TARİHİ EDİRNE GEZİSİ, MAYIS 2013 :
Daha önce hiç gitme fırsatı bulamadığım Edirne’de tarihi
eserlerin restore edildiği , hepsinin ziyarete açıldığı, Edirne’nin çok
değiştiği söyleniyordu. İlk gidişim
talihsiz bir döneme rastladı. 2007 Şubatında annemin vefatından sonra girdiğim
depresif durum içinde İstanbul’dan kaçmak gibi bir duyguya kapılarak kış
ortasında kendimi mesafe olarak yakın bulduğum Edirne’ye attım. Yine de epey
gezdim ve ünlü Trakya kışı ve karların ortasında da kalmama rağmen, Edirne’ye
hüznümü biraz olsun unutabilecek kadar hayran oldum. Bundan tam 6 yıl sonra,
2013 de “Osmanlı’nın ikinci başkenti
olan o güzel kenti bahar aylarında yeniden gezmek farz oldu”
dedim. Arkadaşım Nevin Peynircioğlu ile birlikte, 3 günlük bir Edirne gezisine çıktık. Kentin en merkezi yerinde, yıllar
önce üstünü otlar bürümüş bir harabe olduğunu işitmiş olduğum, ilk gidişimde
restore edilirken gördüğüm 1560 tarihli Mimar Sinan yapımı Rüstem Paşa (
Muhteşem Yüzyıl dizisindeki şu Rüstem Paşa !) Kervansarayı otel olmuş. Hem de
ne otel. Nefis bir iç avlu, ikinci kat üzerinde odalar, tarihi taş duvarlar boyanmamış,
sadece temizlenmiş. (Topkapı Sarayında bile bazı alt kat giriş ve dehlizleri
beyaz badana ile boyamışlardı ! ) Odalarda tuğla ocaklar, (yerlerini klima ve
kalorifer almış tabii !) otantik tarzda eşyalar. Sadece banyo modern, sonradan
yapılmış, fakat her ihtiyacı karşılayacak nitelikte. Üstelik fiatları son derece makul. Otoparkı da var. Oda pencerelerinin, eski yapının
bozulmaması için küçük olması ve asansör
yerine dik merdivenler bulunması dezavantaj belki ama o kadar kusur da olur artık. 500
yıllık bir binada kalmanın keyfi buna değer. Sabahları açık büfe kahvaltı var,
güzel havalarda iç avluda kahvaltı etmek çok keyifli.
Edirne çok güzel bir kent. Yemyeşil, etrafı bağlar,
bahçelerle dolu kocaman bir ova. Avrupa’nın
kapısı olduğu için devamlı bir araç ve insan trafiği var. Bu trafik
kentin emsallerinden daha pahalı olmasına yol açmış. Her yerde Euro ile
alışveriş edilebiliyor. Edirne AB ye girmiş ! Kentin en güzel binalarından, 19. Yüzyıldan
kalma Valilik binası AB ile İlişkiler Bakanlığına bağlı bir enformasyon
ajansına çevrilmiş. Kentteki tüm tarihi eserler restore edilmiş gerçekten. Restorasyonlar gayet başarılı. Eski
restorasyonlardaki beton sıvaları ve kireç badanaları düşününce insan teşekkür
etmekten kendini alamıyor ! Düzlük bir
kent olan Edirne, çevresindeki yeşil alanların çokluğu, yemyeşil küçük
parkları, havuzlarıyla da güzel. Keşke bir de konut mimarisi daha iyi olsaydı. Bu nadide kentin de laz
kalfaların hücumundan kurtulamadığı anlaşılıyor. Ancak tarihi kent merkezinde
hiç olmazsa yüksek binalara izin verilmemiş olması, tarihi dokunun karizmasının
bozulmaması açısından olumlu. Çok güzel
eski binalar, köşkler, konaklar var. Bir kısmı restore edilerek
değerlendirilmiş, fakat bir kısmı çok harap, keşke eski kenti olduğu gibi
restore edip koruyabilseler.
Gezmeğe inanılmaz Selimiye’den (1568-1574) başlamak istedik.
Gerçi Edirne gibi 158 bin nüfuslu küçük bir kente çok büyük gelmiş, üzerinde olduğu
ve her yerden göründüğü tepeden kenti biraz eziyor. Fakat bundan dolayı
ihtişamını inkar edecek değiliz tabii. Göz kamaştırıcı. Çinileri Sultanahmet
ile yarışabilir. Kubbe çok yüksek ve çok geniş. Ayasofya’yı geçemese bile eşdeğer sanırım. (Sinan geçmek
istemiş ya ). Ancak Ayasofya’nın Selimiye’den 1000 yıl öncesinin teknolojisi
ile yapıldığını akıldan çıkarmamak ve o büyük mabedin de hakkını vermek gerek. Selimiye,
üstüne oturduğu tepede, dev kubbesi, yan kubbeleri, muazzam bahçesi ve avlusu,
külliyesi ve 4 olağanüstü yüksek minaresi ile yüzyıllara meydan okuyarak,
Edirne’nin şahit olduğu tüm savaşları, zaferleri, zafer alaylarını, işgalleri,
bozgunları, göçleri, yeniden geri alışları hüzünlü bir gururla seyrediyor ve
adeta “Ben burada oldukça Edirne hep Türk kalacak” diyor.
Daha sonra kent merkezinde ve birbirine çok yakın olan Eski Cami, 3 Şerefeli Cami, Bedesten ve Kapalıçarşı’yı gezdik. Eski Cami 1414 yılında
Çelebi Mehmet tarafından tamamlanmış büyük bir cami. Çoklu kubbeleri, tac
kapısı ve son cemaat yerinin geniş ve yüksek kemerleri Selçuklu izleri taşıyor. Duvarlarındaki
siyahla yazılmış dev sülüs hat örnekleri
çok etkileyici. Bu hat örneklerinden Yıldırım Bayezid’in yaptırdığı Bursa
Ulucamii’nde de var. Üç Şerefeli Cami 1447
yılında II. Murat tarafından
yaptırılmış; geniş mekanı, külliyesi, ağaçlık bahçesi ve her biri farklı
biçimdeki minareleri ile dikkati çekiyor. Mimarı, Sinan’dan 120 yıl önce
minarelerden birinin 3 şerefesine biribirini görmeyen 2 ayrı merdivenle çıkabilmeyi
başarmış. (Sinan bunu 3 ayrı merdivenle yapmış Selimiye’de). 1418 tarihli Bedesten ve
1569 yılında Selimiye ile aynı tarihlerde yapılan Kapalıçarşı tarihi
ticaret mekanları. Demek o zamanlar da Edirne önemli bir transit ticaret
merkeziymiş.
Edirne’deki daha eski bir büyük kervansaray da 1300 lerin
sonlarında Yıldırım Bayezid tarafından yaptırılan Deveci Han. Cumhuriyetin ilk yıllarında
tadil edilerek Edirne Cezaevi olarak kullanılmış, ancak Trakya insanının farklı
yapısıyla pek de mahkumu bulunmadığından, mahkumlar Tekirdağ’a nakledilerek
Deveci Han restore edilmiş ve Edirne Belediyesinin kültür ve sanat merkezine
dönüştürülmüş. Burada sinema ve toplantı salonları, sergi ve konser mekanları
oluşturulmuş, fakat maalesef şu anda pek
seyrek kullanılıyor, atıl…Edirne Belediyesinin büyük bir eksikliği olarak
gördük.
Kent merkezi dışındaki tarih eserlere gelince, tabii 1300
lerde yapılmış Yıldırım Bayezid camii favorimdi. Kentin hayli dışında, bir başına, nefis
incelikteki tek minareli eser Yıldırım’ı her düşündüğümde olduğu gibi beni yine
hüzünlendirdi. Bende bu Yıldırım Bayezid tutkusu nereden geliyor bilmem.
Bugünkü değerlerle bakıldığında korkulacak bir adam, acımasız. Cesur ve
ihtiyatsız. Kendine aşırı güvenli. Belki biraz kaderine acıma, kahramanlığına
ve dillere destan yakışıklılığına hayranlık. (Bütün tarihler öyle yazıyor,
portresi de nefis). Kent dışına seferimizde ikinci olarak II.Murat’ın efsanevi arkadaşı Gazimihal’in
1420 yılında yaptırdığı Gazimihal camiini gezdik. Tek minareli bu cami de
son cemaat yerinin muhteşem revaklarıyla inanılmaz güzellikteydi ve yıllara
meydan okuyarak hala kullanılıyordu. Sonra kentin tamamen aksi yönündeki Muradiye camii. II. Murat tarafından 1426 yılında yaptırılan
bu cami de hemen hemen arkadaşı Gazimihal’in
camiiyle aynı plandaydı. O zamanki padişahlar demek daha mütevazıydı ki, henüz
çok minareli “Selatin” camileri oluşmamıştı. Ancak bu camiin Bursa ‘nın ünlü
Yeşil Cami’siyle yarışabilecek güzellikte
çinileri ve tamamen çini süslemeciliği ile yapılmış paha biçilmez bir
mihrabı vardı. Duvar çinilerinin bazılarının maalesef çalınmış olduklarını da
bu arada not edeyim.
Daha sonra Meriç nehri kıyısında bir dinlenme ve yemek. Nehir
önümüzden hızla akıyor ve 1520 li yıllarda Mimar Sinan tarafından ordunun kolay
geçişini sağlamak üzere biri
Küçükçekmece’de, diğeri Meriç üzerinde yapılan iki köprüden biri olan ve
500 yıldır tüm taşkınlara, sel felaketlerine, açılan baraj kapaklarına, sonu
gelmez kar ve yağmurlara, ünlü Trakya soğuğuna dimdik dayanan ve hala kullanılan bu müthiş köprüye
bakıyorduk…Son olarak Abdülmecid ve daha sonra da Cumhuriyet döneminde restore edilmiş. Asırlara karşı duran gücüne
karşılık ne kadar zarif bir görüntüsü vardı. İşte sanat da buydu
herhalde…Ertesi gün kentin biraz dışında Edirne’nin ikinci en büyük eseri, 1488 de bitirilen II.Bayezid
Külliye ve Şifahanesini gezmeğe gittik. Camii, kütüphanesi, medresesi,
hamamı ve hastanesiyle tam bir külliye. Zamanında medresesinde hekimler de
yetişir ve şifahanede başta veremliler ve akıl hastaları olmak üzere ayrı ayrı
bölümlerde hastalar tedavi edilirmiş. Gerçekten çok büyük ve etkileyici bir eserdi.
Animasyonlarla nasıl uygulamalı eğitim yapıldığı, hastalara nasıl bakıldığı da
gösterilmişti. Şifasız akıl hastalarının kapatıldığı hücreleri görünce içim
sızladı. Camiin, içinin zarafeti,
aydınlığı ve gül bahçeleri ile insana
gerçekten huzur telkin eden bir havası vardı. Sinan’dan önceki dönemde de
Osmanlı mimarisinin emsalsiz olabildiğine en büyük üç tanık bence Bursa
Ulucamii, İstanbul Fatih Camii ile II. Bayezid’in İstanbul ve Edirne’de
yaptırdığı külliyeler.
Tekrar Edirne içine dönecek olursak, Edirne Sinagogu, Bulgar Kilisesi, Edirne surlarından ayakta
kalan tek eser olan Makedonya Kulesi , 1560 yılında Sokullu Mehmet Paşa’nın
Mimar Sinan’a yaptırdığı Sokullu hamamı ( restorasyondan sonra yeniden hamam
olarak kullanılmağa başlanmış, turistler çok rağbet ediyormuş) görülmeğe değer
yerler. Sonra yine kent dışı : 1913 Balkan savaşı anıtı ve sembolik şehitlik
(aslında mezarları bile yok, ağlatan bir görüntü daha), Kanuni Sultan Süleyman
tarafından adil bir hükümdarın abidesi olarak 1561 yılında yaptırılan Adalet
Kulesi, Balkan savaşındaki Osmanlı siperleri ve topçu bataryaları, metrisler,
sığınaklar, Balkan Savaşına ait diğer eserler İşgal Kuvvetleri Karargahı
(şimdi garnizon komutanlığı), Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı 700
yıllık Sarayiçi mevkii ve bu mevkie adını veren ünlü Eski Saray’ın insanın
içini acıtan ve utandıran kalıntıları…Balkan Savaşı sırasında kenti teslim etme
zorunluluğunu gören Komutan Şükrü Paşa’nın 700 yıldır ayakta duran, bir anlamda
Osmanlı’nın tüm tarihini özetleyen bu muhteşem sarayı ”Burası devlet’dir,
devlet düşman eline geçmez” diyerek baştanbaşa yakma vahşetine ve
basiretsizliğine söyleyecek söz bulamıyorum. Edirne tekrar geri alındı ama
artık saray yoktu…İlk gidişimde içimi
acıtan harabelerden saray mutfakları, sanırım biraz daha bütünlük
arzettiklerinden, aradan geçen sürede restore edilmiş ve çok güzel olmuş. Henüz
kapalıydı, sanat sergilerine ve kitap fuarlarına tahsis edileceği söyleniyordu.
İnşallah…( Dolmabahçe sarayının saray mutfakları da restore edilmiş ve bir-iki
kez sergilere ve kitap fuarına tahsis edilmişti. Bahçesinde eşsiz Boğaz
manzarasına bakan şirin bir de kafe vardı. İstanbullular, özellikle de yaşlılar
bu kafede gazetelerini okur, Boğaz
manzarası seyrederlerdi. Giriş kontrollü
idi. Üst araması yapılır, elini kolunu sallayan giremezdi. Yani gereken
tedbirler alınmış olarak milletin eserinden küçük bir bölüm de olsa yine
millete tahsis edilmişti. Ayrıca bir de Yıldız Sarayı porselen fabrikasının
satış mağazası vardı ki, satılan eserlerin sanat değeri anlatmakla ifade
edilemezdi. Şimdilerde Başbakanın Dolmabahçe çalışma ofisi olan Saray ek binası
ise, konumuna çok yakışır şekilde Devlet Resim ve Heykel Müzesi idi. Anlattığım tüm bu bina ve alanlar şu anda
Başbakanın etki ve korunma alanı (!) içinde kaldığından halka kapatıldı ! )
Gelelim alışveriş ve yemeklere. Edirne’nin çarşıları ucuz
değil ama oldukça zengin. Özellikle yerli yapım deri çanta ve ayakkabılar çok
zarif . Hediyelik eşya çeşitleri de, başta el sanatları ve çiniler olmak üzere
gayet cazip. Ünlü ciğer kebabından yedik tabii. Gerçekten söylendiği kadar var,
inanılmaz lezzetli. Trakya köftesi de öyle. Edirne peynirlerini ve peynir
tatlısını da unutmayalım. Kafe ve restoranlar genellikle açık bölümlere sahip ve bahçelerinde mutlaka
havuzları var. Bu da eski bir başkente yaraşır incelik tabii…
İşte bizim 3 günlük Edirne gezimizin özeti.
Asuman Yücel, Mayıs, 2014.
İşte bizim 3 günlük Edirne gezimizin özeti.
Asuman Yücel, Mayıs, 2014.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder