2003
MISIR-NİL GEZİSİ :
8
yıl önce yaptığım geziyi neden şimdi yazıyorum acaba ? Bilmem. Belki de
unutamadığım için. Gerçekten Mısır müthişti. Tekrar gitmeyi ciddi olarak
düşünüyorum. Biraz ortalık yatışsın da…Ayrıca, dedemi Filistinde şehit ettikleri
için Arapları sevmediğim doğrudur, ama Mısırlıları sevdim. Neden ? Onu da
bilmiyorum. Belki de o medeniyetin göz kamaştırıcılığını gördükten sonra
şimdiki durum kalbimi incittiği için, belki de sadece Türk olduğumu duyunca
bana kolye hediye eden fakir giyimli satıcı çocuktan dolayı….Ama başka şeyler
de var. Kahire dahil, hiçbir yerde erkeklerin tek veya erkek erkeğe
dolaşmamalarını çok sevdim. Herkes, eşini, sevgilisini yanına almış, elinden
tutmuş, konuşa konuşa geziyordu. Bu genel
bir durum Mısır’da. Küçük kasabada da böyle, büyük kentte de… Erkek-kadın
beraberce kafelerde oturup nargile içiyorlardı. Bayıldım. Bizim halkın çok daha
tutucu olduğu kesin. Büyük kentler dışında bir tek böyle manzara göremezsiniz. Hatta
büyük kentlerin bazı semtlerinde bile… Bir erkek toplumudur Türk toplumu. Kimse
gizlemeğe çalışmasın. 90 yıllık laikliğin bizi getirebildiği yer budur, laik
olmayan Mısır’ın sadece geleneğe dayanan davranışı da bu… Firavun heykellerinde
yanlarında mutlaka eşlerinin bulunmasının, hatta milattan 2000 yıl önce kadın
hükümdarları olabilmesinin bir anlamı var, hiçbir şey durduğu yerde oluşmuyor.
Müslüman, evet, ama bir de çok uzun bir putperest geçmişi var ve bu geçmiş,
ülkeyi naip ve hükümdar olarak yöneten kadınlarla dolu. Adını koymasak da, içe
işlemiş bir kadın-erkek (eşitliği demesek bile) yan yanalığı var ki , maalesef,
bizde o bile yok. Aferin Mısırlılara, onları seviyorum…İnşallah 5500 yıllık
tarihlerine yakışır bir toplumsal gelişmeye kavuşurlar…
Yıl
2003 Kasım ayı. Mısır’a yazın gitmek pek akıllıca olmuyor. Kasım’da bile 30
derece civarındaydı. İstanbul’dan uçağa bindik ve Luxor’da inerek (eski adı
Thebai) 11 gün sürecek gezimize başladık. Havaalanından Nil nehri üzerinde
bekleyen gemimize transfer olduk. O gemi bizim bir haftalık otelimiz ve ulaşım
aracımız olacaktı. Nil nehri bir efsane… Efsane dendiği kadar var. Geniş ve
derin bir nehir. Rengi yeşil. Nil yeşili. Çevresi tamamen hurma ağaçları ve
ekili tarlalarla kaplı, 500-1000 m. derinliğinde. Ondan sonra çöl başlıyor. Çölü
uzaktan görüyorsunuz ama nehir kıyısı yemyeşil. Başka türlü nasıl burada o
müthiş medeniyet vücut bulabilirdi ?
Hareket
etmeden önce Luxor ve Karnak tapınaklarını gezdik. Bu gezi geceye kadar sürdü. Gece
ışıklar yakılınca tapınaklar bir başka görünüme bürünüyordu. Hiç unutamadım. Devasa
sütunlar, heykeller. Hayvan sureti verilmiş tanrı heykelleri. Firavun heykelleri.
Alacakaranlıktaki o gizem. Of yani...Bir
de British Museum ve Louvre’da, hatta Almanya ve İtalya’da gördüğüm, kaçırılmış, hırsızlanmış Mısır eserlerini
düşününce medeniyetin o akıl almaz boyutu daha da çarpıcı geliyor insana.O
kadar çalmışlar, gene de fazlası Mısır’da kalmış. İnanılmaz… Mimari ve resme
ilaveten matematik, geometri, astronomi
de cabası. Bütün Akdeniz, Yunan, Girit, Fenike, Küçük Asya medeniyetlerini
etkilemiş olduğuna hiç şaşmıyorsunuz. Öyle böyle değil, çok etkileyici uygarlık
eserleri gerçekten, colossal…
“Bu
insanların ataları mı yaratmış bütün bunları ?” diye sorduğunuzda ise, orada
bir duruyorsunuz, sanki mümkün değilmiş gibi geliyor. Ama öyle… Bunlar yapılmış,
yaşanmış, bu insanların ataları tarafından…Eğer efsanelerde söylendiği gibi
başka dünyalardan gelmedilerse !….
Gemimiz
daha sonra hareket ederek Krallar Vadisinde mola verdi. Vadiye girişte önünüze
çıkan dev iki firavun heykeli Firavun
Mezarlarının hem yolunu gösteriyor, hem de bekçiliğini yapıyordu, anlamı oydu.
Kraliçe Hathepsut tapınağı tamamen ortaya çıkarılmış büyük bir tapınak.
Geniş merdivenlerle çıkılıyor, ortasında Kraliçenin lahdi, lahdin altında mezar
odası bulunuyor. 2. Ramses ve ünlü Tutankamon da dahil olmak üzere 28 civarında
Firavunun bu vadide çölün içine kazılmış mezarları var. Biz ancak 6-7 tanesini gezebildik. Mezarların bir kısmı
hırsızlar, bir kısmı da sözde kazı yapan batılı arkeologlar tarafından
soyulmuş, yağmalanmış. Tutankamon’un mezarı şans eseri geç bulunduğu için kurtulanlardan.
Firavun mezarlarının hepsinin duvarları o dönemde yapılan işlerin, elde edilen
başarıların, başka asillerle ilişkilerin, eş ve çocukların ve tanrıların
resimleri ve olayları anlatan hiyerogliflerle dolu .
Daha
sonra yine eski Mısır’da kutsal sayılan Edfu kenti ve onun tapınaklarında
durduk. Edfu’nun yüksek duvarları ve bekçilik yapan hayvan heykelleri
çarpıcıydı. Çöl ortasında bu kadar gelişmiş eserlerle karşılaşmak insana
inanılması güç geliyor. Sonra karşı kıyıda ünlü Komombo kenti ve tapınakları. Komombo
tapınağının akşam güneşi tam karşıdan vurduğunda sütun ve duvarlarında yansıyan
altın rengi-kızıl ışıkları unutamadım. Çok gizemliydi. Komombo tapınağındaki hayvan şeklinde tanrı
heykelleri ve heykeli kaçırılmış olan som
gümüş firavun heykeli yuvası bu
medeniyetin geldiği beceri ve zenginlik düzeyini de açıklıyordu.
Eski
Mısır’da balık tutmaktan taşımacılığa ve firavun cenazelerini Krallar Vadisine
törenle taşımaya kadar pek çok işte kullanılan dört köşe yelkenli “Feluka”ların
turistik versiyonlarıyla sabah 6.30 da bir gezi yapmayı da ihmal etmedik. O saatte
yeni doğan güneşle Nil’in ve çevresindeki tepelerin görünümü insanın bir ömür
aklında kalacak kadar etkileyiciydi de, herhalde onu göstermek istediler. Her
taraf altın rengi gibiydi. Nehir ise koyu lacivert görünüyordu…. Kontrastın
şahaneliğini tasvir edemem. Bu da çölün yanıltıcı bir güzelliği herhalde….
Nehir
üzerindeki Philae adası ve üzerinde Ptolemeler döneminden kalma tapınaklar. Bunlar
Mısır’ın son dönemleri, daha yeni. Mısır’a Büyük İskender’in komutanlarından
Ptoleme ‘nin ve onun hanedanının hakim olduğu ve İskenderiye kentinin kurulduğu
dönemlere ait. M.Ö. 325 ve sonrası yani. Daha sonra malum, antik Mısır
imparator Augustus ( Octavianus ) tarafından Roma İmparatorluğuna katıldı. Son hükümdarı
da VII.Kleopatra (ünlü Kleopatra ) idi. (M.Ö. 30) .
Bu
arada sanırım biraz bugünkü Mısır’ı da görelim diye rehberlerimiz bizi fakir ve
maalesef çok pis, fakat çok sevimli bazı Nil kıyısı köylere de götürdüler. Kumdan
yollardan yürüyerek mahalli pazarlara ve
alışveriş yerlerine gitmekten de geri kalmadık tabii. İşte o bana hediye edilen
kolye hikayesi de çölün içindeki bu Allahın unuttuğu köylerden birinde oldu. O pejmürde,
bin lekeli entarili çocuğun nasıl bir bilgisi, ya da sadece hayali vardı ki,
“Türk’üm” deyince güzel kara gözleri parladı acaba ? Dünyanın birçok ülkesinde
tanıdığım Araplardan duyduğum ortak tanım ile “Sultan” mı canlandırdı gözünde
?....
Sıcaklık
yaz gibi olduğundan, geminin güvertesinde
diğer yabancı turistlerle birlikte güneşlenme imkanını da bulduk.
Geceleri yemeklerden sonra ise yine gemide Mısır müzikleri ve ”zenne” dansları
seyrettik. Daha önce erkeklerin dansöz kılığında oryantal yapması şeklinde bir
gösteriyi hiç seyretmemiştim. Yetişme tarzım dolayısıyla bu tip eğlencelere
uzağımdır. Sevmedim, fakat hayretler içinde seyrettim ve böyle gösterilerden
zevk alanların cinsel bakımdan pek de sağlıklı sayılamıyacağını düşündüm.
Gemide kaliteli hediyelik eşyaların satıldığı güzel bir mağaza vardı. Fiyatları
biraz pahalı, fakat kalite yüksekti.
Gemideki hemen hemen bütün kadınlar, pazarlık da yaparak, mağazayı neredeyse
talan ettik !..Ben de güzel gümüş Mısır tılsımları, kolye ve küpe, papirüs
resim ve keten şal ile keten çanta aldım.
Mısır’ın
kendine özgü son derece lezzetli yemekleri ve tatlıları var. Ancak gitmeden
önce bize yapılan tavsiyelere ben şahsen uydum ve hijyenik nedenlerle gemi
dışında, Kahire’de ise otel dışında su dahil hiçbir şey yemedim ve içmedim. Geminin ve
Kahire’deki otelin son derece zengin
mönüleri zaten pek gerek de
bırakmıyordu.
7
günlük gemi sefamız yine Philae ‘de bitti. Daha sonra uçakla epey güneydeki Assuan Baraj
gölüne geldik. Baraj gölü suları altında kalacağı için Unesco yardımıyla
yukarı bir kod’a taşınan Abu Simbel heykel ve tapınakları inanılmazdı. Firavun II.
Ramses’in ailesi için yaptırdığı tapınağın kapısında duran anne, baba ve
çocuk firavun heykelleri ve tapınağın içindeki sütunların yüksekliği ile
süslemelerin ihtişamını anlatmam mümkün
değil. Görmek gerek. Mısır'a hayat veren Assuan baraj gölünde kısa bir tekne turu ile baraj duvarının alışılmamış yüksekliğini uzaktan temaşa ettikten sonra yine uçakla Kahire’ye geldik ve çok güzel bir 5 yıldızlı otele yerleşerek 3 gün
sürecek Kahire gezimize başladık. Otelin ismini maalesef not etmemişim.
Kahire’de Piramitler, ünlü Kahire müzesi, El Ezher Üniversitesi ( sadece bahçesinden, Üniversite turizme kapalıydı ), Khan El-Halil kapalı çarşısı, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın
yaptırdığı Süleymaniye benzeri cami ,
Kahire’ye özgü küçük ev biçimleri verilmiş Kıpti mezarları gibi özgün yerleri
dolaştık. Khan El-Halil’i çok beğendik ve çok eğlendik. Hayatımda ilk kez nargile içmeğe
çalıştım ! Nargilenin marpucunu temizlemek için 3 adet kolonyalı mendil
tüketmeme etraftan hayretle bakışları
gülerek hatırlıyorum. Grupta bulunan çok hoşsohbet bir beyefendi ile eşinin
taklitler eşliğinde anlattıkları fıkraları dinlerken attığımız kahkahalar herkesin
sandalyelerini yaklaştırmasına ve bazı kişilerin Türkçe konuşarak sohbetimize
iştirak etmeğe çalışmasına neden oldu. Kahveye renk götürdük. El-Halil’den ufak
tefek hediyelik eşyalar da aldık. Dükkan
sahiplerinden, sıkı pazarlığımıza rağmen hep iyi muamele ve nezaket gördük.
Kahire’deki
ikinci günümüzde İskenderiye’ye gittik. Daha batılılaşmış bir
kent görmüş olduk, ama bana cazip
gelmedi. Kahire şahaneydi. Ortasından da Nil geçince ve köprüleriyle filan, daha da şahane oluyordu. Çok
yakınında Keops, Kefren ve Mikerinos Piramitleri ve ünlü Sfenks ile birkaç km. mesafede
ilk piramit olarak nitelendirilen 5500 yıllık basamaklı Sakkara piramiti vardı.
Sadece Keops piramitinin içine girdim. Rehberler turistleri belli bir yoldan
mezar odasına kadar götürüyorlardı. İçeride labirent şeklinde birçok karışık
yollar olduğu için kaybolma riskine
karşı turistleri serbest bırakmıyorlardı. Piramitin içindeki tüm resim ve
yazılar bir zamanlar tamamen altınla yapılmış imiş. Ama öyle bir soyulmuş ki,
değil altın, yazı bile yok şu anda. Sadece firavunun hayatını anlatan, altın yaldızları
çalınıp belli belirsiz kalmış resimler var. Krallar Vadisindeki mezarların
içleri çok daha iyiydi. Zaten oradan şans eseri zarar görmeden kurtarılan
Tutankamon’un mumyası, som altın
sandukası, som altın maskı ve mezardan çıkarılan inanılmaz derecede zarif ve
değerli günlük eşyalar, kolye, küpe, bilezik, asa, tılsımlar gibi kıymetli
taşlardan yapılmış mücevher ve süsler Kahire müzesinde sergileniyor. Daha birçok
kıymetli eser var Kahire Müzesinde. Tek tanrıcı Firavun Akhenaton’un garip yüzlü büstüne hayran oldum. Onca bin
yıl önce bu kadar mı gerçekçi heykel yapılır
? Uzun süre seyrettim. “Çala çala bitirememişler ama hala da bu kadar çok şey
kalmış, kültürün zenginliğine bak “ diye düşündüm. Tabii bu arada aklımdan
geçmedi de değil,” Bu Mısır 400 yıl
Osmanlı egemenliğinde kaldı, hal böyleyken Türkiye’de Bizans zamanında İstanbul’a getirilmiş bir obelisk dışında tek
bir Mısır eseri yok. Acaba asaletimizden veya enayiliğimizden mi, yoksa cehaletimizden mi, veya sadece dini bağnazlığımızdan mı ?” Bizde olup
da yabancı elçilere hediye olarak verdiklerimizi de düşününce, en fazla
“cehalet ve ona bağlı dini bağnazlık” diye nitelendirebiliyorum…
Bizi
Kahire yakınlarında papirüs yapılan bir imalathaneye de götürdüler. Turistik amaçlarla hala
yapıyorlarmış. Çok pahalıydı, ama kıydım ve nefis bir firavun
kayığı resmi aldım. Şu anda evimin bir duvarını süslüyor…. Tabii bu
arada hayatımın en değerli anıları arasında yerini alan iki albüm fotoğrafı da
ihmal etmemek gerek…
Sonra
Kahire’den uçakla yine İstanbul’a dönüş …
Mutlaka
gidin, “Once in a lifetime”…Second
time’ı isteyeceksiniz.
Asuman
Yücel, İstanbul 2011.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder