OSMANLI GERÇEKLERİ :
Hammer'in Osmanlı Tarihi'ni berbat
bir Türkçe tercüme ve gülünç tarihsel yanlışların olduğu bir metinden okuyorum.
İsimler yanlış, akrabalıklar yanlış, neden bu kitaba bu kadar değer verildiğini anlayamadım. Herhalde doğru
dürüst yazılmış bir Osmanlı Tarihi olmadığındandır. Okuduğum kitapların
hepsi ya Osmanlı'yı göklere çıkarıyor, (yabancılarınkiler ise) ya da barbarlıkla
suçluyor. Hammer yine de olabildiğince objektif bakabilmiş olaylara. Ben dört
gözle Halil İnalcık'ın yeni çıkacak Osmanlı Tarihi'ni bekliyorum.Osmanlı tarihi hakkında bütün okuduklarımdan özümsediğim
şeylerden en geneli, Osmanlı'nın kuruluş yıllarındaki devrimciliği, gerilemiş
bir Selçuklu ile gerilemiş bir Bizans arasından ok gibi fırlayarak çıkışı,
dolayısiyle 14. yüzyılın ilerisinde bir çıkış yapışı, daha sonra zamana ve zemine uyarak çağının
devleti haline gelişi, en sonunda da tüm devletler için geçerli olan zamanın
gerisine düşerek tarih sahnesinden silinişi. Özele doğru gidersek de, kuruluş
yıllarında her şeyi başkalarından alışı ve başarıyla kendi bünyesine uyduruşu. Daha
sonraları ise aldıklarının üzerine yeni bir şeyler koymayı başaramayarak
kaçınılmaz sona doğru yürüyüşü...Göçebe bir çadır aşiretinden ve okuma yazma bilmeyen Beylerinden başka
türlüsü beklenemeyeceği üzere, ataklık ve azimleri sayesinde bir devlet kurma
aşamasına gelince, çok övülen tımar
sistemini büyük Selçuklu veziri Nizam-ül
mülk'den, kadılık ve din alimliğini Arap ve İranlı'lardan, bürokrasi, devlet ve
maliye yönetimini Bizans'tan alarak
uygulayan Osmanlı epeyce yüzyıllar bu edindikleriyle idare etmiş, fakat daha
sonraları tabiatiyla edinimler yetmemeğe başlamış, ancak yerine yenileri
konulamamıştır. Örnek : 600 yıl, kadılıkla
yönetilen adalet sistemi olabilir mi ?! Diğer
yandan, 1500 yıllık bilinen tarihi olan Türklerin kendi sanatı, en iyi yaptığı
iş olan savaşçılığın gerektirdiği bazı araçların bile kısmen başkalarından
temin ediliyor olması "üretimsiz
ekonomi" ye en yakışır örnektir. Osmanlıların geliştirdiği genelde kabul
edilen devşirme sisteminin ise devleti
yozlaştıran, çığırından çıkaran, yıkımına yol açan etkenlerin başında geldiği
bugün herkesçe doğrulanmaktadır. Yani bir şeyi kendileri yapmış, ama onunla da yıkımlarını hazırlamışlardır. Buğday,
ilkel el sanatları ve yine ilkel yollarla kısmen savaş gereçleri dışında hiçbir
şey üretmeyen, sadece seferlerden elde ettiği ganimetlerle ihtiyacı olan
şeyleri üretenlerden temin eden Osmanlı
aslında tam bir hazır yiyicidir. Nitekim artık ganimet imkanı kalmadığı
zaman da yıkılmıştır. Bu tür bir devletin 600 yıl sürebilmesi aslında
halkının olağanüstü dayanma gücüne bağlı olmakla birlikte, devlet halkı için hiçbir şey yapmamıştır. Osmanlı tarihinde halk için bazı refah ögeleri
düşünebilen tek padişah olarak Fatih Sultan Mehmet görünmektedir. Su getirtme,
okullar yaptırma (medrese ), yollar yaptırma, devlet tarafından konut yapılıp kiralanması ,
enderunun kurulması gibi işler, bu istisnai padişahın dolu devlet kasasının bir
kısmını halkla paylaşma "lütfunu" yansıtmaktadır. Yoksa mülk de, para
da , halk da padişahındır, ister paylaşır, ister paylaşmaz. Nitekim başka
hiçbir padişah halkın refahı için adım atmamıştır. Yaptırdıkları eserler
tamamen kendi adlarını yaşatmak, bencilce tarihe iz bırakmak için olmuştur. Fatih
de daha çok bu hizmetleri yeniden kalkındırmağa çalıştığı İstanbul için
yapmıştır. Anadolu, hatta Rumeli'yi bile birkaç yol, kale ve köprü dışında
fazla düşünmediği söylenebilir. Ganimetler padişah, devlet hazinesi, ileri
gelenler ve savaşçılar arasında paylaşılır, padişah payı padişahın keyfi,
hazine payı genellikle başka savaşların finansmanı için kullanılır, ganimet
elde edenler harcama yaptıklarından,
onlardan sebeplenenler de ölmeyecek kadar yaşar. Onun dışında halka çiftçilik,
ürettiği tarım ürünlerini satmak ve kendisi beslenmek dışında hiçbir geçim yolu
bırakılmamıştır. Ancak savaşa gidip ölmezse
ganimetten küçük bir pay alma şansı olur, o kadar. Bunun nasıl bir
devlet olduğunu Osmanlı hayaliyle yaşayan ve yere göğe konduramayan kişilere
bir kez daha sormak gerek. Osmanlı'nın en şaşaalı döneminde, ki bu Kanuni
Sultan Süleyman dönemidir, sarayın altın, gümüş, inci ve yakutlarla süslü
müthiş parlaklığına karşılık sağlık hizmeti sıfır olduğundan İstanbul halkı
veba ile boğuşuyordu. Padişah sağlık hizmeti üzerinde düşünmek yerine vebadan
korunmak için İstanbul'u terkederek Edirne sarayına gitmeyi ve veba kent
nüfusunun 1/3 ünü aldıktan sonra geçince geri dönmeyi yeğlemişti. Hiç değilse
ondan sonrası için bile bir önlem alınmadığından İstanbul'da veba her 30-40 yılda
bir yeniden hortlamıştı. Yüz karası olarak, Avrupa'da artık vebadan söz
edilmediği 19. yüzyılda bile İstanbul'da veba salgını olmuştu. "Nerede o
eski İstanbul" nostaljilerine konu olan İstanbul'un hali, İmparatorluğun
artık eski günlerinin gölgesi olduğu 19. yüzyılda, hatta 20. yüzyılın
başlarında yangınlarla alabildiğine açılmış simsiyah boş arsalar, yıkık,
yanmış, ya da sefil konak ve evler, toprak veya en fazlası taşlı arnavut
kaldırımı yollar, ev eve bakan daracık sokaklar, karanlık, aydınlatmasız
yollar, bu yollardaki acımasız soygun ve suçluluk olayları ile içler acısı bir
haldi. Eskiden zevahiri kurtarmak için sadece İstanbul için yapılmağa çalışılan
bazı ufak tefek yangın yeri temizleme işleri bile artık yapılmadığından manzara korkunçtu. Eğer sahilsaraylara, konak
ve köşklere bakarsanız, onlar yerinde ve şaşaaları berdevamdı, ama İstanbul , o
bitmişti. Balkan savaşı Osmanlı'nın son güç kırıntılarını da alıp götürünce
İstanbul iyice kendi haline bırakıldı. Anadolu zaten hastalık ve sefaletten
kırılıyordu. Rumeli diye bir şey kalmamış, göçmenler kendine bakmaktan aciz
İstanbul'a yığılmıştı. İşte Nostaljik İstanbul buydu. Cumhuriyetten sonra,
devlet bir parça kendini geçindirir hale gelmeğe başlayınca imar işleri yeniden
başladı. İyi kötü, İstanbul'u biraz adam eden, gecekondulaşmadan önceki
"kent" İstanbul görünümünü yeniden kazandıran da o beğenmedikleri
Cumhuriyetçiler ve Kuvvayı Milliyecilerdi. Bugün fotoğrafları basılan İstanbul,
o günlerin İstanbul'udur. O yıllarda öncelik yeni başkent Ankara'ya
verildiğinden, İstanbul biraz geride kalmış gibi görünür. Ama hiçbir zaman
Fatih'in sarsılmaz anısını unutturmamış, gururlu payitaht günlerini sergilemeyi
ve en sefil zamanlarında bile başı dik Boğaza bakarak "ben en
güzelim" demeyi ihmal etmemiştir. ( Ta ki, görgüsüzler gökdelenleri dikip
sarayları gölgede bırakan ve İstanbul'u kişiliğini unutmaya zorlayıp sıradan
bir Arap şehri haline getirmeğe çalışan kompleksli beton yığınlarını
sıralayıncaya kadar ). Yani Osmanlıdan son kalan hatıra da yavaş yavaş tarihe
karışıyor. İyi ve kötü günleriyle, parlaklığı ve sefaletiyle...Kısa bir süre
sonra, sadece müze olan birkaç eserden başka İstanbul'un 5000 yıllık yazılı tarihini, 1600 yıl
başkentlik yaptığını anımsatan hiçbir şey kalmayacak, o çok övünülen Osmanlı da
İstanbul'la birlikte tamamen tarihe karışacak. Hey koca Fatih, sen bunun için
mi aldın İstanbul'u ? O gayret, azim, irade, dökülen kanlar, gözyaşları,
servetler bu sonuç için miydi ? Ne kadar üzülsen yeridir, İmparatorluğun da
gitti, başkentin de....
ASUMAN YÜCEL, Antalya, 2015.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder