11 Ekim 2015 Pazar

GEZİLERİM-14, TARİHİ EDİRNE 2013

TARİHİ EDİRNE GEZİSİ, MAYIS 2013 :

Daha önce hiç gitme fırsatı bulamadığım Edirne’de tarihi eserlerin restore edildiği , hepsinin ziyarete açıldığı, Edirne’nin çok değiştiği söyleniyordu. İlk  gidişim talihsiz bir döneme rastladı. 2007 Şubatında annemin vefatından sonra girdiğim depresif durum içinde İstanbul’dan kaçmak gibi bir duyguya kapılarak kış ortasında kendimi mesafe olarak yakın bulduğum Edirne’ye attım. Yine de epey gezdim ve ünlü Trakya kışı ve karların ortasında da kalmama rağmen, Edirne’ye hüznümü biraz olsun unutabilecek kadar hayran oldum. Bundan tam 6 yıl sonra, 2013 de  “Osmanlı’nın ikinci başkenti olan o güzel kenti bahar aylarında yeniden gezmek  farz  oldu” dedim. Arkadaşım Nevin Peynircioğlu ile birlikte, 3 günlük bir Edirne  gezisine çıktık. Kentin en merkezi yerinde, yıllar önce üstünü otlar bürümüş bir harabe olduğunu işitmiş olduğum, ilk gidişimde restore edilirken gördüğüm 1560 tarihli Mimar Sinan yapımı Rüstem Paşa ( Muhteşem Yüzyıl dizisindeki şu Rüstem Paşa !) Kervansarayı otel olmuş. Hem de ne otel. Nefis bir iç avlu, ikinci kat üzerinde odalar, tarihi taş duvarlar boyanmamış, sadece temizlenmiş. (Topkapı Sarayında bile bazı alt kat giriş ve dehlizleri beyaz badana ile boyamışlardı ! ) Odalarda tuğla ocaklar, (yerlerini klima ve kalorifer almış tabii !) otantik tarzda eşyalar. Sadece banyo modern, sonradan yapılmış, fakat her ihtiyacı karşılayacak nitelikte.  Üstelik fiatları  son derece makul.  Otoparkı  da var. Oda pencerelerinin, eski yapının bozulmaması  için küçük olması ve asansör yerine dik merdivenler bulunması dezavantaj  belki ama o kadar kusur da olur artık. 500 yıllık bir binada kalmanın keyfi buna değer. Sabahları açık büfe kahvaltı var, güzel havalarda iç avluda kahvaltı etmek çok keyifli.  
Edirne çok güzel bir kent. Yemyeşil, etrafı bağlar, bahçelerle dolu kocaman bir ova.  Avrupa’nın kapısı olduğu için devamlı bir araç ve insan trafiği var.  Bu  trafik kentin emsallerinden daha pahalı olmasına yol açmış. Her yerde Euro ile alışveriş edilebiliyor. Edirne AB ye girmiş !  Kentin en güzel binalarından, 19. Yüzyıldan kalma Valilik binası AB ile İlişkiler Bakanlığına bağlı bir enformasyon ajansına çevrilmiş. Kentteki tüm tarihi eserler restore edilmiş  gerçekten. Restorasyonlar gayet başarılı. Eski restorasyonlardaki beton sıvaları ve kireç badanaları düşününce insan teşekkür etmekten kendini alamıyor !  Düzlük bir kent olan Edirne, çevresindeki yeşil alanların çokluğu, yemyeşil küçük parkları, havuzlarıyla da güzel. Keşke bir de konut mimarisi  daha iyi olsaydı. Bu nadide kentin de laz kalfaların hücumundan kurtulamadığı anlaşılıyor. Ancak tarihi kent merkezinde hiç olmazsa yüksek binalara izin verilmemiş olması, tarihi dokunun karizmasının bozulmaması açısından olumlu. Çok güzel  eski binalar, köşkler, konaklar var. Bir kısmı restore edilerek değerlendirilmiş, fakat bir kısmı çok harap, keşke eski kenti olduğu gibi restore edip koruyabilseler.
Gezmeğe inanılmaz Selimiye’den (1568-1574) başlamak istedik. Gerçi Edirne gibi 158 bin nüfuslu küçük bir kente çok büyük gelmiş, üzerinde olduğu ve her yerden göründüğü tepeden kenti biraz eziyor. Fakat bundan dolayı ihtişamını inkar edecek değiliz tabii. Göz kamaştırıcı. Çinileri Sultanahmet ile yarışabilir. Kubbe çok yüksek ve çok geniş. Ayasofya’yı  geçemese bile eşdeğer sanırım. (Sinan geçmek istemiş ya ). Ancak Ayasofya’nın Selimiye’den 1000 yıl öncesinin teknolojisi ile yapıldığını akıldan çıkarmamak ve o büyük mabedin de hakkını vermek gerek. Selimiye, üstüne oturduğu tepede, dev kubbesi, yan kubbeleri, muazzam bahçesi ve avlusu, külliyesi ve 4 olağanüstü yüksek minaresi ile yüzyıllara meydan okuyarak, Edirne’nin şahit olduğu tüm savaşları, zaferleri, zafer alaylarını, işgalleri, bozgunları, göçleri, yeniden geri alışları hüzünlü bir gururla seyrediyor ve adeta “Ben burada oldukça Edirne hep Türk kalacak” diyor.
Daha sonra kent merkezinde ve birbirine çok yakın olan  Eski Cami, 3 Şerefeli Cami, Bedesten ve  Kapalıçarşı’yı gezdik. Eski Cami 1414 yılında Çelebi Mehmet tarafından tamamlanmış büyük bir cami. Çoklu kubbeleri, tac kapısı ve son cemaat yerinin geniş ve yüksek kemerleri  Selçuklu izleri taşıyor. Duvarlarındaki siyahla yazılmış  dev sülüs hat örnekleri çok etkileyici. Bu hat örneklerinden Yıldırım Bayezid’in yaptırdığı Bursa Ulucamii’nde de var. Üç  Şerefeli Cami 1447 yılında  II. Murat tarafından yaptırılmış; geniş mekanı, külliyesi, ağaçlık bahçesi ve her biri farklı biçimdeki minareleri ile dikkati çekiyor. Mimarı, Sinan’dan 120 yıl önce minarelerden birinin 3 şerefesine biribirini görmeyen 2 ayrı merdivenle çıkabilmeyi başarmış. (Sinan bunu 3 ayrı merdivenle yapmış Selimiye’de). 1418 tarihli  Bedesten ve  1569 yılında Selimiye ile aynı tarihlerde yapılan Kapalıçarşı tarihi ticaret mekanları. Demek o zamanlar da Edirne önemli bir transit ticaret merkeziymiş.
Edirne’deki daha eski bir büyük kervansaray da 1300 lerin sonlarında Yıldırım Bayezid tarafından yaptırılan Deveci Han. Cumhuriyetin ilk yıllarında tadil edilerek Edirne Cezaevi olarak kullanılmış, ancak Trakya insanının farklı yapısıyla pek de mahkumu bulunmadığından, mahkumlar Tekirdağ’a nakledilerek Deveci Han restore edilmiş ve Edirne Belediyesinin kültür ve sanat merkezine dönüştürülmüş. Burada sinema ve toplantı salonları, sergi ve konser mekanları oluşturulmuş,  fakat maalesef şu anda pek seyrek kullanılıyor, atıl…Edirne Belediyesinin büyük bir eksikliği olarak gördük.
Kent merkezi dışındaki tarih eserlere gelince, tabii  1300  lerde yapılmış Yıldırım Bayezid camii favorimdi.  Kentin hayli dışında, bir başına, nefis incelikteki tek minareli eser Yıldırım’ı her düşündüğümde olduğu gibi beni yine hüzünlendirdi. Bende bu Yıldırım Bayezid tutkusu nereden geliyor bilmem. Bugünkü değerlerle bakıldığında korkulacak bir adam, acımasız. Cesur ve ihtiyatsız. Kendine aşırı güvenli. Belki biraz kaderine acıma, kahramanlığına ve dillere destan yakışıklılığına hayranlık. (Bütün tarihler öyle yazıyor, portresi de nefis). Kent dışına seferimizde ikinci olarak  II.Murat’ın efsanevi arkadaşı  Gazimihal’in  1420 yılında yaptırdığı Gazimihal camiini gezdik. Tek minareli bu cami de son cemaat yerinin muhteşem revaklarıyla inanılmaz güzellikteydi ve yıllara meydan okuyarak hala kullanılıyordu. Sonra kentin tamamen aksi yönündeki  Muradiye camii.  II. Murat tarafından 1426 yılında yaptırılan bu cami de hemen hemen arkadaşı  Gazimihal’in camiiyle aynı plandaydı. O zamanki padişahlar demek daha mütevazıydı ki, henüz çok minareli “Selatin” camileri oluşmamıştı. Ancak bu camiin Bursa ‘nın ünlü Yeşil Cami’siyle yarışabilecek güzellikte  çinileri ve tamamen çini süslemeciliği ile yapılmış paha biçilmez bir mihrabı vardı. Duvar çinilerinin bazılarının maalesef çalınmış olduklarını da bu arada not edeyim.
Daha sonra Meriç nehri kıyısında bir dinlenme ve yemek. Nehir önümüzden hızla akıyor ve 1520 li yıllarda Mimar Sinan tarafından ordunun kolay geçişini sağlamak üzere biri  Küçükçekmece’de, diğeri Meriç üzerinde yapılan iki köprüden biri olan ve 500 yıldır tüm taşkınlara, sel felaketlerine, açılan baraj kapaklarına, sonu gelmez kar ve yağmurlara, ünlü Trakya soğuğuna dimdik dayanan ve hala kullanılan bu müthiş köprüye bakıyorduk…Son olarak Abdülmecid ve daha sonra da Cumhuriyet döneminde restore edilmiş. Asırlara karşı duran  gücüne karşılık ne kadar zarif bir görüntüsü vardı. İşte sanat da buydu herhalde…Ertesi gün kentin biraz dışında Edirne’nin ikinci en büyük eseri, 1488 de bitirilen  II.Bayezid  Külliye ve Şifahanesini gezmeğe gittik. Camii, kütüphanesi, medresesi, hamamı ve hastanesiyle tam bir külliye. Zamanında medresesinde hekimler de yetişir ve şifahanede başta veremliler ve akıl hastaları olmak üzere ayrı ayrı bölümlerde hastalar tedavi edilirmiş. Gerçekten çok büyük ve etkileyici bir eserdi. Animasyonlarla nasıl uygulamalı eğitim yapıldığı, hastalara nasıl bakıldığı da gösterilmişti. Şifasız akıl hastalarının kapatıldığı hücreleri görünce içim sızladı.  Camiin, içinin zarafeti, aydınlığı ve gül bahçeleri  ile insana gerçekten huzur telkin eden bir havası vardı. Sinan’dan önceki dönemde de Osmanlı mimarisinin emsalsiz olabildiğine en büyük üç tanık bence Bursa Ulucamii, İstanbul Fatih Camii ile II. Bayezid’in İstanbul ve Edirne’de yaptırdığı külliyeler.
Tekrar Edirne içine dönecek olursak, Edirne Sinagogu,  Bulgar Kilisesi, Edirne surlarından ayakta kalan tek eser olan Makedonya Kulesi , 1560 yılında Sokullu Mehmet Paşa’nın Mimar Sinan’a yaptırdığı Sokullu hamamı ( restorasyondan sonra yeniden hamam olarak kullanılmağa başlanmış, turistler çok rağbet ediyormuş) görülmeğe değer yerler. Sonra yine kent dışı :  1913  Balkan savaşı anıtı ve sembolik şehitlik (aslında mezarları bile yok, ağlatan bir görüntü daha), Kanuni Sultan Süleyman tarafından adil bir hükümdarın abidesi olarak 1561 yılında yaptırılan Adalet Kulesi, Balkan savaşındaki Osmanlı siperleri ve topçu bataryaları, metrisler, sığınaklar, Balkan Savaşına  ait diğer eserler İşgal Kuvvetleri Karargahı  (şimdi garnizon komutanlığı), Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı 700 yıllık Sarayiçi mevkii ve bu mevkie adını veren ünlü Eski Saray’ın insanın içini acıtan ve utandıran kalıntıları…Balkan Savaşı sırasında kenti teslim etme zorunluluğunu gören Komutan Şükrü Paşa’nın 700 yıldır ayakta duran, bir anlamda Osmanlı’nın tüm tarihini özetleyen bu muhteşem sarayı ”Burası devlet’dir, devlet düşman eline geçmez” diyerek baştanbaşa yakma vahşetine ve basiretsizliğine söyleyecek söz bulamıyorum. Edirne tekrar geri alındı ama artık saray yoktu…İlk gidişimde içimi acıtan harabelerden saray mutfakları, sanırım biraz daha bütünlük arzettiklerinden, aradan geçen sürede restore edilmiş ve çok güzel olmuş. Henüz kapalıydı, sanat sergilerine ve kitap fuarlarına tahsis edileceği söyleniyordu. İnşallah…( Dolmabahçe sarayının saray mutfakları da restore edilmiş ve bir-iki kez sergilere ve kitap fuarına tahsis edilmişti. Bahçesinde eşsiz Boğaz manzarasına bakan şirin bir de kafe vardı. İstanbullular, özellikle de yaşlılar bu kafede gazetelerini okur, Boğaz manzarası seyrederlerdi.  Giriş kontrollü idi. Üst araması yapılır, elini kolunu sallayan giremezdi. Yani gereken tedbirler alınmış olarak milletin eserinden küçük bir bölüm de olsa yine millete tahsis edilmişti. Ayrıca bir de Yıldız Sarayı porselen fabrikasının satış mağazası vardı ki, satılan eserlerin sanat değeri anlatmakla ifade edilemezdi. Şimdilerde Başbakanın Dolmabahçe çalışma ofisi olan Saray ek binası ise, konumuna çok yakışır şekilde Devlet Resim ve Heykel Müzesi idi.  Anlattığım tüm bu bina ve alanlar şu anda Başbakanın etki ve korunma alanı (!) içinde kaldığından halka kapatıldı ! ) 
Gelelim alışveriş ve yemeklere. Edirne’nin çarşıları ucuz değil ama oldukça zengin. Özellikle yerli yapım deri çanta ve ayakkabılar çok zarif . Hediyelik eşya çeşitleri de, başta el sanatları ve çiniler olmak üzere gayet cazip. Ünlü ciğer kebabından yedik tabii. Gerçekten söylendiği kadar var, inanılmaz lezzetli. Trakya köftesi de öyle. Edirne peynirlerini ve peynir tatlısını da unutmayalım. Kafe ve restoranlar genellikle  açık bölümlere sahip ve bahçelerinde mutlaka havuzları var. Bu da eski bir başkente yaraşır incelik tabii…
İşte bizim 3 günlük Edirne gezimizin özeti.  
Asuman Yücel, Mayıs, 2014.   



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder