10 Ekim 2015 Cumartesi

İSTANBUL

İSTANBUL,  3 İMPARATORLUĞA  BAŞKENTLİK  YAPMIŞ  ŞEHİR : 

İstanbul, 3  imparatorluğa  başkentlik yapmış, dönem dönem dünyanın merkezi olmuş, çok görmüş geçirmiş bir kent. Bilinen tarihi 2700 yıl olmakla birlikte, son Yenikapı  kazılarından anlaşıldığına göre günümüzden 8000 yıl önceye kadar giden tarih öncesi yerleşmelerin bulunduğu bir yer. Fikirtepe kazılarında ise günümüzden 8500 yıl önceye tarihlenebilen bazı buluntular çıkarıldı. Anadolu yakasının Avrupa yakasından daha önce insan yerleşimine sahne olduğu biliniyor. Bilinen tarih, M.Ö. 700 yıllarında Megaralıların (Yunanlıların bilinen en eski ataları ) Kadıköyde bir yerleşme kurdukları şeklinde. Daha sonra bir başka Megaralı grup Trak asıllı  liderleri Byzas ile birlikte gelerek Sarayburnuna yerleşiyor ve buranın gerek stratejik, gerekse estetik açıdan güzelliğine atfen karşı kıyıda yerleşenlerle alay ediyorlar, oraya körler ülkesi anlamına gelen Khalkedon adını veriyorlar. Zaman içinde Byzas’ın halkı ticaret ve korsanlıktan zengin oluyor ve kenti büyüterek bir şehir devleti oluşturuyorlar. Kentlerine de liderleri Byzas’ın adına izafeten Byzans adını veriyorlar.  M.Ö. 300 yıllarında şehir Roma hakimiyetine geçmiş, 500 yıl, çeşitli istilalara uğramasına rağmen esas itibariyle Roma’nın bir eyaleti olarak kalmıştır. Bizans adı ne Roma, ne de Bizans dönemlerinde bir daha hiç kullanılmamıştır. Kent hep Nea Roma , sonraları Konstantinopolis, devlet de  Doğu Roma olarak adlandırılmış ve kent Osmanlı hakimiyetine geçinceye kadar hep bu adlar geçerli olmuştur. İstanbulun Osmanlılar tarafından fethinden sonra ilk dönemlerde Konstantiniyye, daha sonraları ise Asitane, Dersaadet, İslambol gibi adlarla anılmıştır. Eski devlet Osmanlıda da Doğu Roma olarak adlandırılmış, hatta Fatih Sultan Mehmet kendisini hem Osmanlının, hem de Romanın varisi olarak ilan etmiştir. Rönesanstan sonra batı Avrupalıların kendi kültürel kökenlerini araştırmak için yaptıkları çalışmalarda  Bizans dönemi de ortaya çıkarılmış, 18. Yüzyıldan sonra bazı yazarların eserlerinde Doğu Roma Bizans imparatorluğu adıyla yer almağa başlamıştır. Daha sonra bu isim yaygınlaşmıştır.  İstanbul’un asıl tarihi Roma imparatorluğunun ikiye ayrılmasından sonra büyük Konstantin’in 334 yılında  İstanbul’u Doğu Roma’nın başkenti yapması ile başlamaktadır. Konstantin etrafındakilerle birlikte İstanbul’a geldiğinde burada oldukça gelişmiş bir kent zaten var idi. Konstantin bu kenti sıfırdan kurmamış, ancak Roma kültürünün çok değerli eserleriyle  donatarak zenginleştirmiş ve büyütmüştür. 1100 yıl Bizansa başkentlik yapan, sürekli büyüyen ve giderek zenginleşen İstanbul, 1204 Latin istilası ve haçlıların eşi görülmemiş yağma ve tahribatından sonra bir daha eski parlak günlerine kavuşamamış,ticari üstünlüğünü de Galataya kaptırdıktan sonra bakımsız ve geri kalmış bir görünüme dönüşmüştür. 1453 yılında Osmanlı hakimiyetine geçen şehir, bu kez de müslüman kültürü çerçevesinde imar edilmeğe ve nüfus kazanmağa başlamıştır. En parlak dönemini 16. Yüzyılda yaşayan İstanbul, imparatorluğun gerilemesine paralel olarak 17. Yüzyıldan itibaren eski ihtişamını kaybetmeğe başlamıştır. Bizans‘ın son yıllarında olduğu gibi, Osmanlının da son yıllarında bakımsız ve geri kalmış bir görünümde idi. Hanedanın ve çevresindekilerin yaşadığı saraylar, konaklar, köşkler ile selatin camileri gibi daha önceleri yapılmış büyük eserler dışında şehir, son yıllardaki fakirleşmenin  de etkisiyle son derece bakımsız kalmıştı. Kentin bazı yerlerinde yol bile yoktu. Sokak aydınlatması diye bir şey bilinmiyordu. Mevcut yollar sadece arnavut kaldırımı idi. 18 ve 19. Yüzyıllarda kenti kasıp kavuran ünlü yangınların yerleri parasızlık sebebiyle temizlenmiyor, boş mezbelelik alanlar olarak bırakılıyordu. Yangın yeri gibi deyimi Türkçeye İstanbul tarafından kazandırılmıştır. Çöpler sokaklarda kalıyor, başıboş sokak hayvanları kuduz yayıyordu. 15 ve 16. yüzyıllarda Avrupa veba ile boğuşurken bu hastalık Osmanlı sınırlarından girmemişti. Ama  17 ve 18. yüzyıllarda İstanbul defalarca veba felaketi yaşadı. Devletin güçlü olduğu yıllarda düzgün olan asayiş devlet zayıf düştükçe bozulmağa, hırsızlık, yol kesme, gasp, öldürme olayları yaygınlaşmağa başladı. Kentin karanlık, kuytu sokaklarından , yangın yerlerinden ve mezarlıklardan geçmek cesaret istiyordu. Ayrıca devletin de halkı düşünmek, hizmet götürmek gibi  endişeleri yoktu. 16. Yüzyılda çok yaygınlaşmış olan şifahane, hastane, kaplıca, hamam gibi sağlıkla ilgili kuruluşlar devlete birer yük gibi geldiğinden kapatılmağa veya faaliyet alanları daraltılmağa başlanmıştı. Yani cumhuriyet geldiği zaman İstanbul eski şaşaalı günlerinin bir gölgesi gibiydi. Buna ek olarak Kuvva-yı  Milliyeciler hem milli devlet kurmanın dürtüsüyle, hem de kurtuluş savaşı sırasında İstanbul’un genel olarak engelleyici tavrından dolayı  yeni başkent Ankara’yı donatmağa ağırlık verdiler. İstanbula bilinçli olarak tam 27 yıl hiç yatırım yapılmadı. Yapıldığında da İstanbul maalesef tamamen bilinçsiz ve otoriter bir yaklaşımla, hiçbir şehircilik kuralına uymayan, İstanbulu anlamayan bir taşralı kafasıyla  sanayileştirildi. Çevre kirliliği, ormanların kesilmesi, yolların rastgele ve kaba bir şekilde açılması ve asfaltlanması, tophane, hamam ve külliyeler gibi çok değerli  eski eserleri ortasından biçerek ve yıkarak yollar geçirilmesi, alternatifi düşünülmeden tramvayların bir gecede kaldırılması, gecekondulaşmaya prim verilmesi  bu dönemde İstanbul’un yeniden imarı adı altında yaşanan felaketlerdir. 1950 lerde yaşanan bu olumsuzluklar 1960,70 ve 80 lerde de artarak devam etmiştir. İstanbulun nüfusu her 5 yılda bir büyük şehir nüfusu kadar katlanmış, kentte kültür ve gelir farklılıklarından kaynaklanan sorunlar sivrileşmiştir. Ancak 1990 larda  İstanbula nasıl bir kötülük edildiği entelektüel seviyede anlaşılmağa başlanmış ise de, uygulayıcı tedbirler alma ve politika değişiklikleri için maalesef 2000 li yılları beklemek gerekmiştir. 1990 lı yılların sonlarında  İstanbul’dan sanayi boşaltılmağa, yenilerine izin verilmemeğe başlanması ile birlikte nüfus göçünde bir azalma olmuşsa da  eski gecekondular devam etmiştir. Gecekondulara ruhsat verilmesi benzeri popülist politikalar gecekondulaşmanın ilerisi için bir rant olanağı olarak algılanması durumunu 2000 lere kadar sürdürmüştür. 2000 li yıllarda gecekondulara karşı daha radikal politikalar izlenmeğe başlamış, ancak bu sefer de “kentsel dönüşüm” ve benzeri adlar altında lüks konut yapımı teşvik edilerek bir başka türlü rant paylaşımı yaşanmıştır. Halen İstanbul’un her yerinde kuleler gibi yükselen çok katlı apartmanlar kentin karakterini tamamen yok etmektedir. 

ASUMAN YÜCEL, 2013.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder