11 Ekim 2015 Pazar

GEZİLERİM-13, NAPOLİ-POMPEİ-SORRENTO 2012

NAPOLİ, POMPEİİ GEZİSİ, 2012 :

8 Nisan 2012, tek başıma, aynen Floransa’ya gittiğim gibi, internetten otel bularak ve THY’den yer ayırtarak Napoli’ye gittim. Emniyet ve asayiş bakımından güvenilir olmayan ülkelerle birden fazla ülke gezilecek seyahatler hariç, zaten bireysel gezi hoşuma gidiyor. Benim gezilerde hep net amaçlarım var. Tek başına gezilerde onlara daha iyi konsantre olabiliyorum . Bu kez de amacım aşağıda anlatacağım iki antik kenti görmek…Otelde şansım Floransa’daki gibi yaver gitti. Memnun kaldım. Her yere yakındı, bakımlıydı ve sahipleri  sıcak ve nazikti. Zaten önce şunu söyleyeyim, İtalya’yı seviyorum. Emekli olduğumdanberi en çok gittiğim ülke İtalya. 4 kez gittim. Emekli olmadan önce de iki kez gitmiştim. İtalya Türkiye gibi sıcak, iklimi Türkiye’ye benziyor, soğuk yerleri sevmiyorum. Türkiye gibi bir çeşitliliği de var. Kuzey İtalya tam Avrupalı, kibar ve mesafeli, temiz, şık…Milano gibi. Venedik başka alem. İtalyanın geri kalan kısmına hiç benzemeyen bir mimari, Avrupa ile Doğu karışımı. Yüzyıllarca Doğu ile ticaret yapınca böyle oluyor. Roma ayrı bir fenomen. İmparatorluk mu, papalık mı, engizisyon mu, rönesans mı ? Hepsi…İnanılmaz…Napoli ise, işte bu sefer emin oldum, bilimsel kitaplarda okuduğum İtalya’nın güneyi ile kuzeyi arasındaki gelişmişlik farkının ta kendisi. Hatta daha ileri gidiyorum, İtalya başka bir yer, Napoli başka. İtalyan dizaynı, güzelliği, tarihi, her şeyi var, fakat inanılmaz  fakir, bakımsız, dökülüyor. Hele şimdi krizden dolayı inşaatlar bile durdurulmuş, her taraf durmuş şantiyeler dolayısiyle delik deşik !...Çevresi komple sanayi, halkı sanayi işçisi. Gariban, esmer, kısa boylu , kısa bacaklı, geniş kalçalı, Akdenizli ve Türk’e en çok benzeyen…O efsanevi İtalyan erkek güzelliği burada pek geçerli değil. Arada baktıracak kadar güzellere rastlasan bile onlar da garanti Napolili değildir !...Genetik olarak biraz faşist olan İtalyanlara inat, Napoli ağzına kadar, iş bulma ümidiyle dökülmüş siyah Afrikalılarla dolu ! Sonuçta yerlere işporta açmanın ötesine geçememişler. Neyse ki İtalyanlar bu adı çıkmış kentte asayişi bir şekilde sağlamanın yolunu bulmuşlar. Eskisi gibi vukuat artık yokmuş. Afrikalılar ise sınırdışı edilme korkusuyla kuzu gibi olmuşlar. Carabinieri’ler her yerde ve görüntüleri  Amerikan polisini aratmıyacak kadar iri yarı, siyah üniformalı ve  komple silahlı…
Her yerin kendine özgü bir karizması olmalı ya, buranınki de Vezüv. Vezüv gerçekten tarihte yarattığı felaketlere gayet yakışır bir şekilde Napoli’nin tepesinde asılı duruyor. Kocaman kraterinde çoğu zaman beyaz bulutlar birikiyor. O kadar yakın ki, istisnasız her yerden görünüyor. Genelde volkanik bir yarımada olan İtalya’da, Vezüv’ün sönmüş bir yanardağ olduğuna inanmak güç. 800 yıl püskürmediği bile olmuş tarihte. 70 yıl, 100 yıl püskürmemiş, ama sonra ortalığı dağıtmış. Bilim insanları bile kesin olarak “Vezüv sönmüş bir volkandır” diyemiyorlarmış. En son 1944’de püskürmüş ama  “Aradan geçen süre Vezüv için söndüğüne işaret edecek kadar uzun bir süre değil” deniyormuş. Vallahi eğer öyleyse, Napoli ve çevresinin geleceğini hiç parlak görmüyorum !  Neyse, dağ,  çevresindeki volkanik oluşumlar, denize kadar inen etekleri , nefis renklerdeki kır çiçekleri ile ve tabii tarihe geçmiş trajik M.S. 79 püskürmesi ile yörenin en ihtişamlı ve karizmatik görünümünü sergilemekte devam ediyor. Tarihleri M.Ö. 600 yıllarına dayanan birer Yunan kolonisi olan, en parlak günlerini M.Ö. 200 yıllarında yaşayan, bu tarihlerden sonra Roma hakimiyetine geçen  Pompei ve Herculaneum’un korkunç sonlarını hazırlayan bu çok güzel ve korkutucu dağın neler yaptığını bu iki kenti gezen tüm meraklılar içleri ezilerek seyrediyor. Bunlardan Pompei, deniz ticaretiyle ünlü, zengin ve o zaman için kalabalık sayılabilecek 20 000 nüfusa sahip büyük bir liman kentiydi. Deniz ticaretinde her türlü malın yanısıra köle ticareti de büyük bir yer tutuyordu. Savaş esirleri ve Afrikalı siyahlardan meydana gelen köleler, Romalılara  Arena oyunları, tarım işçiliği ve ev hizmetleri için gereken insan gücünü sağlıyordu. Pompeii'de 50 kölesi olan malikaneler vardı. Pompeii kazılarında kölelerin satılmadan önce tutuldukları yer altı mahzenleri bulunmuştur. Herculaneum ise, eski uğraşı yine deniz ticareti olmakla birlikte, Roma hakimiyetine geçtikten sonra Romalı zenginler ve asillerin  büyük ve şık villalar yaptırdıkları bir sayfiye kentine dönüşmüştü, Pompei kadar büyük bir kent değildi, ama çok mamurdu. Bu her iki kent de asıl fonksiyonlarından başka birer eğlence ve zevk merkezi olmalarıyla da ünlenmişlerdi. Romalılar, gözden biraz uzak kalarak eğlencenin her türlüsünü ve yoldan çıkmışını bu iki kentte tadıyorlardı. Lüks randevuevleri her türlü seks fantezilerine hizmet ediyordu. Duvar freskleri ve kurtarılan heykellerdeki seks ögeleri  bugün bile rahatça pornografik nitelikte sayılır. Çok sonraki yılların hristiyan tarih kaynakları bu iki kentin mahvoluşunu yoldan çıkmışlıklarından dolayı tanrının bir cezası olarak nitelendirmiş ve efsanelere göre Babil’in aynı sebepten tanrı tarafından yokedilen Sodom ve Gomorre  kentlerinin kaderine benzetmişlerdir. Roma belgelerinde Pompei ve Herculaneum ile ilgili olarak yazılanların çok da abartılı olmadığı, hatta belki daha fazlasının bile var olabileceği Pompei kazılarından anlaşılmaktadır. Çıkarılan eserler arasında çok sayıda penis heykeli, 20 civarında farklı seks pozisyonlarına ait mozaikler, erotik pozlar vermiş kadın resimleri, penisleri abartılmış erkek resimleri, kadınlar ve erkekler arası seks pozisyonları en açık şekilleriyle yer almakta. Bu eserler Napoli Ulusal Arkeoloji müzesinde sergilenmekte. Mussolini zamanında sergilenmesi yasaklanmış olan pornografik eserler, Savaştan sonra serbest bırakılmıştır.
Pompeii ve Herculaneum'u gömen felaketin tarihçesine gelince, M.S. 62 yılında Vezüv-Campania bölgesinde çok kuvvetli bir deprem olmuş, Pompei ve  Herculaneum  da bu depremden çok zarar görmüşler. Bilim adamları bu depremin  sonraki püskürme ile tamamen ilişkili olduğunu belirtiyorlar. Bölgede deprem oluşturacak bir fay hattı yok. Depremin  yer altındaki magmanın genişlemesi ve yer değiştirmesinden oluştuğu düşünülüyor. İki kent bu depremin yıkıntılarını tam olarak gideremeden, 17 yıl sonra, M.S. 79'un  bir Ağustos günü dağdan  büyük gürültüler ve sarsıntılarla gelen patlamalar, kül, lav ve zehirli gazlar saçarak bütün bölgeyi kaplamış, birkaç saat içinde Vezüv'e daha yakın olan Herculaneum  kızgın magma ile 7 m. den daha derine gömülmüş, Pompei ise zehirli gazlar, küller ve taşların oluşturduğu 10 m. derinliğindeki bir volkanik tabaka ile kaplanmış. Her iki kent de içlerinde yaşayanlarla birlikte tarihe gömülmüşler. Denize doğru kaçmayı başarabilenler ise oluşan tsunamiden kaçamamışlar. İki büyük ve zengin şehirden geriye sayıları 100’ü bulmayan kurtulanlardan başka hiçbir şey kalmamış, felaketi haber alan Roma’nın aylar sonra gönderdiği yardım güçlerinin kurtarılacak hiçbir şey olmadığı haberiyle geri dönmelerinden sonra, Roma da bu trajediyi unutmayı tercih etmiş. O kadar unutulmuş  ki, yüzlerce yıl sonra Herculaneum’un üzerinde yeni bir şehir, Pompei kıyısında da yeni bir liman kurulmuş. Roma belgelerine rağmen, 1700 yıla yakın bir süre hiç kimse bu iki kenti hatırlamamış ve ilgilenmemiş. 1748 yılında bir asilzadenin Herculaneum’da, 30 yıl kadar sonra başkalarının Pompei’de ev yaptırma çalışmaları sırasında kent surları ve sokaklarının ortaya çıkarılmasıyla, tamamen tesadüf eseri olarak  iki kent tarihin karanlıklarından sıyrılmağa başlamış ve kazılar başlatılmış. 250 yıla yakın süren kazılar, büyük antik kent  Pompei’yi gün ışığına çıkarmış. Pompei’yi örten kızgın küllerin çok fazla zarar vermemesine karşılık, lavların örttüğü Herculaneum yanarak ve eriyerek tahrip olmuş ve kentin ancak küçük bir bölümü ortaya çıkarılabilmiş.
İşte, tarih ve “taş toprak” merakım çerçevesinde,  haklarında en az 4-5 İngilizce kitap okuduğum (çünkü Türkçe yok ! ) bu iki talihsiz kenti uzun zamandır görmek ve gezmek istiyordum. Yani Napoli gezim aslında Napoli için değil, Pompei ve Herculaneum içindi. Tabii Napoli’nin kaleleri ile müzelerini de görülmeğe değer buluyordum ama kentin bu derece bakımsız ve pis olacağını düşünmemiştim. Canım çok da fazla gezmek istemedi. O pırıl pırıl Floransa, Siena, Milano ve Roma’dan sonra, ( hatta buna Bologna ve Venedik de dahil ) Napoli’nin bu hali pek bir dokunaklıydı !  Dini ve resmi yerlerle kaleler ( Napoli’de 3 kale var ), saraylar, oteller ve müzeler dışında bir tek perişan vaziyette olmayan bina yok. Bunlar evleri ile hiç ilgilenmiyorlar mı, şaşılacak şey…Sokakları ise hiç sormayın, çöp deryası !
İngilizce konuşan İtalyan turist rehberlerini dinledim. Roma imparatorluğunun o zamanlar bilinen dünyanın  tamamına hükmettiğini gururla belirtmeden geçemiyorlardı ama bu, o büyük imparatorluktan sonra neden yüzyıllarca küçük küçük krallık ve cumhuriyetlere bölünmüş şekilde yaşadıklarını izah etmeğe yetmiyordu. Bunlardan biri olan Napoli krallığı da deniz ticareti kadar korsanlığı ile de ünlü olup, Barbaros’un kuşatmasından kentin tepesinde konumlanan ünlü San Elmo kalesinin dev topları sayesinde kurtulmuştu. O kaleyi gezdim, gerçekten o dönemde o kaleyi aşmaya imkan yoktu sanırım. Deniz kenarında, hatta içinde yer alan diğer iki kale limanı, ama San Elmo tüm kenti, bir bakıma krallığı koruyordu gibi görünüyor.
Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi özellikle Pompei ve Herculaneum koleksiyonlarıyla ünlü. Kazılardan çalınabilecek değerde ne varsa hepsini müzeye getirmişler. Paha biçilemez arkeolojik eserler…Bu arada dikkati çeken çok değerli mozaiklerle ilgili olarak öğrendiğim ilginç bir not da bu mozaiklerin bazılarının Romalılarca Grek mozaikleri ile ünlü Kos adasından getirilerek  kullanıldıkları idi. Hangileri Kos'tan getirilmiş ise, yanlarında yazıyordu. Anlaşılan tarihi eser kaçakçılığının tarihi de epey eskiymiş ! Tabii bu arada ta Roma İmparatorluğuna kadar tarihlenen Mısır eserleri de vardı. Mısır bir zamanlar Roma İmparatorluğunun bir eyaletiydi malum…Şu Mısır da neymiş yahu ! Taşı taşı bitirememişler, hala Mısırda çok şey var !...400 yıl Osmanlı hakimiyetinde kal da, Bizans zamanında getirilmiş bir obelisk dışında bir tek taşın bile Türkiye’de olmasın, asalet mi, enayilik mi, yoksa sadece cehalet veya dini bağnazlık mı, bilemedim !!!
Kentin ünlü Katedrali (Duomo) Vatikan ve  Floransa’dan sonra gördüğüm en zarif ve şık iç süslemelere sahip. Doğrusu burada bu kadar muhteşem bir Katedral göreceğimi ummuyordum, çok beğendim.
Ulusal  Capodimonte Müzesi ise, Napoli’ye özgü Capodimonte porselen el sanatlarının akıl almaz derecede zarif ve ince örneklerinin, ayrıca geçmiş çağların en güzel İtalyan dizaynı mobilya ve süslemelerinin sergilendiği çok nadide bir müze. O kadar güzel objeler var ki, insan gerçek değil hissine kapılabiliyor. Büyük şanssızlık eseri, bu müzede hem kameramın, hem cep telefonumun aynı anda şarjlarının bitmiş olması nedeniyle fotoğraf çekemedim. Hep içimde kalacak.
Şu ünlü “Santa Lucia” Napoliten şarkısı var ya, işte o Napoli’nin deniz kıyısı ve marinası !...Güzel ama Antalya veya  Bodrum marinalarından daha güzel değil. Sadece daha ünlü …
Şimdi sıra hayran olduğum, küçük, şirin, temiz, bakımlı, turistik, limon ağaçları, palmiyeler ve Alanya usulü kocaman  kaktüslerle bezeli nefis Sorrento’da. Napoli’ye Circumvesuviana yerel  treni ( görüldüğü gibi burada her şey Vezüv’e endeksli, tren bile ! ) ile bir buçuk saat uzaklıktaki bu küçük deniz kasabası falezlerin üstüne sıkışmış, plajı bile yok. İskeleler yapılmış. Ama çok şirin, çok güzel.  Hani “torna a Sorrento, torna a me” diye Napoliten şarkı var ya, işte o Sorrento…İki defa gitmekten kendimi alamadım.
Bir diğer iki defa gittiğim yer de  Pompei tabii. İlk seferinde bitiremedim. Çok büyük. Bu talihsiz şehrin her taşı, her sokağı, her binası en ince ayrıntısına kadar ortaya çıkarılmış. 200 yıldan fazla, sabırla kazmışlar, ortaya çıkan şey paha biçilmez. O yıllarda bizde olan tarihi eserlerin, hem de bizzat padişahlarca batılılara hediye edildiğini hatırlayınca, tarih birikimi konusunda ancak son yıllarda oluşmaya başlayan bilincimize karşılık, adamların 250 yıl önce kazı başlatmaları şaka gibi geliyor ! Kazılara sadece savaşlar sırasında ara vermişler. Pompei’de beklediğimden azını değil, fazlasını buldum. 1700 yıl taşlaşmış volkanik oluşumlar altında uyumuş bu ölü kente can vermişler. Dünyanın her yerinden akın akın turistler, tarih meraklıları ve bilim insanları geliyor. Pompei enstitüleri, auditoriumları kurmuşlar.  Jeolojik yapıya  uygun yeni kazı teknikleri geliştirmişler. Pompei ve Herculaneum’un bilgisayarla gerçek modellerini oluşturmuşlar. Ulusal ve uluslarası arkeoloji konferansları düzenleyerek bunları paylaşıyorlar. Bir arkeoloji ülkesi olan İtalya’da daha kazılacak o kadar çok yer var ki…Bizde de var. Ama  bizde örneğin bir tek Efes, ya da Truva enstitüsü var mı, arkeolojik kentlerimizle ilgili kaç kitap basılmış, bu konuda hiçbir uluslararası bilimsel faaliyet yürütmüş müyüz, kaç uluslararası değerde Türk arkeolog yetiştirebilmişiz, hala çalınanları geri almağa çalışmamız aslında bir zavallılık değil mi ? Pompei ve Herculaneum’u gördükten sonra bunlara daha kesin cevaplar istiyorum.
Antik kentte mimari açıdan dikkati çeken en önemli şey, çok zengin insanların yaşadığı idi. Evlerin güzelliği gerçekten çarpıcıydı. 2 katlı, iç bahçeli, havuzlu, duvar süslemeli, mozaikli evler, Roma’nın ve deniz ticaretinin kentte biriktirdiği servetin birer göstergesi gibiydi. Türkiye’de  gördüğüm antik kentlerde de ortak olan agora (Roma versiyonu Forum ), tiyatro, tapınak, hamam gibi mimari eserlere ilaveten Roma’ya özgü Amfiteatr ( Gladyatör döğüşleri ) da vardı ama en estetik yapılar evlerdi. Türkiye’deki antik kentlerde konut yapımı ahşaba dayandığı için ( Roma dönemi taş evleri bulunan Efes ve Roma kenti Phaselis dışında) evlerden geriye bir şey kalmamıştır. O yüzden insana pek yaşanmışlık duygusu vermemektedirler. Oysa Pompei, neredeyse  köşeden harmanisiyle bir Romalı çıkacakmış kadar canlı. Sokak köşelerindeki çeşmeler, ayaküstü barları, dükkanlar, sokak kaldırımları bile ortaya çıkarılmış. Randevu evleri başka bir alem. İçlerinde birer taştan yatak ve yastık  bulunan küçük odalar görülmelere seza ! Bu odaların pencereleri yok ve herbiri bir diğerine açılıyor, yani mahremiyet sıfır ! Üst katlarda ise davetler ve orgy’ler için büyük salonlar var.
Pompei ‘de beni en çok etkileyen şey, antik kentte korumaya alınarak sergilenen taşlaşmış, iskelete dönüşmemiş gerçek insanlardı. Kimi arka üstü, kimi yüzükoyun düşmüş, üstleri onları 1700 yıl gerçek şekilleriyle çürümeden koruyacak volkanik küllerle kaplanmıştı. Hele bir tanesi vardı ki asla unutulamaz. Oturmuş, dizlerini toplamış, başını ellerinin arasına almış, tam bir dehşet ve aynı zamanda teslimiyet ve tevekkül  içindeki bir insandı. Beni çok etkiledi. Bir an onun böyle korkunç bir biçimde ve ansızın gelen bir ölüm karşısında neler hissettiğini anlar gibi oldum, kalbim sızladı. Ölümün bile iyisi, kötüsü var….
Herculaneum’a  ise zaman sınırlılığı dolayısıyla maalesef  afet gibi bir yağmur altında, feci bir günde gittim. Gittim ama, doğru dürüst gezmek mümkün olmadı. Ayak bileklerine kadar çıkan sel antik kentin sokaklarından olanca hızıyla akıyordu. Vezüv’ün eteklerinde olmaları dolayısıyla denize doğru kuvvetli meyil veren arazideki her iki kentin de felaket günü nasıl bir akıntıya maruz kaldıklarını içi yanarak anlıyordu insan. Hele Herculaneum’da, o süslü, şık, zengin villalar kentinde, üstlerine doğru cehennemi bir sıcak ve zehirli gazlarla birlikte gelen lav dalgaları karşısında öylece kalakalmıştı insanlar, herhalde…Nefis portico’lu caddeler, iç bahçeler, şık havuzlar, hamamlar, tiyatro  olabildiğince gün yüzüne çıkarılmıştı ama, çıkarılabilenler hem Pompei’dekilerle  karşılaştırılamıyacak kadar harap, hem de onun dörtte birinden daha azdı. Çok değerli mozaikler kurtarılmıştı, onlar da Ulusal Arkeoloji Müzesinde sergileniyordu. Ama Herculaneum’dan tek bir insan kalıntısı bile çıkarılamamıştı. Çünkü erimişlerdi…Tarihin bu en trajik felaketinden geriye binalar kalmış, ama insanlar yok olmuştu...Daha yakın tarihlerde Herculaneum 'dan denize açılan bir dehlizin keşfedilmesiyle  tahrip olmuş çok sayıda iskelet bulunmuş ve bu insanların felaketten korunmak için dehlize sığındıkları, ancak dehliz, üstünü kapayan lavlarla 400 santigrad dereceyi aşan bir sıcaklığa ulaşınca  kavrularak can verdikleri anlaşılmış. Sadece 12 iskelet, sahildeki mağaraların içinde, üzerinde araştırma yapılabilir durumda bulunmuş. Romalılar ölülerini yaktıkları için antropolojik olarak Roma insanlarının nasıl oldukları konusunda hiçbir araştırma yapılamadığından, bu iskeletler bilimsel açıdan büyük yarar getirmiş. Sadece bu bile bence yeterince acı…
İşte yarı hüzünlü Napoli, Pompeii gezimin özeti.  
Asuman Yücel, İst. 2012.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder