11 Ekim 2015 Pazar

GEZİLERİM-17, ROMA 2014

ROMA GEZİSİ,  21-28 KASIM 2014 :

İtalya’ya bu altıncı, Roma’ya dördüncü gidişim. Ancak, ilk ikisi görevle olduğundan, üçüncüsü ise Floransa dönüşü bir günlük olduğundan, bir türlü bu güzel iklimli, güzel yüzlü, güzel insanlı, güzel tarihli kenti dilediğimce dolaşamamıştım. Bu kez kendime  bir haftalık izin verdim ve meraklarım çerçevesinde bir program yaptım. İnsanların merakları farklı farklı olup bir türlü ortak bir noktada buluşulamadığını ve bu yüzden mutlaka küçük veya büyük anlaşmazlıklar çıktığını gayet iyi bildiğimden entelektüel dozu yüksek gezilere mutlaka yalnız çıkıyorum. Pek güvenli bir yol sayılmaz benim yaşımda, ancak ben hala “interrail” davranışları içindeyim, konfora düşkünlüğüm dışında ! geçen yıl uzun ve trenlerle oradan oraya  Fransa gezisinden çok yorgun dönünce dış  gezilerime biraz daha fazla ara vermeğe ve yalnız gitmemeğe karar vermiştim, ancak birinci kararımı yerine getirip tam bir yıl ara verince ikinci kararımı uygulamayı unuttum ! Her zamanki gibi otel rezervasyonumu internette güvendiğim kurum olan Booking.com’dan yapıp yine yanılmayınca seyahatim daha sevimli hale geldi. Pegasus’tan 2 ay önce bilet alınca işin ekonomisi de arttı tabii ! Hava raporlarından Roma’nın İstanbul’dan daha sıcak ve güneşli olduğunu öğrenmiştim. Buna ayrıca çok sevindim. Gerçekten de masmavi bir gökyüzüyle ve İstanbul ile Antalya arası nefis bir Akdeniz havasıyla karşılaştım ve bu hava son güne kadar devam etti. Kaban bile fazla geldi. Son gün hava kapandı ve yağmur başladı. Böylece Roma’nın pastırma yazını da bitirmiş oldum !
Gezilerime otelime çok yakın olan, Tiber nehri kıyısındaki San Pietro ( Vatikan ) ve Castel di Sant’ Angelo’dan başlamayı düşünmüştüm, başladım, fakat bitiremedim. Kalenin konumu çok güzel olduğundan Roma’yı epey seyrettim, fotoğraflar çektim ve oyalandım. Bu kale sonradan kale olmuş. İmparator Hadrianus kendisine mozole olarak yaptırmış. (bütün Roma mozoleleri yuvarlak, alçak silindirik) Ortaçağda etrafına 5 kule ve duvarlar yaparak kaleye çevirmişler. Nehrin hemen kıyısında, köprüyle öbür kıyıya bağlanıyor, düzlükte, yani o kadar uygunsuz bir yerde ki, “yahu bu kale neyi koruyordu ?” diye düşündüm, olsa olsa o zamanlar İtalya’nın tek hakim gücü olan papayı koruduğuna karar verdim, zira San Pietro hemen yanında. Kaleden ayrılınca San Pietro Bazilikasına gittim, malum, orası ayrı devlet. Vatikan’a girmiş oldum ! Kiliseye giriş serbest, elektronik kontroldan sonra. Ama Vatikan Müzesinin ücreti epey yüksek. Kilise Rönesans üslubunda, çok büyük, fakat özellikle mihrap kısmı o kadar aşırı süslü ve zengin ki, beğenmedim, kitsch buldum. Yalnız duvarlardaki Giotto, Bellini, Veronese, Verocchio gibi ünlü Rönesans ressamlarına ait dev dini tablolar sanat olarak etkileyiciydi. Bir de her yerden görünen ünlü kubbesi şıktı. Kilise çıkışı San Marco meydanında bir süre dinlendikten sonra müzeye gittim. Fakat o kadar çok yürünüyordu ki, daha gitmeden yoruldum. Ayrı yerden, Vatikan’ın yüksek ortaçağ duvarlarının dibinde bir yerdendi giriş. Binalar da ortaçağdı, fakat sonradan çok restorasyon görmüş ve tüm teknoloji olanakları da kullanılmış. Bahçesi de güzeldi. Martılar vardı, iyi mi ? deniz yakın ya… Çeşitli gül ağaçları ve tropik bitkiler, geniş çimenlerin üzerinde sessiz ve asude, uzanıp gidiyordu. İşte burası asıl olması gereken uhrevi yerdi.  Bahçede epey oyalandıktan sonra hem yorulduğum, hem de müzenin kapanışına az zaman kaldığı için ertesi gün gelmek üzere geri döndüm. İkinci gün sabahtan gittim Vatikan müzesine. Aman ne müze…dünyayı toplamış papalar. Bütün eserlerin yanında nereden temin edildiği, çıktığı, ya da satın alındığı yazıyor. Birçok papa kendi ceplerinden sanat eserleri alıp müzeye bağışlamış. Bizde yöneticilerin böyle gelişmiş zevkleri olmadığı gibi, para vermeden aldıklarını da kendi ceplerine atıyorlar!... Antik Romalıları pagan oldukları için sevmeyen ve tapınaklarını, heykellerini, eserlerini örten tutucu ortaçağ döneminden sonra gelen Rönesans ve devamı papalar geçmişe o kadar saygı göstermişler ki, müzede pagan döneme ait binlerce paha biçilmez eser var. İmparator ve tanrı heykelleri, filozoflar salonu, v.s. Rönesans dönemi ise başlı başına bir alem. Rafaello salonu var, özel korunuyor. Leonardo’nun tek bir resmi var, o da özel korunuyor. Ayrıca tüm ünlü Rönesans ressamları ve Tiziano da Pinakotek denilen resim galerisi bölümünde.  Etrüsk salonları da son derece ilginçti. Malum, Etrüskler İtalya’nın bilinen ilk yerlileri. Kafkaslardan ve Anadolu üzerinden İtalya’ya ulaştıklarına inanılıyor. İlk yurtları batı Rusya olabilir. Dilleri Hint-Avrupa değil. Demir ve bronz savaş ve ev aletlerine, çeşitli kaplara ilaveten altın takılar ve küçük heykeller bile vardı. Etrüsk mezarları olan katakomblardan çıkarılmışlar. Tabii Vatikan Müzesine gidip de bütün turistlerin hücum ettiği Sistine Chapel’i görmemek söz konusu değildi. Oraya varıncaya kadar ayaklarıma kara sular inmiş olsa bile ! En son gezdiriyorlar. Maalesef resim çekmek yasak. Ben de olsam yasaklardım. Bir daha asla bir Michelangelo olmayacak ve bir tavan hiçbir zaman bu kadar etkileyici resimlerle süslenmeyecek. Sanat kitaplarında gördüğümüz tüm örneklerinin gerçeğini o tavanda görmek insanı ürpertiyor. 500 yıl önce, dile kolay. Bizde Süleymaniye yapılırken burada da Michelangelo bu tavan fresklerini yapıyordu. Biz bu zaman sürelerine alışığız da, Amerikalı turistler uzun süre kendilerine gelemediler ! 
Müzenin kafetaryasında bir şeyler atıştırıp dinlendikten sonra yine o upuzun yolu yürüyüp otele döndüm. Biraz uzandıktan sonra alışveriş bölgelerine gittim. Via del Corso, Via Condotti, Via Carbonari  ve çevresi Roma’nın şık alışveriş bölgeleri. Bütün İtalyan modaevlerinin buralarda şubeleri var. Paris ve Milano’daki gibi, çok süslü, kristal avizeli, halılı, markizli yerler. Beni aşacaklarını (!) bildiğim için hiç girmedim. Biraz daha orta sınıf mağazaları dolaştım. Valla, ya ben fazlasıyla doymuşum, ya da bu İtalyanlar artık ortaya pek bir yenilik koyamıyorlar, giyim eşyalarını gözüm tutmadı. Pabuçlar da bizdeki gibi ya fazla frapan ve yüksek, ya da çok spor bot şeklinde. En iyisi gene çantalardı. İtalya’ya her gidişimde çanta alırım. Bu sefer de bir çanta aldım. Birkaç da süs eşyası, o kadar. İstanbul artık tam bir Avrupa moda merkezi, başka yere gerek yok.
Üçüncü gün daha önce gidip çok kısa kalabildiğim antik Roma kazı alanlarını dolaştım. Via Appia’dan başlayarak, Etrüsklerden kalma katakomblar, Roman Forum, Colosseum, zafer takları, Palatino, yani imparatorlar sarayı, Neron’un evi Domus Aurea, tapınaklar, konutlar, Roma hamamları, Circus Maximus, yani araba yarışları arenası, Sezar’ın merdivenlerinde  öldürüldüğü eski senatonun kalıntıları, ( çünkü yeğeni imparator Octavius Augustus Caesar kötü anıları olduğu için o senato binasını terkederek, senatoyu  Capitoline Hill denilen en yüksek tepede bulunan Jüpiter tapınağının yanına taşımış ), Augustus’un mozolesi ( çok bakımsız ve kapalı idi, ayıp), Pantheon (Augustus’un arkadaşı ve valisi konsül Agrippa tarafından M.Ö. 25 de tüm Roma tanrılarının tapınağı olarak yaptırılmış, Domitian ve Hadrianus dönemlerinde, M.S. 80 ve 110 yıllarında restore edilmiş, imparatorların bazıları buraya gömülmüş. Ortaçağda, içinde çepeçevre tanrı heykelleri bulunan silindirik  binadan heykeller kaldırılarak kiliseye çevrilmiş ), Julius Caesar, Traiano, Augustus, Nerva forumları gibi şimdiki Roma’nın merkez kısmının hemen hemen tamamını kaplayan, o zaman için çok büyük bir alan. Roma gerçekten büyük bir şehirmiş. Daha da kazılmakta olan ve kazılmamış yüzlerce alan var. Ancak, kazı ve antik kent deyince eski Roma’ya her zaman saygı gösterilmiş sanmayalım. Hristiyanlığın ilk zamanlarında ve ortaçağda dini bağnazlık o derecelerdeymiş ki, özellikle tapınakları yıkıp taşlarını kiliselerde kullanmışlar, tapınak ve sarayların içine ve üstüne kiliseler ve başka binalar yapmışlar, pagan diye nefret ettikleri eski Roma’yı adeta silmeğe ve yeni bir Roma kurmağa çalıştıkları bir dönem geçmiş ne yazık ki, ama Roma ne kadar köklü ve büyük bir kentse artık, bütün gayretlere rağmen bir ölçüde ayakta kalmayı başarmış. Bugün bile her Roma kalıntısının dibinde veya üstünde bir kilise görüyorsunuz. Bu tahribat ne zamana kadar ? Rönesans’a. Borgia’lar ve Medici’ler gibi asil aileler aslında kendi saray, kilise ve malikanelerini süslemek üzere sanatçıları yanlarında çalıştırmağa ve teşvik etmeğe başlayınca İtalya’dan başlayan bu akım bütün sanat dallarını içine alan ve Avrupa’ya yayılan bir ivme kazanmış. Matbaanın icadıyla okuma da yaygınlaşınca, antikitenin, antik hukuk ve felsefenin, bilim ve teknolojinin değeri birden artıvermiş. Ancak bundan sonra, asiller ve papalar Roma’nın antik mirasına ve tarihine sahip çıkma bilincine erişebilmiş. Eski Roma’nın yeniden tarih sahnesine çıkışı ancak 16. Yüzyılda olmuş. Arada tam 1100 yıl var ! 1100 yıl  eski Roma hırpalanmış, yağmalanmış ve dünya kültürüne hediye ettikleri yadsınmış.
Augustus’un senatosunun ve Zeus’un karşılığı olan en büyük tanrı Jüpiter’in tapınağının yer aldığı ünlü Campidoglio, yani  Capitoline Hill’de , onların üstüne Rönesans döneminde Michelangelo tarafından yapılan 2 saray, bir kilise ve bir meydan, sonradan Roma’nın en büyük tarih müzesi olmuş.  Michelangelo paganlardan nefret ettiği için eski binaları en alt katlarına kadar yıkıp üstüne kendi mimari düzenlemesini yapmış. Bu yapım sırasında Roma’nın gelmiş geçmiş en entelektüel, filozof İmparatoru, eserler yazmış Marcus Aurelius’un at üstünde dev bir heykeli tamam şekilde bulununca hiç memnun kalmamış, fakat papanın isteği üzerine heykeli gösterişsiz bir kaide üzerinde meydanın bir köşesine yerleştirmiş. Heykel bronz ve hala üstündeki altın yaldızlar kısmen duruyor. Daha sonraları birkaç kez yer değiştirmiş, en sonunda tekrar Campidoglio’ya getirilip yüksek bir kaide üstüne, meydanın ortasına yerleştirilmiş, fakat dış iklim şartlarından fazlasıyla etkilenmeğe başladığı anlaşılınca müze içindeki özel bir departmana taşınmış, meydanın ortasına da bilgisayar yardımıyla  aynısı yapılan bronz bir kopyası konulmuş. Dördüncü gün bu müzeye gittim, iki bina halinde muazzam zengin bir müze idi. İtalya, Mısır, Yunan, Ortadoğu, kuzey barbarları ve Britanya gibi Roma imparatorluğunun hakim olduğu, kendi kültürünü taşıdığı veya paylaştığı tüm toprakların eserlerinden örnekler görmek mümkündü. İşin en acıklı kısmı da, alt katta nereye ayağınızı atsanız sonradan ortaya çıkarılan antik duvarlar, sütunlar, merdivenlerle karşılaşıyor olmanız. Michelangelo bile bunu yaparsa düşünün artık !  Hadi o 1500 lü yıllardaydı, bin yıllık pagan yapısı Colosseum’un içine, giriş kapısına 2000 yılında iki insan boyunda haç dikilmesine ne diyorsunuz peki ? Gülünç ötesi !...Şu din meselesi insanlığın kanayan yarası ki hem de nasıl ! Bağnazlığın Hristiyanı, Müslümanı da yok yani….Hepsi birbirinden beter !
Beşinci gün meydanları ve parkları dolaştım. Villa Borghese, Piazza del Popolo, Piazza Venezia, İspanyol Merdivenleri, Piazza della Republica, Opera House, v.s. Ne yazık ki,  opera için geç kalmıştım, ilk günümde gitseymişim, belki de bir performansa kenar köşe bir bilet bulabilirdim, fakat artık hiç yer yoktu. Dünyanın birçok kentinde çok değerli opera, bale ve konserler izledim, Roma’da da eski gidişlerimden birinde davet edilmiş ve gitmiştim. Bu sefer kısmet olmadı.
Altıncı gün ise, antik Diocletian hamamının Roma kent müzesine çevrildiği etkileyici görüntü beni cezbetti, oraya gittim. Müze çok hoşuma gitti. İlginç bir etnografya müzesi idi. Roma’nın ilk sakinlerinden başlayarak elde olan eserler veya dökümanlarla canlandırmalar yaparak diğer müzelerde görmediğim bir canlılık getirmişlerdi. Ancak ses, bütün AB dillerinde takdim yaptığı için çok uzun sürüyordu. Olsun, asıl Roma’dan kalan bir binada müze gezmek güzeldi. Kendinizi sadece seyirci gibi değil, o dünyanın içindeymiş gibi hissetmenin keyfi başka. Çıkışta kendime bir lüks izni verip şık bir lokantada şarap eşliğinde güzel bir Viyana escalop’u ve salatadan oluşan erken akşam yemeğimi yedim. İtalyan mutfağı fazlasıyla hamura dayalı. Lezzetli ama ben et ve sebzeyi daha çok seviyorum. Gece, bir “Rome by night” turu yaptım, iki katlı otobüsün açık üst katında. Bir de kulübe götürdüler, birer Campari ikram ettiler, canlı müzik eşliğinde. Gündüz gezdiğim bütün yerlerin gece ışıl ışıl aydınlatılmış hallerini görmek çok güzeldi. Bu veda gezisini çok sevdim. Ertesi gün Roma’ya ve İtalya’ya her zaman olduğu gibi istemeyerek veda ettim.
Bitirirken, İtalya ve Roma’nın tarihleri üzerine çok kısa birşeyler yazayım. İtalya’nın bilinen ilk yerlileri Etrüskler ama Roma’yı kuranlar tanıdık. M.Ö. 1200 yıllarında yapılan Truva savaşından sonra yakılıp yıkılan, katliama uğrayan Truva’dan kral hanedanına mensup tek bir prens ve ailesi kurtulabilmiş, Aeneas. Yenilgiden çok kısa bir süre önce bir gemiye bindirilip gizlice Truva’yı terketmesi sağlanan Aeneas ve beraberindekiler 7 yıl sonra İtalya’ya geliyor. Karaya çıktığı yer Roma’nın deniz kıyısı. Orada küçük bir şehir devleti kurmayı başaran Aeneas ve onun soyundan gelen krallar Roma medeniyetinin kurucuları sayılıyorlar. Aynı dönemde İtalya’da M.Ö. 2000 lerden beri  Etrüskler var, fakat onlar orta İtalya’da. Böylece ilk Romalılar Etrüsk değil, Yunan veya Latin de değil, Anadolu soyundan. Karışma daha sonra. İtalyan entelektüelleri ve tarihçileri böyle kabul ediyor. Romus-Romulus efsanesi de Aeneas soyundan gelen krallardan birinin 2 oğluna ilişkin. Yani Aeneas soyu devam ediyor. M.Ö. 8. yüzyılda kardeşini öldürüp kral olan Romulus’un ismine izafeten daha sonraki yıllarda kent Roma adıyla anılır oluyor.
Biraz da İtalya ve Roma için izlenim ve düşüncelerimi ve Roma’nın bana ilham verdiği bazı karşılaştırmaları yazayım. İtalya’yı seviyorum. Gitmekten en keyif aldığım ülke. Bir kere soğuk değil ! insanları neşeli, güler yüzlü, bizdekinin aksine  pozitif enerjileri var, size de geçiyor. Bazen çok fazla konuşsalar da !...Dilleri sevimli, müzikal, anlamasanız da kulağa hoş geliyor. Ülkenin kuzeyi ayrı güzel, Venediği ayrı,  Toscana’sı ayrı, güneyi ayrı güzel. Hele  Roma, kaldırımlarındaki meyveli portakal ağaçları, ılık havası, parkları ve begonvilleriyle tam Akdeniz kenti. Üstelik nüfusu çevresi ile beraber 3,5 milyon. Türkiye’nin üçte birinden biraz büyük bir ülkede 60 milyonluk İtalya nüfusu dengeli dağıtmayı, hiçbir yerde kalabalıklık, tıkanıklık hissi yaratmamayı başarmış. Kasım ayının sonları olmasına rağmen Roma’da her yer turist kaynıyordu. Rastladığınız 4 kişiden ikisi yabancı çıkıyordu. Bir ara kendi kendime oyun bile oynadım, “şu karşıdan gelen yabancı”, veya “değil” diye…İstanbul’un bu aylarda turizm açısından tamamen durgun hale geldiğini düşünürsek, bundan şöyle bir sonuç çıkıyor, yabancı turist aslında Türkiye’ye kum-deniz-güneş turizmi için geliyor, e gelmişken bir de İstanbul’u da bir- iki gece gayet yüzeysel şekilde görüp gidiyor. İstanbul’u görmek, yaşamak, araştırmak, üzerinde düşünmek için gelmiyorlar. İstanbul hala yabancı turistler için öyle çok önem verilen bir kent değil. Bir Roma hiç değil. Kendimizi aldatmayalım. Kültürel nedenlerle sadece İstanbul’u görmeğe gelenler ise küçük bir azınlık ve daha çok yüksek öğrenimli ve kariyer sahibi insanlardan oluşuyor. Bir de iş için gelen yabancı iş adamları var ki, onları da “gelmişken bir- iki yeri gezelim” kategorisine sokmak mümkün. Bir ara İstanbul, tarihine yöneltecek bir turizm ivmesi kazanır gibi olmuştu, ancak hükumetin gereksiz ve fanatik dinci ve milliyetçi çıkışları, yabancılara yapılan eleştiriler, içki yasakları, dinsel kıyafetlerin aşırı derecede göze batar hale gelmesi, turistlerin kıyafetlerine karışılmağa başlanması  gibi olumsuz faktörler elastikiyet katsayısı en yüksek sektör olan turizme ciddi bir engel oldu, tek cümle ile, turist korktu. Kısa vadede turistin gözünde İstanbul herhangi bir arap şehrinden farksız, hem sıradan, hem de korkulur bir kent olmayı başardı.  İstanbul’u görmüş olan bir-iki İtalyanla konuşma fırsatım oldu. İlk söyledikleri şeylerden biri, Müslüman fanatizminden dolayı geceleri yalnız dolaşmamalarının, kılık-kıyafetlerine dikkat etmelerinin ve mümkün mertebe yabancı olduklarını belli etmemeğe çalışmalarının öğütlendiği, bu kısıtlamaları ise son derece sıkıcı buldukları oldu. Ayrıca, bir yerden bir yere gitmenin çok uzun süreler aldığından şikayet ettiler…İtalya’da gördüğüm tüm şehirlerde her yere en fazla yarım saatte ulaşabildiğiniz düşünülürse, şok geçirmiş olmalılar. Malum turistik yerleri hepsi gezmiş ama Boğaz ve Ayasofya dışında öyle çok büyük hayranlık gösteren olmadı. Daha eskiye alışık oldukları için herhalde. Hepsi, Türkiye’nin başka yerlerini daha fazla görmek istediklerini söylediler, iyi mi ? Dönüşte uçak yarı yarıya boştu, küçük bir İtalyan tur grubu da İstanbul’dan direkt Antalya’ya transfer yaptı, yani dedikleri doğru, İstanbul bize pes ettirdi de, turiste bile pes ettirecek hale gelmiş anlaşılan. Hala da gökdelenlerle nüfus doldurmağa, Dubai’ye benzetmeğe çalışıyorlar. Roma’yı en yüksek yerlerinden seyrettim, tek bir gökdelen bile yok. Kent dokusu  titizlikle korunuyor. Binalar, konutlar kent merkezinde oldukça eski, bazıları bakımsız. Bu kadar tarihi binayı restore etmek kolay değil tabii. 4 kat ve bir çatı katından daha yüksek bina yok. Birkaç 6-8 katlı siteyi Roma merkezinin oldukça dışında, havaalanı yolunda gördüm, o kadar. Binaların dışları eski ama Paris'teki gibi  içlerini restore etmiş, asansör koymuş, teknolojiye adapte etmişler. Devlet binaları hep 18-19. yüzyıl. Modern eklemeler yapsalar bile, arkaya, görünmeyecek şekilde yapıyor ve asla asıl binadan daha yüksek yapmıyorlar. ( Dolmabahçe Sarayı’nın tam arkasına yapılan, ondan daha yüksek, tüm siluetini bozan Swissotel  görgüsüzlüğünü anımsayalım !) Tiber nehri kıyısındaki Adalet Sarayı beni çok etkiledi. 18. yüzyıl sarayı bütün ihtişamıyla adalete saygıyı temsil ediyor. Bir gün bizde de bu saygının olması dileğiyle.
Roma’daki tarihi eserler, daha önce de söylediğim gibi, kendi kökleri ve tarihleri olmasına rağmen  Hristiyanlık adına bir dönem çok hırpalanmış. Ancak 16.yüzyıldan sonra tarihe önem vermeğe, 18. Yüzyıldan itibaren de  kazılar yapmağa başlamışlar. 1923-1939 yılları arasında, yani Mussolini döneminde milliyetçilik nedeniyle tarih bilinci ağırlıkla ders programlarına konmuş ve bugün gördüğümüz antik Roma eserlerinin birçoğu o dönemde ortaya çıkarılmış. Savaşta ve savaştan sonra ise İtalya çok fakir düştüğü için uzun süre kazı filan yapacak hali olmamış, başlamış olanlar durdurulmuş, ancak 1980 lerde yeni kazılara başlanabilmiş, şimdi ise her taraf restorasyon alanı, son hız devam ediyor. Savaşta  fakir düşen, üstelik yenilen İtalya’nın şu andaki kişi başına geliri 35 000 $, hatırlatayım. ( biz 10 500 de çakıldık, çünkü reel üretim artmıyor ). İtalya’nın son derece sanayileşmiş bir ülke olduğunu da ekleyeyim. En hoşuma giden şey de, gördüğüm tüm sanayi tesislerinin çok estetik dizaynlarla, parklar içine, yanlarında sosyal tesisleri ve otoparklarıyla, adeta birer site halinde kurulmuş olmaları. İtalyan dizaynı denen şey burada da kendini göstermiş. Mimaride endüstri kompleksleri dizaynı diye ayrı bir dal geliştirmişler. Bu insanlar ülkelerinin bozulmasına ve çirkinleşmesine izin vermiyorlar vesselam !!! Bir estetik geleneği var ve ondan hiç taviz verilmiyor. Yoksa başkentinden en sanayileşmiş kentine, oradan kıyı kasabalarına, küçük köylere, ovalara, ormanlara, dağ ve göllere varıncaya kadar nasıl bu denli ünlü ve efsanevi bir güzelliği sürdürebilirlerdi ?...
Bir de son söz, tüm yaptıkları başka bir düzene yönlendirme çalışmaları çerçevesinde bizim hükumetin turizm ağırlığını da orta vadede Batıdan Doğuya kaydırmayı planladığını düşünüyorum. Yaptıkları ve daha da yapacakları anti-laik düzenlemeler zaten kendiliğinden Batılı turistte bir çekingenlik yarattı. Bunu daha da arttırmalarını ve Arap, İranlı ve diğer Doğulu ülkelere uygulayacakları teşvik tedbirleriyle turizmin yönünü değiştirmelerini bekliyorum. Ciddi şekilde artan arap turist sayısı bu büyük politika değişikliğinin ilk adımları bence. Misal olarak Büyükada’yı vereyim. Arap turist Büyükada’dan ne anlar ? onun kültürüyle nasıl bağdaşır ? Ama son iki yıldır Büyükada’da birdenbire arap turist kaynamağa başladı. Acaba ada kültürünü değiştirme amacıyla bizim bilmediğimiz teşvikler mi uygulandı ? Nitekim son bir yılda adalarda gayrimenkul satışlarının arttığı, bazı yazlık sahiplerinin evlerini hiç açmadıkları hangi emlakçıya gitseniz söylenen bir şey. Araplardan ciddi köşk ve villa alma teklifleri geliyormuş. Ada sakinleri kendi kültürlerine sahip çıkmayıp ranta mağlup olur ve meydanı terk ederlerse 2 yıl sonra adada kara çarşaf ve peçeden geçilmez. Şimdi bile yazın öyle. Çok gezen, çok okuyan biri olarak ben bu eğilimi her gittiğim yerde netlikle görüyorum. Bütün mesele bir nesil. Bizim nesil kaybolduktan sonra Türkiye başka bir yer olacak. Eskaza “ Dur” denmezse…

Asuman, Kasım 2014, İstanbul. 




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder