İSTANBUL, 3 İMPARATORLUĞA BAŞKENTLİK
YAPMIŞ ŞEHİR :
İstanbul,
3 imparatorluğa başkentlik yapmış, dönem dönem dünyanın
merkezi olmuş, çok görmüş geçirmiş bir kent. Bilinen tarihi 2700 yıl olmakla
birlikte, son Yenikapı kazılarından
anlaşıldığına göre günümüzden 8000 yıl önceye kadar giden tarih öncesi
yerleşmelerin bulunduğu bir yer. Fikirtepe kazılarında ise günümüzden 8500 yıl
önceye tarihlenebilen bazı buluntular çıkarıldı. Anadolu yakasının Avrupa
yakasından daha önce insan yerleşimine sahne olduğu biliniyor. Bilinen tarih,
M.Ö. 700 yıllarında Megaralıların (Yunanlıların bilinen en eski ataları )
Kadıköyde bir yerleşme kurdukları şeklinde. Daha sonra bir başka Megaralı grup
Trak asıllı liderleri Byzas ile birlikte
gelerek Sarayburnuna yerleşiyor ve buranın gerek stratejik, gerekse estetik
açıdan güzelliğine atfen karşı kıyıda yerleşenlerle alay ediyorlar, oraya
körler ülkesi anlamına gelen Khalkedon adını veriyorlar. Zaman içinde Byzas’ın
halkı ticaret ve korsanlıktan zengin oluyor ve kenti büyüterek bir şehir
devleti oluşturuyorlar. Kentlerine de liderleri Byzas’ın adına izafeten Byzans
adını veriyorlar. M.Ö. 300 yıllarında
şehir Roma hakimiyetine geçmiş, 500 yıl, çeşitli istilalara uğramasına rağmen
esas itibariyle Roma’nın bir eyaleti olarak kalmıştır. Bizans adı ne Roma, ne
de Bizans dönemlerinde bir daha hiç kullanılmamıştır. Kent hep Nea Roma , sonraları
Konstantinopolis, devlet de Doğu Roma
olarak adlandırılmış ve kent Osmanlı hakimiyetine geçinceye kadar hep bu adlar
geçerli olmuştur. İstanbulun Osmanlılar tarafından fethinden sonra ilk
dönemlerde Konstantiniyye, daha sonraları ise Asitane, Dersaadet, İslambol gibi
adlarla anılmıştır. Eski devlet Osmanlıda da Doğu Roma olarak adlandırılmış,
hatta Fatih Sultan Mehmet kendisini hem Osmanlının, hem de Romanın varisi
olarak ilan etmiştir. Rönesanstan sonra batı Avrupalıların kendi kültürel
kökenlerini araştırmak için yaptıkları çalışmalarda Bizans dönemi de ortaya çıkarılmış, 18.
Yüzyıldan sonra bazı yazarların eserlerinde Doğu Roma Bizans imparatorluğu
adıyla yer almağa başlamıştır. Daha sonra bu isim yaygınlaşmıştır. İstanbul’un asıl tarihi Roma imparatorluğunun
ikiye ayrılmasından sonra büyük Konstantin’in 334 yılında İstanbul’u Doğu Roma’nın başkenti yapması ile
başlamaktadır. Konstantin etrafındakilerle birlikte İstanbul’a geldiğinde
burada oldukça gelişmiş bir kent zaten var idi. Konstantin bu kenti sıfırdan
kurmamış, ancak Roma kültürünün çok değerli eserleriyle donatarak zenginleştirmiş ve büyütmüştür.
1100 yıl Bizansa başkentlik yapan, sürekli büyüyen ve giderek zenginleşen İstanbul,
1204 Latin istilası ve haçlıların eşi görülmemiş yağma ve tahribatından sonra
bir daha eski parlak günlerine kavuşamamış,ticari üstünlüğünü de Galataya
kaptırdıktan sonra bakımsız ve geri kalmış bir görünüme dönüşmüştür. 1453
yılında Osmanlı hakimiyetine geçen şehir, bu kez de müslüman kültürü
çerçevesinde imar edilmeğe ve nüfus kazanmağa başlamıştır. En parlak dönemini
16. Yüzyılda yaşayan İstanbul, imparatorluğun gerilemesine paralel olarak 17.
Yüzyıldan itibaren eski ihtişamını kaybetmeğe başlamıştır. Bizans‘ın son
yıllarında olduğu gibi, Osmanlının da son yıllarında bakımsız ve geri kalmış
bir görünümde idi. Hanedanın ve çevresindekilerin yaşadığı saraylar, konaklar,
köşkler ile selatin camileri gibi daha önceleri yapılmış büyük eserler dışında
şehir, son yıllardaki fakirleşmenin de
etkisiyle son derece bakımsız kalmıştı. Kentin bazı yerlerinde yol bile yoktu.
Sokak aydınlatması diye bir şey bilinmiyordu. Mevcut yollar sadece arnavut kaldırımı
idi. 18 ve 19. Yüzyıllarda kenti kasıp kavuran ünlü yangınların yerleri
parasızlık sebebiyle temizlenmiyor, boş mezbelelik alanlar olarak bırakılıyordu.
Yangın yeri gibi deyimi Türkçeye İstanbul tarafından kazandırılmıştır. Çöpler
sokaklarda kalıyor, başıboş sokak hayvanları kuduz yayıyordu. 15 ve 16.
yüzyıllarda Avrupa veba ile boğuşurken bu hastalık Osmanlı sınırlarından
girmemişti. Ama 17 ve 18. yüzyıllarda İstanbul
defalarca veba felaketi yaşadı. Devletin güçlü olduğu yıllarda düzgün olan asayiş
devlet zayıf düştükçe bozulmağa, hırsızlık, yol kesme, gasp, öldürme olayları
yaygınlaşmağa başladı. Kentin karanlık, kuytu sokaklarından , yangın
yerlerinden ve mezarlıklardan geçmek cesaret istiyordu. Ayrıca devletin de
halkı düşünmek, hizmet götürmek gibi endişeleri
yoktu. 16. Yüzyılda çok yaygınlaşmış olan şifahane, hastane, kaplıca, hamam
gibi sağlıkla ilgili kuruluşlar devlete birer yük gibi geldiğinden kapatılmağa
veya faaliyet alanları daraltılmağa başlanmıştı. Yani cumhuriyet geldiği zaman
İstanbul eski şaşaalı günlerinin bir gölgesi gibiydi. Buna ek olarak
Kuvva-yı Milliyeciler hem milli devlet
kurmanın dürtüsüyle, hem de kurtuluş savaşı sırasında İstanbul’un genel olarak
engelleyici tavrından dolayı yeni
başkent Ankara’yı donatmağa ağırlık verdiler. İstanbula bilinçli olarak tam 27
yıl hiç yatırım yapılmadı. Yapıldığında da İstanbul maalesef tamamen bilinçsiz
ve otoriter bir yaklaşımla, hiçbir şehircilik kuralına uymayan, İstanbulu anlamayan
bir taşralı kafasıyla sanayileştirildi.
Çevre kirliliği, ormanların kesilmesi, yolların rastgele ve kaba bir şekilde
açılması ve asfaltlanması, tophane, hamam ve külliyeler gibi çok değerli eski eserleri ortasından biçerek ve yıkarak
yollar geçirilmesi, alternatifi düşünülmeden tramvayların bir gecede kaldırılması,
gecekondulaşmaya prim verilmesi bu
dönemde İstanbul’un yeniden imarı adı altında yaşanan felaketlerdir. 1950 lerde
yaşanan bu olumsuzluklar 1960,70 ve 80 lerde de artarak devam etmiştir.
İstanbulun nüfusu her 5 yılda bir büyük şehir nüfusu kadar katlanmış, kentte
kültür ve gelir farklılıklarından kaynaklanan sorunlar sivrileşmiştir. Ancak
1990 larda İstanbula nasıl bir kötülük
edildiği entelektüel seviyede anlaşılmağa başlanmış ise de, uygulayıcı
tedbirler alma ve politika değişiklikleri için maalesef 2000 li yılları
beklemek gerekmiştir. 1990 lı yılların sonlarında İstanbul’dan sanayi boşaltılmağa, yenilerine
izin verilmemeğe başlanması ile birlikte nüfus göçünde bir azalma olmuşsa
da eski gecekondular devam etmiştir.
Gecekondulara ruhsat verilmesi benzeri popülist politikalar gecekondulaşmanın
ilerisi için bir rant olanağı olarak algılanması durumunu 2000 lere kadar
sürdürmüştür. 2000 li yıllarda gecekondulara karşı daha radikal politikalar
izlenmeğe başlamış, ancak bu sefer de “kentsel dönüşüm” ve benzeri adlar
altında lüks konut yapımı teşvik edilerek bir başka türlü rant paylaşımı
yaşanmıştır. Halen İstanbul’un her yerinde kuleler gibi yükselen çok katlı
apartmanlar kentin karakterini tamamen yok etmektedir.
ASUMAN YÜCEL, 2013.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder