RUSYA
GEZİSİ, 2001 :
10
yıl sonra Rusya gezisini yazmak nereden
aklına geldi derseniz, unutmamak
için diyeyim. Gençliğimin komünist SSCB sinde bu ülkeye gitme olanağı yoktu. Ben
ise Rus edebiyatını yutmuş ve Rus müziğine hayran biri olarak hep bu büyük
ülkenin gizemli, nice şair, müzisyen ve yazarlara ilham vermiş topraklarını
görmek istemiştim. 2001 in
Temmuz ayında bu nedenle Rusya turuna çıktım. Önce uçakla Moskova’ya gittik. Moskova’da, Volga’nın bir kolu olan Moskova nehri üzerinde Konstantin Simonov adlı,
beklediğimden büyük, 5 katlı bir gemiye yerleştik. Artık St. Petersburg’a kadar
bu gemi bizim hem ulaşım aracımız, hem de otelimiz olacaktı. Gemide
kamaralarımıza yerleştikten sonra kenti gezmeğe çıktık. Ünlü Arbat sokağı, bu
sokakta bulunan Puşkin Müzesi, Moskova metrosunun
inanılmaz güzellik ve ihtişamdaki avizeli, heykelli istasyonları, Moskova nehri kıyısında yürüyüş, çok sayıda ayrı binalardan oluşan Kremlin
Sarayı, saray içindeki Katedral ve müze (sarayın büyük bölümü devlet yönetimine
ayrıldığı için gezdirilmiyordu ), saray bahçesi, bahçedeki Korkunç İvan
zamanındaki bir isyandan kalan birkaç tonluk büyük kırık çan, Kızıl Meydan, meydandaki
ünlü soğan kubbeli katedral, Kızıl Meydanda Türklerin restore ettiği büyük AVM,
Lenin’in mozolesi,( uzun bir kuyruk bekledikten sonra girebildiğim mozolede
yatan Lenin o kadar aynen
fotoğraflarındaki gibiydi ki, ürktüm
adeta ) bir şehir büyüklüğündeki Moskova
Üniversitesi kampusu, kampusun son derece şık ve heykellerle süslü bahçesi,
ünlülerin heykelleriyle süslü bir başka büyük park, Moskova Devlet Mezarlığı ve
bu mezarlıkta bulunan Gogol, Puşkin, Nazım Hikmet ve Kruşçev’in mezarları,
Moskova’da kaldığımız 3 gün içinde
gezebildiğimiz yerlerdi.
Ondan
sonra gemimizle Volga üzerinde yol almağa başladık. Sarışın Rus kızlarının
hizmet ettiği gemi restoranımız, barlar ve her akşam yemeklerden sonra, otantik
kıyafetlerle ve balalaykalar eşliğinde yapılan Rus halk müziği ve şarkıları
gösterileri bizi çok mutlu etti. Rusların büyük millet olduğuna hep
inanmışımdır. Bütün teknoloji eksikliklerine, dünyaya kapalı sosyalist geçmişlerine rağmen,
turizmi çok iyi anlamış ve misafir ağırlamaya
dönüştürmüş tutumlarıyla çok zariftiler. Batılıların “kaba Rus”
propagandasıyla yakından uzaktan ilgileri yoktu. Gemide 100 kişilik Türk
kafilesinden başka kalabalık bir İtalyan ve Fransız grubu da
vardı. Baştan hem Ruslardan, hem Türklerden “barbarlık” gerekçesiyle sanırım
(!), uzak durdular. Ama gezi 12 gündü ve Türklerin en az kendileri kadar medeni, Rusların ise fevkalade ev
sahipleri olduğunu anlamalarından sonra kaynaştık, sohbet ve hatta birlikte dans
bile ettik.
Volga
nehri müthiş geniş. Bazı yerlerinde karşı kıyı görünmüyor, o derece…İki taraf
çok yüksek ağaçlı ormanlarla kaplı. Yer yer meskun küçük adalar bile var. Yükselti
farkından dolayı sık sık lok’lardan geçtik. Nehirden Moskova-St. Petersburg
arası 1500 km .
idi ! Ülkenin büyüklüğü parmak ısırtıyor ! Rusyayı işgal etmek isteyenlerin hiç
mi aklı yoktu, yoksa gerçekten megalomani yüzünden basiretleri mi bağlanmıştı ?
Teşebbüs bile etmemek lazım ! Soğuk, ormanlık, buz, kar ve büyük, çok büyük….Ne
işin vardı yahu ey Napoleon ve hiç ders almamış gibi ey Hitler
?!...Bizim gittiğimiz tur ancak Temmuz ve Ağustos aylarında yapılabiliyormuş,
Eylül çok yağmurlu ve soğuk olurmuş, Ekimde ise nehir buz tutmağa başlar, trafik imkansızlaşırmış. Buzların
çözülmesi Haziranı bulurmuş. Bu koca
nehrin buz tuttuğunun tasavvuru bile
güç.
Volga
nehrinde ilk durağımız Uglich isimli köy idi. Köye inerken akordeon eşliğinde
yöresel kıyafetler giymiş kızlar bizi ekmek ve tuz ikram ederek karşıladılar.
“Bereket getirdiniz” anlamına gelen bu karşılama töreni Slavlarda ortak bir
gelenekmiş. Her gittiğimiz yerde gemiden inerken benzer bir karşılama töreni
ile karşılandığımızı ve bunun çok hoşumuza gittiğini ekleyeyim. Uglich’de bir kır yemeği yedik,
köyü dolaştık ve küçük bir ayı yavrusunu sevdik. Ayı Rusya’nın folklorik sembolü imiş. Bence
mahzuru yok. Ayı bebekleri bile hala çok severim !...Ertesi gün Yaroslavl adlı
kente ulaştık . Burası tamamen eski derebeylerinden kalma bir şehir idi. İnanılmaz
derece süslü tarihi binaları, binaların renkli ve işlemeli fasadları gayet iyi
korunmuştu. Bütün kent bir tarihi eser gibiydi. Çok güzel bir yerdi. Daha sonra
Goritzy’e geldik. Burası fazla özelliği olmayan bir yerdi ama ormanlık doğası
çok güzeldi. Sonra Mandroghi köyü…Burada yine bir kır yemeği yedik. Köyün biraz
dışındaki Mandroghi Manastırını gezdik. Bu
küçük köye bir bakıma sırf bu manastırı görmek için gelmiştik. Çok büyük bir
yeşil alan içinde 1400 lerden kalma çeşitli şapellerden ve rahiplerin
ikametgahlarından oluşan ilginç bir mekandı… Kapalı , erişilmez, sevimsiz
binalar olan eski Avrupa hatta Rum ortodoks manastırlarından tamamen farklıydı.
Park gibi bir yerdi. Ben Mandroghi’nin süslü ahşap köy evlerini ve küçük
dükkanlarını da çok sevdim. Hele yemek yediğimiz otluk alanda sahibi ile
oynaşan ayı yavrusu harikaydı. Buralarda annesini kaybetmiş ayı yavrularına
bakıyorlarmış. Çevre ormanlık olduğu için çok ayı varmış ama artık tamamen ortak bir yaşam alanı
oluştuğundan, onlar aç bile olsalar insanlara saldırmazlar, insanlar da soğuk kış
günlerinde onların inlerinin önüne yiyecek bırakırlarmış. Zaten kış uykusuna
yattıklarından, kışın bile köylere inmezlermiş. Bir de benim ülkemde tüfeklerle
ayı kovalamaya çıkanları düşündüm de, bu kadar hayvan sevmeyen bir ülkede yaşamaktan utandım.
Daha sonra Kizhi adasına geldik. Nehir üzerindeki bu küçük adada Rusyada
gördüğüm en ilginç yapılardan biri vardı. Tamamen ahşap, üstü kıvrım kıvrım
süslü bir kilise… 1700 lerde yapılmış bu kilise, otantik önemi nedeniyle
komünist dönemde bile bakım görmüş, korunmuş. Ahşabı bu şekilde nasıl kullanabildiklerini,
üstelik bunu o koca Volganın üzerindeki Allahın unuttuğu bu küçük adada
gerçekleştirecek mimar ve ustaları nereden bulduklarını şaşkınlıkla düşündüm.
Kizhi adasındaki bir küçük etnografya müzesinde de tarihi kızaklar, dokuma
tezgahları, elde yapılmış ahşap çocuk beşikleri, eski kilim ve kalın, kışlık
giysiler, çizmeler, kar başlıkları sergileniyordu. Hava sıcaklığının
beklediğimizin aksine 30 dereceye kadar çıktığı ve seyir halindeyken gemide
mayolarla güneşlendiğimiz düşünülürse, Rusyanın ünlü kışını anımsatan bu
giysilerin insanın içini ürperttiğini ve o kışın ne menem bir şey olduğunu çok
iyi anlattığını söylemeliyim.
5
gün böyle geçti. St. Petersburg’a varmadan önce Avrupanın ikinci büyük gölü
olan Onega ‘nın ( birincisi de Rusya’da, Ladoga ) içinden geçtik. Git, git,
kıyı görünmüyordu, deniz gibi ! Kışın tamamen donarmış. Ay şimdi ben de donacağım
!....Sonra Volga’dan çıkılıp onun bir kolu olan Neva nehrine giriliyor ve St. Petersburg’a
varılıyor. Nehir kıyısına yanaştıktan sonra 3 günlük St. Petersburg gezimiz
başladı.
St.
Petersburg’da şehir turundan sonra gruptan ayrılıp biraz yalnız gezmeyi tercih
ettim. Ünlü Hermitage Sarayında çok sıra beklendiğini, girmenin mümkün
olamıyacağını filan söylemişlerdi. İçimden ”ben girerim” dedim ve saraya
gittim. Gerçekten de neredeyse 500
m . lik bir kuyruk vardı. Petersburg’a bu kadar çok
turist geldiğini bilmiyordum. Ümitsiz bir şekilde beklerken, yan tarafta önünde
sadece birkaç kişi olan bir gişe daha gördüm. Dolaşan bir görevliye sordum, “yaşlı
ve engelli turistler için” dedi. O zaman ben 60 bile olmamıştım ama hemen attım
kendimi, şansımı denedim “senior
citizen” ayaklarında. Hayret, hiçbir şey demediler ve ben kendimi derhal
içeride buldum. Hay aklımla bin yaşayayım !..İçi dışından daha ihtişamlı bir
saray. Hatta öyle ki, daha görkemlisini hiç görmedim. Her şeyin çok ince bir
zevk eseri olduğu söylenemezdi ama çok zengin olduğu muhakkaktı. Onca altının
ihtilalden sonra nasıl olup da yerinde kaldığına şaştım. Ruslar gerçekten büyük
millet. Çarı öldürdüler ama “halkın serveti” ne dokunmamışlar. Pekala o kargaşalıkta “halk biziz, halkın
serveti de bizim” deyip yağmalıyabilirlerdi. Her taraf altındı, göz
kamaşıyordu. ( Üzülerek II.Abdülhamid'in tahttan indirilmesi sıralarında yaşanan kargaşalıkta İttihatçıların Yıldız sarayında eşya bırakmadıklarını düşündüm ).
Çar
Büyük Petro’nun Neva nehrinin bataklıklarını kurutarak hiç yoktan kurduğu St.
Petersburg kenti ve Hermitage sarayı yalnız dünyaca ünlü olmakla kalmamış, kent daha
sonraki yüzyıllarda Rusya’nın belli başlı tüm sanatçılarının da yaşama ve ölme
mekanı olmuştu. Bu yapısıyla tümüyle bir kültür ve sanat merkezi olan
Petersburg bugün de öyle. Her tarafta saraylar, köşkler, sanat galerileri,
müzeler, ünlü Rusların yaşadıkları evler, sanat ve kültür yaşanıyor bu kentte.
Neva nehri kontrol altına alınırken yaza doğru eriyen buzların etkisiyle
yükselen nehrin çevreyi basmaması için yatağı değiştirilip küçük kanallar da
yapılmış. Bu kanallar sadece fonksiyonel değil, aynı zamanda çok da güzel. Üzerlerinde
motor gezintileri yapılabiliyor. Çar Petro kanalları daha önce gördüğü
Amsterdam kanallarını örnek alarak yaptırmış ama buradaki kanallar Amsterdam’dakilerden
daha estetik ve görsel.
Çar
II. Alexander zamanında meydana gelen bir isyanda insanların içine sığındıkları
ve öldürüldükleri soğan kubbeli büyük, süslü katedral daha sonraları “Kan Kilisesi”
adını almış, halk arasında öyle anılıyor. Kilisenin süslemeleri akıl almaz.
St.
Petersburg Petropavlovsk kalesini gezdim. İçindeki müzede Petersburg’un tarihini anlatan objeler ve bu
arada marangozluğa çok düşkün olan ve kentin inşaatında zaman zaman bizzat
çalışan çar Petro’nun alet takımları da
vardı. Kalenin katedrali ayrıca müthiş
zengin ve süslüydü. Zaten Rusların tarihi eserlerinde süsleme ve altın kaplama
esas. Gösteriş seviyorlardı anlaşılan. Bu lüksün eriştiği insafsızca büyüklüğe
karşılık, Rus mujiğinin edebiyata geçen sefaleti göz önüne gelince, Bolşevik
ihtilali az bile olmuş diyesi geliyor insanın !....
Kentin
Avrupa stilinde yapılmış tek Katedrali olan St. Isaac kilisesine gittim. Bunun tepesine
asansörle çıkılıp oradan dümdüz bir kent olan Petersburg tümüyle
seyredilebiliyordu. Katedralin hemen önündeki meydanda Çar Petro’nun at üzerinde bir heykeli vardı.
Rusyada fazla heykel yok . Onun yerini çok ince mimari süslemeler ve resim
almış. Süslemeler tamamen özgün bir Rus tarzı. Biraz da doğulu denebilir. Zaten
Ruslarda bir doğulu taraf var, bu hep belli oluyor.
Kentin
en büyük caddesi olan Nevski Prospect üzerinde Kazak Kilisesi, ünlü Bolşoy
tiyatrosu, çok şık parklar var. Devlet yönetimine ait binalar da burada. Binaların
hemen hepsi belirgin bir Batı Avrupa tarzında. Bu anlamda Moskova daha Rus… Caddeye
yakın, eskiden balık hali olan bir semtteki Dostoyevski’nin evine gittim. Paris
tarzı eski bir köşe apartmanın 2. Katı. Küçücük bir daire. Son derece mütevazi
eşyalar. Eşi Anna’nın mutfak eşyaları, bazı süs eşyaları, taraklar, traş
takımı. Mütevazi koltuklar. Ama Karamazov Kardeşler’i burada yazmış, ne haber ? El yazması müsveddeleri
camlı muhafazalar içinde. Ayrıca Delikanlı’nın müsveddeleri de sergileniyor. Burada
yazılmamış ama burada bulunmuş. Hayatımı etkilemiş olan bu büyük yazarın bir zamanlar
yaşadığı evde olmaktan dolayı çok heyecanlandım. Çok mutlu oldum. Dostoyevski’nin evinden sonra, merkezi bir
sokakta, geniş bir avlu kapısından geçerek girilen Alexander Puşkin ‘in evine gittim. İç avlunun
ortasında bir heykeli vardı. Ev değil, büyük bir konaktı. E, adam asil aileden.
Dostoyevski’nin eviyle o kadar farkı olacak artık !...Yalnız ev restorasyondaymış, içini gezemedim.
Neva
nehri köprüleri de heykelsiz. Avrupa
tarzı yapılmışlar ama buradaki nehirlerin genişliği ve uzunluğuna uygun olarak çok daha büyükler…
19.yüzyıla ait güzel bir Posta binası
var. Roma tarzında yapılmış. İçi saray
gibi, muazzam avizeler, mermer sütunlar filan. Posta İdaresi demeye bin şahit
ister !... Neva nehri kanallarından birinin üzerinde Petersburg Devlet
Mezarlığı var ( Diğer adı Alexander Nevski Manastır Mezarlığı ). Burada kimler
yok ki…Geniş ve ağaçlık bir bahçenin içinde zarif heykelleriyle Tchaikovsky, Dostoyevski,
Turgeniev, Moussorsky, Gorki, sadece görebildiklerim. Mezarlık çok büyük
olduğundan her yerini gezemedim. Kimbilir daha kimler vardı.
Petersburg’daki
3 günü de şehir turu ve bireysel gezmelere ayırıp, hava alanından İstanbul’a
uçtuk. Geride bu “once in a lifetime” gezinin güzel anı ve fotoğrafları kaldı….
Asuman Yücel, 2011,İst.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder