NAPOLİ, POMPEİİ GEZİSİ, 2012 :
8 Nisan 2012, tek başıma, aynen Floransa’ya gittiğim
gibi, internetten otel bularak ve THY’den yer ayırtarak Napoli’ye gittim. Emniyet
ve asayiş bakımından güvenilir olmayan ülkelerle birden fazla ülke gezilecek
seyahatler hariç, zaten bireysel gezi hoşuma gidiyor. Benim gezilerde hep net
amaçlarım var. Tek başına gezilerde onlara daha iyi konsantre olabiliyorum . Bu
kez de amacım aşağıda anlatacağım iki antik kenti görmek…Otelde şansım
Floransa’daki gibi yaver gitti. Memnun kaldım. Her yere yakındı, bakımlıydı ve sahipleri sıcak ve nazikti. Zaten önce şunu söyleyeyim,
İtalya’yı seviyorum. Emekli olduğumdanberi en çok gittiğim ülke İtalya. 4 kez
gittim. Emekli olmadan önce de iki kez gitmiştim. İtalya Türkiye gibi sıcak,
iklimi Türkiye’ye benziyor, soğuk yerleri sevmiyorum. Türkiye gibi bir
çeşitliliği de var. Kuzey İtalya tam Avrupalı, kibar ve mesafeli, temiz, şık…Milano
gibi. Venedik başka alem. İtalyanın geri kalan kısmına hiç benzemeyen bir
mimari, Avrupa ile Doğu karışımı. Yüzyıllarca Doğu ile ticaret yapınca böyle
oluyor. Roma ayrı bir fenomen. İmparatorluk mu, papalık mı, engizisyon mu,
rönesans mı ? Hepsi…İnanılmaz…Napoli ise, işte bu sefer emin oldum, bilimsel
kitaplarda okuduğum İtalya’nın güneyi ile kuzeyi arasındaki gelişmişlik
farkının ta kendisi. Hatta daha ileri gidiyorum, İtalya başka bir yer, Napoli
başka. İtalyan dizaynı, güzelliği, tarihi, her şeyi var, fakat inanılmaz fakir, bakımsız, dökülüyor. Hele şimdi krizden
dolayı inşaatlar bile durdurulmuş, her taraf durmuş şantiyeler dolayısiyle
delik deşik !...Çevresi komple sanayi, halkı sanayi işçisi. Gariban, esmer,
kısa boylu , kısa bacaklı, geniş kalçalı, Akdenizli ve Türk’e en çok benzeyen…O
efsanevi İtalyan erkek güzelliği burada pek geçerli değil. Arada baktıracak
kadar güzellere rastlasan bile onlar da garanti Napolili değildir !...Genetik
olarak biraz faşist olan İtalyanlara inat, Napoli ağzına kadar, iş bulma
ümidiyle dökülmüş siyah Afrikalılarla dolu ! Sonuçta yerlere işporta açmanın
ötesine geçememişler. Neyse ki İtalyanlar bu adı çıkmış kentte asayişi bir
şekilde sağlamanın yolunu bulmuşlar. Eskisi gibi vukuat artık yokmuş.
Afrikalılar ise sınırdışı edilme korkusuyla kuzu gibi olmuşlar. Carabinieri’ler
her yerde ve görüntüleri Amerikan
polisini aratmıyacak kadar iri yarı, siyah üniformalı ve komple silahlı…
Her yerin kendine özgü bir karizması olmalı ya, buranınki
de Vezüv. Vezüv gerçekten tarihte yarattığı felaketlere gayet yakışır bir
şekilde Napoli’nin tepesinde asılı duruyor. Kocaman kraterinde çoğu zaman beyaz
bulutlar birikiyor. O kadar yakın ki, istisnasız her yerden görünüyor. Genelde
volkanik bir yarımada olan İtalya’da, Vezüv’ün sönmüş bir yanardağ olduğuna
inanmak güç. 800 yıl püskürmediği bile olmuş tarihte. 70 yıl, 100 yıl
püskürmemiş, ama sonra ortalığı dağıtmış. Bilim insanları bile kesin olarak
“Vezüv sönmüş bir volkandır” diyemiyorlarmış. En son 1944’de püskürmüş ama “Aradan geçen süre Vezüv için söndüğüne
işaret edecek kadar uzun bir süre değil” deniyormuş. Vallahi eğer öyleyse,
Napoli ve çevresinin geleceğini hiç parlak görmüyorum ! Neyse, dağ, çevresindeki volkanik oluşumlar, denize kadar
inen etekleri , nefis renklerdeki kır çiçekleri ile ve tabii tarihe geçmiş
trajik M.S. 79 püskürmesi ile yörenin en ihtişamlı ve karizmatik görünümünü
sergilemekte devam ediyor. Tarihleri M.Ö. 600 yıllarına dayanan birer Yunan
kolonisi olan, en parlak günlerini M.Ö. 200 yıllarında yaşayan, bu tarihlerden
sonra Roma hakimiyetine geçen Pompei ve
Herculaneum’un korkunç sonlarını hazırlayan bu çok güzel ve korkutucu dağın
neler yaptığını bu iki kenti gezen tüm meraklılar içleri ezilerek seyrediyor.
Bunlardan Pompei, deniz ticaretiyle ünlü, zengin ve o zaman için kalabalık
sayılabilecek 20 000 nüfusa sahip büyük bir liman kentiydi. Deniz ticaretinde
her türlü malın yanısıra köle ticareti de büyük bir yer tutuyordu. Savaş
esirleri ve Afrikalı siyahlardan meydana gelen köleler, Romalılara Arena oyunları, tarım işçiliği ve ev
hizmetleri için gereken insan gücünü sağlıyordu. Pompeii'de 50 kölesi olan
malikaneler vardı. Pompeii kazılarında kölelerin satılmadan önce tutuldukları
yer altı mahzenleri bulunmuştur. Herculaneum ise, eski uğraşı yine deniz
ticareti olmakla birlikte, Roma hakimiyetine geçtikten sonra Romalı zenginler
ve asillerin büyük ve şık villalar
yaptırdıkları bir sayfiye kentine dönüşmüştü, Pompei kadar büyük bir kent
değildi, ama çok mamurdu. Bu her iki kent de asıl fonksiyonlarından başka birer
eğlence ve zevk merkezi olmalarıyla da ünlenmişlerdi. Romalılar, gözden biraz
uzak kalarak eğlencenin her türlüsünü ve yoldan çıkmışını bu iki kentte tadıyorlardı.
Lüks randevuevleri her türlü seks fantezilerine hizmet ediyordu. Duvar
freskleri ve kurtarılan heykellerdeki seks ögeleri bugün bile rahatça pornografik nitelikte
sayılır. Çok sonraki yılların hristiyan tarih kaynakları bu iki kentin
mahvoluşunu yoldan çıkmışlıklarından dolayı tanrının bir cezası olarak nitelendirmiş
ve efsanelere göre Babil’in aynı sebepten tanrı tarafından yokedilen Sodom ve
Gomorre kentlerinin kaderine
benzetmişlerdir. Roma belgelerinde Pompei ve Herculaneum ile ilgili olarak
yazılanların çok da abartılı olmadığı, hatta belki daha fazlasının bile var
olabileceği Pompei kazılarından anlaşılmaktadır. Çıkarılan eserler arasında çok
sayıda penis heykeli, 20 civarında farklı seks pozisyonlarına ait mozaikler,
erotik pozlar vermiş kadın resimleri, penisleri abartılmış erkek resimleri,
kadınlar ve erkekler arası seks pozisyonları en açık şekilleriyle yer almakta.
Bu eserler Napoli Ulusal Arkeoloji müzesinde sergilenmekte. Mussolini zamanında
sergilenmesi yasaklanmış olan pornografik eserler, Savaştan sonra serbest
bırakılmıştır.
Pompeii ve Herculaneum'u gömen felaketin tarihçesine
gelince, M.S. 62 yılında Vezüv-Campania bölgesinde çok kuvvetli bir deprem
olmuş, Pompei ve Herculaneum da bu depremden çok zarar görmüşler. Bilim
adamları bu depremin sonraki püskürme
ile tamamen ilişkili olduğunu belirtiyorlar. Bölgede deprem oluşturacak bir fay
hattı yok. Depremin yer altındaki
magmanın genişlemesi ve yer değiştirmesinden oluştuğu düşünülüyor. İki kent bu
depremin yıkıntılarını tam olarak gideremeden, 17 yıl sonra, M.S. 79'un bir Ağustos günü dağdan büyük gürültüler ve sarsıntılarla gelen
patlamalar, kül, lav ve zehirli gazlar saçarak bütün bölgeyi kaplamış, birkaç
saat içinde Vezüv'e daha yakın olan Herculaneum kızgın magma ile 7 m. den daha derine
gömülmüş, Pompei ise zehirli gazlar, küller ve taşların oluşturduğu 10 m.
derinliğindeki bir volkanik tabaka ile kaplanmış. Her iki kent de içlerinde
yaşayanlarla birlikte tarihe gömülmüşler. Denize doğru kaçmayı başarabilenler
ise oluşan tsunamiden kaçamamışlar. İki büyük ve zengin şehirden geriye
sayıları 100’ü bulmayan kurtulanlardan başka hiçbir şey kalmamış, felaketi
haber alan Roma’nın aylar sonra gönderdiği yardım güçlerinin kurtarılacak
hiçbir şey olmadığı haberiyle geri dönmelerinden sonra, Roma da bu trajediyi
unutmayı tercih etmiş. O kadar unutulmuş ki, yüzlerce yıl sonra Herculaneum’un üzerinde
yeni bir şehir, Pompei kıyısında da yeni bir liman kurulmuş. Roma belgelerine
rağmen, 1700 yıla yakın bir süre hiç kimse bu iki kenti hatırlamamış ve
ilgilenmemiş. 1748 yılında bir asilzadenin Herculaneum’da, 30 yıl kadar sonra
başkalarının Pompei’de ev yaptırma çalışmaları sırasında kent surları ve
sokaklarının ortaya çıkarılmasıyla, tamamen tesadüf eseri olarak iki kent tarihin karanlıklarından sıyrılmağa
başlamış ve kazılar başlatılmış. 250 yıla yakın süren kazılar, büyük antik
kent Pompei’yi gün ışığına çıkarmış.
Pompei’yi örten kızgın küllerin çok fazla zarar vermemesine karşılık, lavların
örttüğü Herculaneum yanarak ve eriyerek tahrip olmuş ve kentin ancak küçük bir bölümü
ortaya çıkarılabilmiş.
İşte, tarih ve “taş toprak” merakım çerçevesinde, haklarında en az 4-5 İngilizce kitap okuduğum
(çünkü Türkçe yok ! ) bu iki talihsiz kenti uzun zamandır görmek ve gezmek
istiyordum. Yani Napoli gezim aslında Napoli için değil, Pompei ve Herculaneum
içindi. Tabii Napoli’nin kaleleri ile müzelerini de görülmeğe değer buluyordum
ama kentin bu derece bakımsız ve pis olacağını düşünmemiştim. Canım çok da
fazla gezmek istemedi. O pırıl pırıl Floransa, Siena, Milano ve Roma’dan sonra,
( hatta buna Bologna ve Venedik de dahil ) Napoli’nin bu hali pek bir
dokunaklıydı ! Dini ve resmi yerlerle
kaleler ( Napoli’de 3 kale var ), saraylar, oteller ve müzeler dışında bir tek
perişan vaziyette olmayan bina yok. Bunlar evleri ile hiç ilgilenmiyorlar mı,
şaşılacak şey…Sokakları ise hiç sormayın, çöp deryası !
İngilizce konuşan İtalyan turist rehberlerini dinledim.
Roma imparatorluğunun o zamanlar bilinen dünyanın tamamına hükmettiğini gururla belirtmeden
geçemiyorlardı ama bu, o büyük imparatorluktan sonra neden yüzyıllarca küçük
küçük krallık ve cumhuriyetlere bölünmüş şekilde yaşadıklarını izah etmeğe
yetmiyordu. Bunlardan biri olan Napoli krallığı da deniz ticareti kadar
korsanlığı ile de ünlü olup, Barbaros’un kuşatmasından kentin tepesinde
konumlanan ünlü San Elmo kalesinin dev topları sayesinde kurtulmuştu. O kaleyi
gezdim, gerçekten o dönemde o kaleyi aşmaya imkan yoktu sanırım. Deniz
kenarında, hatta içinde yer alan diğer iki kale limanı, ama San Elmo tüm kenti,
bir bakıma krallığı koruyordu gibi görünüyor.
Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi özellikle Pompei ve
Herculaneum koleksiyonlarıyla ünlü. Kazılardan çalınabilecek değerde ne varsa
hepsini müzeye getirmişler. Paha biçilemez arkeolojik eserler…Bu arada dikkati
çeken çok değerli mozaiklerle ilgili olarak öğrendiğim ilginç bir not da bu
mozaiklerin bazılarının Romalılarca Grek mozaikleri ile ünlü Kos adasından
getirilerek kullanıldıkları idi.
Hangileri Kos'tan getirilmiş ise, yanlarında yazıyordu. Anlaşılan tarihi eser
kaçakçılığının tarihi de epey eskiymiş ! Tabii bu arada ta Roma İmparatorluğuna
kadar tarihlenen Mısır eserleri de vardı. Mısır bir zamanlar Roma
İmparatorluğunun bir eyaletiydi malum…Şu Mısır da neymiş yahu ! Taşı taşı
bitirememişler, hala Mısırda çok şey var !...400 yıl Osmanlı hakimiyetinde kal
da, Bizans zamanında getirilmiş bir obelisk dışında bir tek taşın bile
Türkiye’de olmasın, asalet mi, enayilik mi, yoksa sadece cehalet veya dini
bağnazlık mı, bilemedim !!!
Kentin ünlü Katedrali (Duomo) Vatikan ve Floransa’dan sonra gördüğüm en zarif ve şık iç
süslemelere sahip. Doğrusu burada bu kadar muhteşem bir Katedral göreceğimi
ummuyordum, çok beğendim.
Ulusal Capodimonte
Müzesi ise, Napoli’ye özgü Capodimonte porselen el sanatlarının akıl almaz
derecede zarif ve ince örneklerinin, ayrıca geçmiş çağların en güzel İtalyan
dizaynı mobilya ve süslemelerinin sergilendiği çok nadide bir müze. O kadar
güzel objeler var ki, insan gerçek değil hissine kapılabiliyor. Büyük
şanssızlık eseri, bu müzede hem kameramın, hem cep telefonumun aynı anda
şarjlarının bitmiş olması nedeniyle fotoğraf çekemedim. Hep içimde kalacak.
Şu ünlü “Santa Lucia” Napoliten şarkısı var ya, işte o
Napoli’nin deniz kıyısı ve marinası !...Güzel ama Antalya veya Bodrum marinalarından daha güzel değil.
Sadece daha ünlü …
Şimdi sıra hayran olduğum, küçük, şirin, temiz, bakımlı,
turistik, limon ağaçları, palmiyeler ve Alanya usulü kocaman kaktüslerle bezeli nefis Sorrento’da.
Napoli’ye Circumvesuviana yerel treni (
görüldüğü gibi burada her şey Vezüv’e endeksli, tren bile ! ) ile bir buçuk
saat uzaklıktaki bu küçük deniz kasabası falezlerin üstüne sıkışmış, plajı bile
yok. İskeleler yapılmış. Ama çok şirin, çok güzel. Hani “torna a Sorrento, torna a me” diye
Napoliten şarkı var ya, işte o Sorrento…İki defa gitmekten kendimi alamadım.
Bir diğer iki defa gittiğim yer de Pompei tabii. İlk seferinde bitiremedim. Çok
büyük. Bu talihsiz şehrin her taşı, her sokağı, her binası en ince ayrıntısına
kadar ortaya çıkarılmış. 200 yıldan fazla, sabırla kazmışlar, ortaya çıkan şey
paha biçilmez. O yıllarda bizde olan tarihi eserlerin, hem de bizzat
padişahlarca batılılara hediye edildiğini hatırlayınca, tarih birikimi
konusunda ancak son yıllarda oluşmaya başlayan bilincimize karşılık, adamların
250 yıl önce kazı başlatmaları şaka gibi geliyor ! Kazılara sadece savaşlar
sırasında ara vermişler. Pompei’de beklediğimden azını değil, fazlasını buldum.
1700 yıl taşlaşmış volkanik oluşumlar altında uyumuş bu ölü kente can
vermişler. Dünyanın her yerinden akın akın turistler, tarih meraklıları ve
bilim insanları geliyor. Pompei enstitüleri, auditoriumları kurmuşlar. Jeolojik yapıya uygun yeni kazı teknikleri geliştirmişler.
Pompei ve Herculaneum’un bilgisayarla gerçek modellerini oluşturmuşlar. Ulusal
ve uluslarası arkeoloji konferansları düzenleyerek bunları paylaşıyorlar. Bir
arkeoloji ülkesi olan İtalya’da daha kazılacak o kadar çok yer var ki…Bizde de
var. Ama bizde örneğin bir tek Efes, ya
da Truva enstitüsü var mı, arkeolojik kentlerimizle ilgili kaç kitap basılmış,
bu konuda hiçbir uluslararası bilimsel faaliyet yürütmüş müyüz, kaç
uluslararası değerde Türk arkeolog yetiştirebilmişiz, hala çalınanları geri
almağa çalışmamız aslında bir zavallılık değil mi ? Pompei ve Herculaneum’u
gördükten sonra bunlara daha kesin cevaplar istiyorum.
Antik kentte mimari açıdan dikkati çeken en önemli şey,
çok zengin insanların yaşadığı idi. Evlerin güzelliği gerçekten çarpıcıydı. 2
katlı, iç bahçeli, havuzlu, duvar süslemeli, mozaikli evler, Roma’nın ve deniz
ticaretinin kentte biriktirdiği servetin birer göstergesi gibiydi. Türkiye’de gördüğüm antik kentlerde de ortak olan agora
(Roma versiyonu Forum ), tiyatro, tapınak, hamam gibi mimari eserlere ilaveten
Roma’ya özgü Amfiteatr ( Gladyatör döğüşleri ) da vardı ama en estetik yapılar
evlerdi. Türkiye’deki antik kentlerde konut yapımı ahşaba dayandığı için ( Roma
dönemi taş evleri bulunan Efes ve Roma kenti Phaselis dışında) evlerden geriye
bir şey kalmamıştır. O yüzden insana pek yaşanmışlık duygusu vermemektedirler.
Oysa Pompei, neredeyse köşeden
harmanisiyle bir Romalı çıkacakmış kadar canlı. Sokak köşelerindeki çeşmeler,
ayaküstü barları, dükkanlar, sokak kaldırımları bile ortaya çıkarılmış. Randevu
evleri başka bir alem. İçlerinde birer taştan yatak ve yastık bulunan küçük odalar görülmelere seza ! Bu
odaların pencereleri yok ve herbiri bir diğerine açılıyor, yani mahremiyet
sıfır ! Üst katlarda ise davetler ve orgy’ler için büyük salonlar var.
Pompei ‘de beni en çok etkileyen şey, antik kentte
korumaya alınarak sergilenen taşlaşmış, iskelete dönüşmemiş gerçek insanlardı.
Kimi arka üstü, kimi yüzükoyun düşmüş, üstleri onları 1700 yıl gerçek
şekilleriyle çürümeden koruyacak volkanik küllerle kaplanmıştı. Hele bir tanesi
vardı ki asla unutulamaz. Oturmuş, dizlerini toplamış, başını ellerinin arasına
almış, tam bir dehşet ve aynı zamanda teslimiyet ve tevekkül içindeki bir insandı. Beni çok etkiledi. Bir
an onun böyle korkunç bir biçimde ve ansızın gelen bir ölüm karşısında neler
hissettiğini anlar gibi oldum, kalbim sızladı. Ölümün bile iyisi, kötüsü var….
Herculaneum’a ise
zaman sınırlılığı dolayısıyla maalesef afet gibi bir yağmur altında, feci bir günde
gittim. Gittim ama, doğru dürüst gezmek mümkün olmadı. Ayak bileklerine kadar
çıkan sel antik kentin sokaklarından olanca hızıyla akıyordu. Vezüv’ün
eteklerinde olmaları dolayısıyla denize doğru kuvvetli meyil veren arazideki
her iki kentin de felaket günü nasıl bir akıntıya maruz kaldıklarını içi
yanarak anlıyordu insan. Hele Herculaneum’da, o süslü, şık, zengin villalar
kentinde, üstlerine doğru cehennemi bir sıcak ve zehirli gazlarla birlikte
gelen lav dalgaları karşısında öylece kalakalmıştı insanlar, herhalde…Nefis portico’lu
caddeler, iç bahçeler, şık havuzlar, hamamlar, tiyatro olabildiğince gün yüzüne çıkarılmıştı ama,
çıkarılabilenler hem Pompei’dekilerle
karşılaştırılamıyacak kadar harap, hem de onun dörtte birinden daha
azdı. Çok değerli mozaikler kurtarılmıştı, onlar da Ulusal Arkeoloji Müzesinde
sergileniyordu. Ama Herculaneum’dan tek bir insan kalıntısı bile çıkarılamamıştı.
Çünkü erimişlerdi…Tarihin bu en trajik felaketinden geriye binalar kalmış, ama
insanlar yok olmuştu...Daha yakın tarihlerde Herculaneum 'dan denize açılan bir
dehlizin keşfedilmesiyle tahrip olmuş
çok sayıda iskelet bulunmuş ve bu insanların felaketten korunmak için dehlize
sığındıkları, ancak dehliz, üstünü kapayan lavlarla 400 santigrad dereceyi aşan bir sıcaklığa ulaşınca kavrularak can
verdikleri anlaşılmış. Sadece 12 iskelet, sahildeki mağaraların içinde, üzerinde
araştırma yapılabilir durumda bulunmuş. Romalılar ölülerini yaktıkları için
antropolojik olarak Roma insanlarının nasıl oldukları konusunda hiçbir
araştırma yapılamadığından, bu iskeletler bilimsel açıdan büyük yarar getirmiş.
Sadece bu bile bence yeterince acı…
İşte yarı hüzünlü Napoli, Pompeii gezimin özeti.
Asuman Yücel, İst. 2012.
Asuman Yücel, İst. 2012.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder