11 Ekim 2015 Pazar

GEZİLERİM-3, RUSYA 2001






RUSYA GEZİSİ, 2001 :

10 yıl sonra Rusya gezisini yazmak nereden  aklına geldi  derseniz, unutmamak için diyeyim. Gençliğimin  komünist  SSCB sinde bu ülkeye gitme olanağı yoktu. Ben ise Rus edebiyatını yutmuş ve Rus müziğine hayran biri olarak hep bu büyük ülkenin gizemli, nice şair, müzisyen ve yazarlara ilham vermiş topraklarını görmek istemiştim. 2001 in Temmuz ayında bu nedenle Rusya turuna çıktım. Önce uçakla Moskova’ya gittik. Moskova’da, Volga’nın bir kolu olan Moskova nehri üzerinde Konstantin Simonov adlı, beklediğimden büyük, 5 katlı bir gemiye yerleştik. Artık St. Petersburg’a kadar bu gemi bizim hem ulaşım aracımız, hem de otelimiz olacaktı. Gemide kamaralarımıza yerleştikten sonra kenti gezmeğe çıktık. Ünlü Arbat sokağı, bu sokakta bulunan Puşkin Müzesi, Moskova  metrosunun inanılmaz güzellik ve ihtişamdaki avizeli, heykelli  istasyonları, Moskova nehri  kıyısında  yürüyüş, çok sayıda ayrı binalardan oluşan Kremlin Sarayı, saray içindeki Katedral ve müze (sarayın büyük bölümü devlet yönetimine ayrıldığı için gezdirilmiyordu ), saray bahçesi, bahçedeki Korkunç İvan zamanındaki bir isyandan kalan birkaç tonluk büyük kırık çan, Kızıl Meydan, meydandaki ünlü soğan kubbeli katedral, Kızıl Meydanda Türklerin restore ettiği büyük AVM, Lenin’in mozolesi,( uzun bir kuyruk bekledikten sonra girebildiğim mozolede yatan  Lenin o kadar aynen fotoğraflarındaki gibiydi ki, ürktüm adeta ) bir şehir büyüklüğündeki  Moskova Üniversitesi kampusu, kampusun son derece şık ve heykellerle süslü bahçesi, ünlülerin heykelleriyle süslü bir başka büyük park, Moskova Devlet Mezarlığı ve bu mezarlıkta bulunan Gogol, Puşkin, Nazım Hikmet ve Kruşçev’in mezarları, Moskova’da  kaldığımız 3 gün içinde gezebildiğimiz yerlerdi.
Ondan sonra gemimizle Volga üzerinde yol almağa başladık. Sarışın Rus kızlarının hizmet ettiği gemi restoranımız, barlar ve her akşam yemeklerden sonra, otantik kıyafetlerle ve balalaykalar eşliğinde yapılan Rus halk müziği ve şarkıları gösterileri bizi çok mutlu etti. Rusların büyük millet olduğuna hep inanmışımdır. Bütün teknoloji  eksikliklerine,  dünyaya kapalı sosyalist geçmişlerine rağmen, turizmi çok iyi anlamış ve misafir  ağırlamaya dönüştürmüş  tutumlarıyla  çok zariftiler. Batılıların “kaba Rus” propagandasıyla yakından uzaktan ilgileri yoktu. Gemide 100 kişilik Türk kafilesinden  başka  kalabalık bir İtalyan ve Fransız grubu da vardı. Baştan hem Ruslardan, hem Türklerden “barbarlık” gerekçesiyle sanırım (!), uzak durdular. Ama gezi 12 gündü ve Türklerin en az kendileri  kadar medeni, Rusların ise fevkalade ev sahipleri olduğunu anlamalarından sonra kaynaştık, sohbet ve hatta birlikte dans bile ettik.
Volga nehri müthiş geniş. Bazı yerlerinde karşı kıyı görünmüyor, o derece…İki taraf çok yüksek ağaçlı ormanlarla kaplı. Yer yer meskun küçük adalar bile var. Yükselti farkından dolayı sık sık lok’lardan geçtik. Nehirden Moskova-St. Petersburg arası 1500 km. idi ! Ülkenin büyüklüğü parmak ısırtıyor ! Rusyayı işgal etmek isteyenlerin hiç mi aklı yoktu, yoksa gerçekten megalomani yüzünden basiretleri mi bağlanmıştı ? Teşebbüs bile etmemek lazım ! Soğuk, ormanlık, buz, kar ve büyük, çok büyük….Ne işin vardı yahu  ey Napoleon ve hiç ders almamış gibi ey Hitler ?!...Bizim gittiğimiz tur ancak Temmuz ve Ağustos aylarında yapılabiliyormuş, Eylül çok yağmurlu ve soğuk olurmuş, Ekimde ise nehir buz  tutmağa başlar, trafik imkansızlaşırmış. Buzların çözülmesi  Haziranı bulurmuş. Bu koca nehrin buz tuttuğunun tasavvuru  bile güç.
Volga nehrinde ilk durağımız Uglich isimli köy idi. Köye inerken akordeon eşliğinde yöresel kıyafetler giymiş kızlar bizi ekmek ve tuz ikram ederek karşıladılar. “Bereket getirdiniz” anlamına gelen bu karşılama töreni Slavlarda ortak bir gelenekmiş. Her gittiğimiz yerde gemiden inerken benzer bir karşılama töreni ile karşılandığımızı ve bunun çok hoşumuza gittiğini ekleyeyim. Uglich’de bir kır yemeği yedik, köyü dolaştık ve küçük bir ayı yavrusunu sevdik. Ayı Rusya’nın folklorik sembolü imiş. Bence mahzuru yok. Ayı bebekleri bile hala çok severim !...Ertesi gün Yaroslavl adlı kente ulaştık . Burası tamamen eski derebeylerinden kalma bir şehir idi. İnanılmaz derece süslü tarihi binaları, binaların renkli ve işlemeli fasadları gayet iyi korunmuştu. Bütün kent bir tarihi eser gibiydi. Çok güzel bir yerdi. Daha sonra Goritzy’e geldik. Burası fazla özelliği olmayan bir yerdi ama ormanlık doğası çok güzeldi. Sonra Mandroghi köyü…Burada yine bir kır yemeği yedik. Köyün biraz dışındaki Mandroghi Manastırını gezdik.  Bu küçük köye bir bakıma sırf bu manastırı görmek için gelmiştik. Çok büyük bir yeşil alan içinde 1400 lerden kalma çeşitli şapellerden ve rahiplerin ikametgahlarından oluşan ilginç bir mekandı… Kapalı , erişilmez, sevimsiz binalar olan eski Avrupa hatta Rum ortodoks manastırlarından tamamen farklıydı. Park gibi bir yerdi. Ben Mandroghi’nin süslü ahşap köy evlerini ve küçük dükkanlarını da çok sevdim. Hele yemek yediğimiz otluk alanda sahibi ile oynaşan ayı yavrusu harikaydı. Buralarda annesini kaybetmiş ayı yavrularına bakıyorlarmış. Çevre ormanlık olduğu için çok ayı varmış  ama artık tamamen ortak bir yaşam alanı oluştuğundan, onlar aç bile olsalar insanlara saldırmazlar, insanlar da soğuk kış günlerinde onların inlerinin önüne yiyecek bırakırlarmış. Zaten kış uykusuna yattıklarından, kışın bile köylere inmezlermiş. Bir de benim ülkemde tüfeklerle ayı kovalamaya çıkanları düşündüm de, bu kadar  hayvan sevmeyen bir ülkede yaşamaktan utandım. Daha sonra Kizhi adasına geldik. Nehir üzerindeki bu küçük adada Rusyada gördüğüm en ilginç yapılardan biri vardı. Tamamen ahşap, üstü kıvrım kıvrım süslü bir kilise… 1700 lerde yapılmış bu kilise, otantik önemi nedeniyle komünist dönemde bile bakım görmüş, korunmuş. Ahşabı bu şekilde nasıl kullanabildiklerini, üstelik bunu o koca Volganın üzerindeki Allahın unuttuğu bu küçük adada gerçekleştirecek mimar ve ustaları nereden bulduklarını şaşkınlıkla düşündüm. Kizhi adasındaki bir küçük etnografya müzesinde de tarihi kızaklar, dokuma tezgahları, elde yapılmış ahşap çocuk beşikleri, eski kilim ve kalın, kışlık giysiler, çizmeler, kar başlıkları sergileniyordu. Hava sıcaklığının beklediğimizin aksine 30 dereceye kadar çıktığı ve seyir halindeyken gemide mayolarla güneşlendiğimiz düşünülürse, Rusyanın ünlü kışını anımsatan bu giysilerin insanın içini ürperttiğini ve o kışın ne menem bir şey olduğunu çok iyi anlattığını söylemeliyim.
5 gün böyle geçti. St. Petersburg’a varmadan önce Avrupanın ikinci büyük gölü olan Onega ‘nın ( birincisi de Rusya’da, Ladoga ) içinden geçtik. Git, git, kıyı görünmüyordu, deniz gibi ! Kışın tamamen donarmış. Ay şimdi ben de donacağım !....Sonra Volga’dan çıkılıp onun bir kolu olan Neva nehrine giriliyor ve St. Petersburg’a varılıyor. Nehir kıyısına yanaştıktan sonra 3 günlük St. Petersburg gezimiz başladı.
St. Petersburg’da şehir turundan sonra gruptan ayrılıp biraz yalnız gezmeyi tercih ettim. Ünlü Hermitage Sarayında çok sıra beklendiğini, girmenin mümkün olamıyacağını filan söylemişlerdi. İçimden ”ben girerim” dedim ve saraya gittim. Gerçekten de neredeyse 500 m. lik bir kuyruk vardı. Petersburg’a bu kadar çok turist geldiğini bilmiyordum. Ümitsiz bir şekilde beklerken, yan tarafta önünde sadece birkaç kişi olan bir gişe daha gördüm. Dolaşan bir görevliye sordum, “yaşlı ve engelli turistler için” dedi. O zaman ben 60 bile olmamıştım ama hemen attım kendimi, şansımı denedim  “senior citizen” ayaklarında. Hayret, hiçbir şey demediler ve ben kendimi derhal içeride buldum. Hay aklımla bin yaşayayım !..İçi dışından daha ihtişamlı bir saray. Hatta öyle ki, daha görkemlisini hiç görmedim. Her şeyin çok ince bir zevk eseri olduğu söylenemezdi ama çok zengin olduğu muhakkaktı. Onca altının ihtilalden sonra nasıl olup da yerinde kaldığına şaştım. Ruslar gerçekten büyük millet. Çarı öldürdüler ama “halkın serveti” ne dokunmamışlar.  Pekala o kargaşalıkta “halk biziz, halkın serveti de bizim” deyip yağmalıyabilirlerdi. Her taraf altındı, göz kamaşıyordu. ( Üzülerek II.Abdülhamid'in tahttan indirilmesi sıralarında yaşanan kargaşalıkta İttihatçıların Yıldız sarayında eşya bırakmadıklarını düşündüm ). 
Çar Büyük Petro’nun Neva nehrinin bataklıklarını kurutarak hiç yoktan kurduğu St. Petersburg kenti ve Hermitage sarayı yalnız dünyaca ünlü olmakla kalmamış,  kent daha sonraki yüzyıllarda Rusya’nın belli başlı tüm sanatçılarının da yaşama ve ölme mekanı olmuştu. Bu yapısıyla tümüyle bir kültür ve sanat merkezi olan Petersburg bugün de öyle. Her tarafta saraylar, köşkler, sanat galerileri, müzeler, ünlü Rusların yaşadıkları evler, sanat ve kültür yaşanıyor bu kentte. Neva nehri kontrol altına alınırken yaza doğru eriyen buzların etkisiyle yükselen nehrin çevreyi basmaması için yatağı değiştirilip küçük kanallar da yapılmış. Bu kanallar sadece fonksiyonel değil, aynı zamanda çok da güzel. Üzerlerinde motor gezintileri yapılabiliyor. Çar Petro kanalları daha önce gördüğü Amsterdam kanallarını örnek alarak yaptırmış ama buradaki kanallar Amsterdam’dakilerden daha estetik ve görsel.
Çar II. Alexander zamanında meydana gelen bir isyanda insanların içine sığındıkları ve öldürüldükleri soğan kubbeli büyük, süslü katedral daha sonraları “Kan Kilisesi” adını almış, halk arasında öyle anılıyor. Kilisenin süslemeleri akıl almaz.
St. Petersburg  Petropavlovsk  kalesini gezdim. İçindeki müzede  Petersburg’un tarihini anlatan objeler ve bu arada marangozluğa çok düşkün olan ve kentin inşaatında zaman zaman bizzat çalışan çar Petro’nun alet takımları da vardı.  Kalenin katedrali ayrıca müthiş zengin ve süslüydü. Zaten Rusların tarihi eserlerinde süsleme ve altın kaplama esas. Gösteriş seviyorlardı anlaşılan. Bu lüksün eriştiği insafsızca büyüklüğe karşılık, Rus mujiğinin edebiyata geçen sefaleti göz önüne gelince, Bolşevik ihtilali az bile olmuş diyesi geliyor insanın !....
Kentin Avrupa stilinde yapılmış tek Katedrali olan St. Isaac kilisesine gittim. Bunun tepesine asansörle çıkılıp oradan dümdüz bir kent olan Petersburg tümüyle seyredilebiliyordu. Katedralin hemen önündeki meydanda  Çar Petro’nun at üzerinde bir heykeli vardı. Rusyada fazla heykel yok . Onun yerini çok ince mimari süslemeler ve resim almış. Süslemeler tamamen özgün bir Rus tarzı. Biraz da doğulu denebilir. Zaten Ruslarda bir doğulu taraf var, bu hep belli oluyor.
Kentin en büyük caddesi olan Nevski Prospect üzerinde Kazak Kilisesi, ünlü Bolşoy tiyatrosu, çok şık parklar var. Devlet yönetimine ait binalar da burada. Binaların hemen hepsi belirgin bir Batı Avrupa tarzında. Bu anlamda Moskova daha Rus… Caddeye yakın, eskiden balık hali olan bir semtteki Dostoyevski’nin evine gittim. Paris tarzı eski bir köşe apartmanın 2. Katı. Küçücük bir daire. Son derece mütevazi eşyalar. Eşi Anna’nın mutfak eşyaları, bazı süs eşyaları, taraklar, traş takımı. Mütevazi koltuklar. Ama Karamazov Kardeşler’i  burada yazmış, ne haber ? El yazması müsveddeleri camlı muhafazalar içinde. Ayrıca Delikanlı’nın müsveddeleri de sergileniyor. Burada yazılmamış ama burada bulunmuş. Hayatımı  etkilemiş olan bu büyük yazarın bir zamanlar yaşadığı evde olmaktan dolayı çok heyecanlandım. Çok mutlu oldum.  Dostoyevski’nin evinden sonra, merkezi bir sokakta, geniş bir avlu kapısından geçerek girilen  Alexander Puşkin ‘in evine gittim. İç avlunun ortasında bir heykeli vardı. Ev değil, büyük bir konaktı. E, adam asil aileden. Dostoyevski’nin eviyle o kadar farkı olacak artık !...Yalnız  ev restorasyondaymış, içini gezemedim.
Neva nehri köprüleri de heykelsiz.  Avrupa tarzı yapılmışlar ama buradaki nehirlerin  genişliği ve uzunluğuna uygun olarak çok daha büyükler… 19.yüzyıla ait  güzel bir Posta binası var. Roma tarzında yapılmış.  İçi saray gibi, muazzam avizeler, mermer sütunlar filan. Posta İdaresi demeye bin şahit ister !... Neva nehri kanallarından birinin üzerinde Petersburg Devlet Mezarlığı var ( Diğer adı Alexander Nevski Manastır Mezarlığı ). Burada kimler yok ki…Geniş ve ağaçlık bir bahçenin içinde zarif heykelleriyle Tchaikovsky, Dostoyevski, Turgeniev, Moussorsky, Gorki, sadece görebildiklerim. Mezarlık çok büyük olduğundan her yerini gezemedim. Kimbilir daha kimler vardı.
Petersburg’daki 3 günü de şehir turu ve bireysel gezmelere ayırıp, hava alanından İstanbul’a uçtuk. Geride bu “once in a lifetime” gezinin güzel anı ve fotoğrafları kaldı….

Asuman Yücel, 2011,İst. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder