haline bırakıldı. Anadolu zaten hastalık ve sefaletten kırılıyordu. Rumeli diye bir şey kalmamış, göçmenler kendine bakmaktan aciz İstanbul'a yığılmıştı. İşte Nostaljik İstanbul buydu. Cumhuriyetten sonra, devlet bir parça kendini geçindirir hale gelmeğe başlayınca imar işleri yeniden başladı. İyi kötü, İstanbul'u biraz adam eden, gecekondulaşmadan önceki "kent" İstanbul görünümünü yeniden kazandıran da o beğenmedikleri Cumhuriyetçiler ve Kuvvayı Milliyecilerdi. Bugün fotoğrafları basılan İstanbul, o günlerin İstanbul'udur. O yıllarda öncelik yeni başkent Ankara'ya verildiğinden, İstanbul biraz geride kalmış gibi görünür. Ama hiçbir zaman Fatih'in sarsılmaz anısını unutturmamış, gururlu payitaht günlerini sergilemeyi ve en sefil zamanlarında bile başı dik Boğaza bakarak "ben en güzelim" demeyi ihmal etmemiştir. ( Ta ki, görgüsüzler gökdelenleri dikip sarayları gölgede bırakan ve İstanbul'u kişiliğini unutmaya zorlayıp sıradan bir Arap şehri haline getirmeğe çalışan kompleksli beton yığınlarını sıralayıncaya kadar ). Yani Osmanlıdan son kalan hatıra da yavaş yavaş tarihe karışıyor. İyi ve kötü günleriyle, parlaklığı ve sefaletiyle...Kısa bir süre sonra, sadece müze olan birkaç eserden başka İstanbul'un  5000 yıllık yazılı tarihini, 1600 yıl başkentlik yaptığını anımsatan hiçbir şey kalmayacak, o çok övünülen Osmanlı da İstanbul'la birlikte tamamen tarihe karışacak. Hey koca Fatih, sen bunun için mi aldın İstanbul'u ? O gayret, azim, irade, dökülen kanlar, gözyaşları, servetler bu sonuç için miydi ? Ne kadar üzülsen yeridir, İmparatorluğun da gitti, başkentin de....

ASUMAN YÜCEL, Antalya, 2015.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder