10 Ekim 2015 Cumartesi

DOSTOYEVSKİ ÜZERİNE


DOSTOYEVSKİ ÜZERİNE :

Zaman zaman beni etkilemiş olay ve kişiler hakkında yazıyorum. Dünya görüşümü büyük ölçüde etkilemiş olan Dostoyevski üzerine yazmamak olmazdı. Yazdığı eserlerde yarattığı insan tiplemeleriyle sadece Rus toplumunun değil, evrensel boyutta insanlığın portresini çizmeyi başaran, ölümünün üzerinden 100 yıldan fazla bir zaman da geçse asla eskimeyen bu büyük yazarı  12 yaşında keşfettim desem bilmem öğünmüş olur muyum ? Fransa’da yüksek öğrenim görmüş bir entelektüel olan babamın kütüphanesinde Dostoyevski’nin ciltler dolusu kitabı vardı. Ne yazık ki, hemen hepsi Fransızca idi. Sadece birini, Milli Eğitim Klasiklerinden çıkmış olan Karamazov Kardeşler’in 3 cildini Türkçe olarak bulabildim. 12 yaşındaydım dedimse, o yaşa kadar bütün çocuk klasiklerini, artı Cyrano de Bergerac, Sefiller gibi Fransız klasiklerini bile okumuştum. Öyle bir kitap kurduydum. Hala öyleyim. Hayatta yalnız kalmamın önemli bir nedeni kitaplardır. Kitabın arkadaşlığını hep çok sevmiş ve insanı uğraştıran, zaman zaman çıkmaza sokan insani arkadaşlıklara tercih etmişimdir. Kitaplar sayesinde çok şey bilen, fakat hayata biraz uzaktan bakan bir tip oldum. 3 cildi bir araya getirildiğinde tuğladan daha kalın olan Karamazov Kardeşler’i okumaya başladığımda babam bile engel olmak istedi. “Kızım, bu roman çok uzun ve ağırdır, sen henüz bu kitabın derinliğine inebilecek yaşta değilsin. Daha sonra okumalısın” dedi. Sonra bana Dostoyevski’den bahsetti ve onun kitaplarının Sefiller, ya da Oliver Twist’e filan benzemediğini anlattı. Bu sözler beni vazgeçirecek yerde büsbütün meraklandırdı. Babam da daha fazla ısrar etmedi. Böylece büyük yazarın en büyük romanını en önce okumaya başladım ! Dimitri, İvan ve Aleksi Karamazov kardeşler ile Baba Karamazov’un insanı bu yaşta bile tedirgin eden karakterleri, zaafları, iyilik ve kötülükleri, inanç ve inançsızlıkları, bunların nedenleri ve araya giren birbirinden girift olaylar, beni hem şaşırttı, hem sarstı, hem de gerçekliğinden şüphe ettirdi. Ne de olsa henüz çocuktum ve kafam “iyiliğe” daha fazla yatkındı. Buna rağmen kitabı bitirdim ve babama kitabın beni pek ikna edemediğini, kötülüğün bu denli  nesnel olamayacağını söyledim. Babam gülümsedi, “ o kitapta anlatılan tek şey kötülük değil, ama sana söylemiştim,  5  yıl sonra okursan başka olacak” dedi. Ondan sonra 16 yaşıma kadar bir daha Dostoyevski okumadım. Lise ikideyken benden büyük bir arkadaşım Budala’yı tavsiye etti. Çevresindeki yüzeysel aristokratlar, hatta kendi ailesi tarafından bile iyiniyeti ve saflığı yüzünden budala diye nitelendirilen, giderek kendisi de bu sıfatı benimseyen, aslında tam bir filozof ve bilge kişi olan fakir düşmüş prens Mişkin’in traji-komik hikayesi.  İşte başlayış o başlayış ! Bir daha asla Dostoyevski’den vazgeçemedim, tüm kitaplarını okudum. Tabii bu arada Karamazov Kardeşler’in de gerçek tadına vararak…Aradan 10 yıl, 20 yıl geçti, gene okudum. Her seferinde başka şeyler öğrendim, başka dersler aldım. Öyle ki, insanlar ve insanlık durumları hakkındaki görüşlerimi büyük ölçüde etkilediğini farkettim. Bundan da hiç zararlı çıkmadım. İnsan ruhunun bu derece derinine inebilen ve insanı tanıma büyüklenmesine kapılmadan onun karmaşıklığını keşfe çalışan Dostoyevski’den, kanımca daha büyük bir yazar gelmemiştir ve gelmeyecektir. Asillerden hoşlanmayan, onlar hakkında fazla yazmayan, yazsa da eleştiri dozu yüksek olan Dostoyevski kahramanlarını daha çok kendisi gibi halktan, hatta halkın daha alt tabakalarından, öğrencilerden, hayat kadınlarından, mahkumlardan seçerek ülkesinde gelişen sol fikirlere bir nevi öncülük etmişti. İnançlı bir Hristiyan olmasının asıl gereğinin toplumun ezilen insanlarını savunmak olduğuna inanıyordu. Böyle düşünürken onların cahilliklerini, zaaflarını, düşkünlüklerini, suça eğilimlerini, ahlaksızlıklarını ve bunların nedenlerini anlatmaya çalışmaktan da geri kalmıyordu.  Aristokrat aleyhtarı görüşlerinden ötürü gençliğinde idama mahkum olduğunu ve idama götürülürken son dakikada Çarın affıyla serbest kaldığını biliyoruz. Bunun bir insanın ruhunda oluşturabileceği müthiş travmayı tasavvur etmek  bile güç. Kendisini hayatının sonuna kadar terketmeyen epilepsi hastalığı bu olay üzerine oluşmuştu. Vazgeçmedi, ömrü boyunca doğru bildiklerini yazmaya devam etti. Rusya’da o derece ilgi ve sevgi topladı ki, Çarlık bir daha kendisine dokunmaya cesaret edemedi. Ama hiçbir mevki ve rütbe verilmedi, fakir ve ucu ucuna bir yaşama mahkum edildi. Kitaplarından kazandığı cüzi paralar dışında hiçbir geliri olmaksızın hayatını sürdürdü. Şöhreti ancak ölümünden sonra kitaplarının Avrupa dillerine çevrilmeğe başlaması ve Avrupa’da kazandığı büyük başarıdan sonra yaygınlaştı ve bütün dünyada tanındı. Ne yazık….St. Petersburg’da eşi Anna ile oturduğu, müzeye çevrilmiş mütevazı ikinci kat apartman dairesini  ve yine bu şehirdeki mezarını ziyaret ettim. Evinde, burada yazdığı son romanı Karamazov Kardeşler’in büyük bir deftere kendi el yazısı ile yazdığı müsveddeleri hava geçirmez  bir vitrin içinde sergileniyordu. Bu itina çok geç ve çok hüzün vericiydi. St. Petersburg Devlet Mezarlığında zarafetle düzenlenmiş, çiçeklerle çevrelenmiş, nefis bir büstünün yer aldığı, şık bir demir parmaklıkla çevrili mezarı ise, mezarlığın gölgeli korusu içinde yine son derece hüzün verici bir etki yapıyordu. Bu denli büyük bir yazarın hayatının kendisine reva görülen bütün acıları mezarına aksetmiş gibi…Az sayıdaki fotoğraflarında görülen ince, hassas yüzü mezar büstünde de aynen boyutlandırılmıştı, dünyaya bu kadar çok değer kazandırmış olmanın aydınlık, mütevazi ve fakat biraz kırık bakışlarını taşıyordu. St. Petersburg’a gidip de Dostoyevski’yi ziyaret etmemek olamazdı benim için… Seni çok sevdim Fyodor Mihailoviç Dostoyevski, dünya durdukça yaşayacaksın….

 Asuman Yücel, İst. 2014.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder