DOSTOYEVSKİ
ÜZERİNE :
Zaman zaman
beni etkilemiş olay ve kişiler hakkında yazıyorum. Dünya görüşümü büyük ölçüde
etkilemiş olan Dostoyevski üzerine yazmamak olmazdı. Yazdığı eserlerde
yarattığı insan tiplemeleriyle sadece Rus toplumunun değil, evrensel boyutta
insanlığın portresini çizmeyi başaran, ölümünün üzerinden 100 yıldan fazla bir
zaman da geçse asla eskimeyen bu büyük yazarı
12 yaşında keşfettim desem bilmem öğünmüş olur muyum ? Fransa’da yüksek
öğrenim görmüş bir entelektüel olan babamın kütüphanesinde Dostoyevski’nin
ciltler dolusu kitabı vardı. Ne yazık ki, hemen hepsi Fransızca idi. Sadece
birini, Milli Eğitim Klasiklerinden çıkmış olan Karamazov Kardeşler’in 3
cildini Türkçe olarak bulabildim. 12 yaşındaydım dedimse, o yaşa kadar bütün
çocuk klasiklerini, artı Cyrano de Bergerac, Sefiller gibi Fransız klasiklerini
bile okumuştum. Öyle bir kitap kurduydum. Hala öyleyim. Hayatta yalnız kalmamın
önemli bir nedeni kitaplardır. Kitabın arkadaşlığını hep çok sevmiş ve insanı
uğraştıran, zaman zaman çıkmaza sokan insani arkadaşlıklara tercih etmişimdir.
Kitaplar sayesinde çok şey bilen, fakat hayata biraz uzaktan bakan bir tip
oldum. 3 cildi bir araya getirildiğinde tuğladan daha kalın olan Karamazov
Kardeşler’i okumaya başladığımda babam bile engel olmak istedi. “Kızım, bu
roman çok uzun ve ağırdır, sen henüz bu kitabın derinliğine inebilecek yaşta
değilsin. Daha sonra okumalısın” dedi. Sonra bana Dostoyevski’den bahsetti ve
onun kitaplarının Sefiller, ya da Oliver Twist’e filan benzemediğini anlattı.
Bu sözler beni vazgeçirecek yerde büsbütün meraklandırdı. Babam da daha fazla
ısrar etmedi. Böylece büyük yazarın en büyük romanını en önce okumaya başladım
! Dimitri, İvan ve Aleksi Karamazov kardeşler ile Baba Karamazov’un insanı bu
yaşta bile tedirgin eden karakterleri, zaafları, iyilik ve kötülükleri, inanç
ve inançsızlıkları, bunların nedenleri ve araya giren birbirinden girift
olaylar, beni hem şaşırttı, hem sarstı, hem de gerçekliğinden şüphe ettirdi. Ne
de olsa henüz çocuktum ve kafam “iyiliğe” daha fazla yatkındı. Buna rağmen
kitabı bitirdim ve babama kitabın beni pek ikna edemediğini, kötülüğün bu denli
nesnel olamayacağını söyledim. Babam
gülümsedi, “ o kitapta anlatılan tek şey kötülük değil, ama sana söylemiştim, 5 yıl
sonra okursan başka olacak” dedi. Ondan sonra 16 yaşıma kadar bir daha
Dostoyevski okumadım. Lise ikideyken benden büyük bir arkadaşım Budala’yı
tavsiye etti. Çevresindeki yüzeysel aristokratlar, hatta kendi ailesi
tarafından bile iyiniyeti ve saflığı yüzünden budala diye nitelendirilen,
giderek kendisi de bu sıfatı benimseyen, aslında tam bir filozof ve bilge kişi
olan fakir düşmüş prens Mişkin’in traji-komik hikayesi. İşte başlayış o başlayış ! Bir daha asla
Dostoyevski’den vazgeçemedim, tüm kitaplarını okudum. Tabii bu arada Karamazov
Kardeşler’in de gerçek tadına vararak…Aradan 10 yıl, 20 yıl geçti, gene okudum.
Her seferinde başka şeyler öğrendim, başka dersler aldım. Öyle ki, insanlar ve
insanlık durumları hakkındaki görüşlerimi büyük ölçüde etkilediğini farkettim.
Bundan da hiç zararlı çıkmadım. İnsan ruhunun bu derece derinine inebilen ve
insanı tanıma büyüklenmesine kapılmadan onun karmaşıklığını keşfe çalışan
Dostoyevski’den, kanımca daha büyük bir yazar gelmemiştir ve gelmeyecektir.
Asillerden hoşlanmayan, onlar hakkında fazla yazmayan, yazsa da eleştiri dozu
yüksek olan Dostoyevski kahramanlarını daha çok kendisi gibi halktan, hatta
halkın daha alt tabakalarından, öğrencilerden, hayat kadınlarından,
mahkumlardan seçerek ülkesinde gelişen sol fikirlere bir nevi öncülük etmişti.
İnançlı bir Hristiyan olmasının asıl gereğinin toplumun ezilen insanlarını
savunmak olduğuna inanıyordu. Böyle düşünürken onların cahilliklerini,
zaaflarını, düşkünlüklerini, suça eğilimlerini, ahlaksızlıklarını ve bunların
nedenlerini anlatmaya çalışmaktan da geri kalmıyordu. Aristokrat aleyhtarı görüşlerinden ötürü
gençliğinde idama mahkum olduğunu ve idama götürülürken son dakikada Çarın
affıyla serbest kaldığını biliyoruz. Bunun bir insanın ruhunda oluşturabileceği
müthiş travmayı tasavvur etmek bile güç.
Kendisini hayatının sonuna kadar terketmeyen epilepsi hastalığı bu olay üzerine
oluşmuştu. Vazgeçmedi, ömrü boyunca doğru bildiklerini yazmaya devam etti. Rusya’da
o derece ilgi ve sevgi topladı ki, Çarlık bir daha kendisine dokunmaya cesaret
edemedi. Ama hiçbir mevki ve rütbe verilmedi, fakir ve ucu ucuna bir yaşama
mahkum edildi. Kitaplarından kazandığı cüzi paralar dışında hiçbir geliri
olmaksızın hayatını sürdürdü. Şöhreti ancak ölümünden sonra kitaplarının Avrupa
dillerine çevrilmeğe başlaması ve Avrupa’da kazandığı büyük başarıdan sonra
yaygınlaştı ve bütün dünyada tanındı. Ne yazık….St. Petersburg’da eşi Anna ile
oturduğu, müzeye çevrilmiş mütevazı ikinci kat apartman dairesini ve yine bu şehirdeki mezarını ziyaret ettim. Evinde,
burada yazdığı son romanı Karamazov Kardeşler’in büyük bir deftere kendi el
yazısı ile yazdığı müsveddeleri hava geçirmez
bir vitrin içinde sergileniyordu. Bu itina çok geç ve çok hüzün
vericiydi. St. Petersburg Devlet Mezarlığında zarafetle düzenlenmiş, çiçeklerle
çevrelenmiş, nefis bir büstünün yer aldığı, şık bir demir parmaklıkla çevrili
mezarı ise, mezarlığın gölgeli korusu içinde yine son derece hüzün verici bir
etki yapıyordu. Bu denli büyük bir yazarın hayatının kendisine reva görülen
bütün acıları mezarına aksetmiş gibi…Az sayıdaki fotoğraflarında görülen ince,
hassas yüzü mezar büstünde de aynen boyutlandırılmıştı, dünyaya bu kadar çok
değer kazandırmış olmanın aydınlık, mütevazi ve fakat biraz kırık bakışlarını
taşıyordu. St. Petersburg’a gidip de Dostoyevski’yi ziyaret etmemek olamazdı
benim için… Seni çok sevdim Fyodor Mihailoviç Dostoyevski, dünya durdukça
yaşayacaksın….
Asuman Yücel, İst. 2014.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder