11 Ekim 2015 Pazar

GEZİLERİM-1, MISIR 2003







2003 MISIR-NİL GEZİSİ :
           
8 yıl önce yaptığım geziyi neden şimdi yazıyorum acaba ? Bilmem. Belki de unutamadığım için. Gerçekten Mısır müthişti. Tekrar gitmeyi ciddi olarak düşünüyorum. Biraz ortalık yatışsın da…Ayrıca, dedemi Filistinde  şehit  ettikleri için Arapları sevmediğim doğrudur, ama Mısırlıları sevdim. Neden ? Onu da bilmiyorum. Belki de o medeniyetin göz kamaştırıcılığını gördükten sonra şimdiki durum kalbimi incittiği için, belki de sadece Türk olduğumu duyunca bana kolye hediye eden fakir giyimli satıcı çocuktan dolayı….Ama başka şeyler de var. Kahire dahil, hiçbir yerde erkeklerin tek veya erkek erkeğe dolaşmamalarını çok sevdim. Herkes, eşini, sevgilisini yanına almış, elinden tutmuş, konuşa konuşa  geziyordu. Bu genel bir durum Mısır’da. Küçük kasabada da böyle, büyük kentte de… Erkek-kadın beraberce kafelerde oturup nargile içiyorlardı. Bayıldım. Bizim halkın çok daha tutucu olduğu kesin. Büyük kentler dışında bir tek böyle manzara göremezsiniz. Hatta büyük kentlerin bazı semtlerinde bile… Bir erkek toplumudur Türk toplumu. Kimse gizlemeğe çalışmasın. 90 yıllık laikliğin bizi getirebildiği yer budur, laik olmayan Mısır’ın sadece geleneğe dayanan davranışı da bu… Firavun heykellerinde yanlarında mutlaka eşlerinin bulunmasının, hatta milattan 2000 yıl önce kadın hükümdarları olabilmesinin bir anlamı var, hiçbir şey durduğu yerde oluşmuyor. Müslüman, evet, ama bir de çok uzun bir putperest geçmişi var ve bu geçmiş, ülkeyi naip ve hükümdar olarak yöneten kadınlarla dolu. Adını koymasak da, içe işlemiş bir kadın-erkek (eşitliği demesek bile) yan yanalığı var ki , maalesef, bizde o bile yok. Aferin Mısırlılara, onları seviyorum…İnşallah 5500 yıllık tarihlerine yakışır bir toplumsal gelişmeye kavuşurlar…

Yıl 2003 Kasım ayı. Mısır’a yazın gitmek pek akıllıca olmuyor. Kasım’da bile 30 derece civarındaydı. İstanbul’dan uçağa bindik ve Luxor’da inerek (eski adı Thebai) 11 gün sürecek gezimize başladık. Havaalanından Nil nehri üzerinde bekleyen gemimize transfer olduk. O gemi bizim bir haftalık otelimiz ve ulaşım aracımız olacaktı. Nil nehri bir efsane… Efsane dendiği kadar var. Geniş ve derin bir nehir. Rengi yeşil. Nil yeşili. Çevresi tamamen hurma ağaçları ve ekili tarlalarla kaplı, 500-1000 m. derinliğinde. Ondan sonra çöl başlıyor. Çölü uzaktan görüyorsunuz ama nehir kıyısı yemyeşil. Başka türlü nasıl burada o müthiş medeniyet vücut  bulabilirdi ?  
Hareket etmeden önce Luxor ve Karnak tapınaklarını gezdik. Bu gezi geceye kadar sürdü. Gece ışıklar yakılınca tapınaklar bir başka görünüme bürünüyordu. Hiç unutamadım. Devasa sütunlar, heykeller. Hayvan sureti verilmiş tanrı heykelleri. Firavun heykelleri. Alacakaranlıktaki o gizem.  Of yani...Bir de British Museum ve Louvre’da, hatta Almanya ve İtalya’da  gördüğüm, kaçırılmış, hırsızlanmış Mısır eserlerini düşününce medeniyetin o akıl almaz boyutu daha da çarpıcı geliyor insana.O kadar çalmışlar, gene de fazlası Mısır’da kalmış. İnanılmaz… Mimari ve resme ilaveten  matematik, geometri, astronomi de cabası. Bütün Akdeniz, Yunan, Girit, Fenike, Küçük Asya medeniyetlerini etkilemiş olduğuna hiç şaşmıyorsunuz. Öyle böyle değil, çok etkileyici uygarlık eserleri gerçekten, colossal…
“Bu insanların ataları mı yaratmış bütün bunları ?” diye sorduğunuzda ise, orada bir duruyorsunuz, sanki mümkün değilmiş gibi geliyor. Ama öyle… Bunlar yapılmış, yaşanmış, bu insanların ataları tarafından…Eğer efsanelerde söylendiği gibi başka dünyalardan gelmedilerse !….
Gemimiz daha sonra hareket ederek Krallar Vadisinde mola verdi. Vadiye girişte önünüze çıkan dev iki firavun heykeli  Firavun Mezarlarının hem yolunu gösteriyor, hem de bekçiliğini yapıyordu, anlamı oydu. Kraliçe Hathepsut  tapınağı  tamamen ortaya çıkarılmış büyük bir tapınak. Geniş merdivenlerle çıkılıyor, ortasında Kraliçenin lahdi, lahdin altında mezar odası bulunuyor. 2. Ramses ve ünlü Tutankamon da dahil olmak üzere 28 civarında Firavunun bu vadide çölün içine kazılmış mezarları var. Biz ancak 6-7 tanesini gezebildik. Mezarların bir kısmı hırsızlar, bir kısmı da sözde kazı yapan batılı arkeologlar tarafından soyulmuş, yağmalanmış. Tutankamon’un mezarı  şans eseri geç bulunduğu için kurtulanlardan. Firavun mezarlarının hepsinin duvarları o dönemde yapılan işlerin, elde edilen başarıların, başka asillerle ilişkilerin, eş ve çocukların ve tanrıların resimleri ve olayları anlatan hiyerogliflerle dolu .
Daha sonra yine eski Mısır’da kutsal sayılan Edfu kenti ve onun tapınaklarında durduk. Edfu’nun yüksek duvarları ve bekçilik yapan hayvan heykelleri çarpıcıydı. Çöl ortasında bu kadar gelişmiş eserlerle karşılaşmak insana inanılması güç geliyor. Sonra karşı kıyıda ünlü Komombo kenti ve tapınakları. Komombo tapınağının akşam güneşi tam karşıdan vurduğunda sütun ve duvarlarında yansıyan altın rengi-kızıl ışıkları unutamadım. Çok gizemliydi.  Komombo tapınağındaki hayvan şeklinde tanrı heykelleri ve heykeli  kaçırılmış olan som gümüş firavun heykeli yuvası  bu medeniyetin geldiği beceri ve zenginlik düzeyini de açıklıyordu.
Eski Mısır’da balık tutmaktan taşımacılığa ve firavun cenazelerini Krallar Vadisine törenle taşımaya kadar pek çok işte kullanılan dört köşe yelkenli “Feluka”ların turistik versiyonlarıyla sabah 6.30 da bir gezi yapmayı da ihmal etmedik. O saatte yeni doğan güneşle Nil’in ve çevresindeki tepelerin görünümü insanın bir ömür aklında kalacak kadar etkileyiciydi de, herhalde onu göstermek istediler. Her taraf altın rengi gibiydi. Nehir ise koyu lacivert görünüyordu…. Kontrastın şahaneliğini tasvir edemem. Bu da çölün yanıltıcı bir güzelliği herhalde….
Nehir üzerindeki Philae adası ve üzerinde Ptolemeler döneminden kalma tapınaklar. Bunlar Mısır’ın son dönemleri, daha yeni. Mısır’a Büyük İskender’in komutanlarından Ptoleme ‘nin ve onun hanedanının hakim olduğu ve İskenderiye kentinin kurulduğu dönemlere ait. M.Ö. 325 ve sonrası yani. Daha sonra malum, antik Mısır imparator Augustus  ( Octavianus )  tarafından Roma İmparatorluğuna katıldı. Son hükümdarı da  VII.Kleopatra (ünlü Kleopatra )  idi. (M.Ö. 30) .
Bu arada sanırım biraz bugünkü Mısır’ı da görelim diye rehberlerimiz bizi fakir ve maalesef çok pis, fakat çok sevimli bazı Nil kıyısı köylere de götürdüler. Kumdan yollardan yürüyerek  mahalli pazarlara ve alışveriş yerlerine gitmekten de geri kalmadık tabii. İşte o bana hediye edilen kolye hikayesi de çölün içindeki bu Allahın unuttuğu köylerden birinde oldu. O pejmürde, bin lekeli entarili çocuğun nasıl bir bilgisi, ya da sadece hayali vardı ki, “Türk’üm” deyince güzel kara gözleri parladı acaba ? Dünyanın birçok ülkesinde tanıdığım Araplardan duyduğum ortak tanım ile “Sultan” mı canlandırdı gözünde ?....   
Sıcaklık yaz gibi olduğundan, geminin güvertesinde  diğer yabancı turistlerle birlikte güneşlenme imkanını da bulduk. Geceleri yemeklerden sonra ise yine gemide Mısır müzikleri ve ”zenne” dansları seyrettik. Daha önce erkeklerin dansöz kılığında oryantal yapması şeklinde bir gösteriyi hiç seyretmemiştim. Yetişme tarzım dolayısıyla bu tip eğlencelere uzağımdır. Sevmedim, fakat hayretler içinde seyrettim ve böyle gösterilerden zevk alanların cinsel bakımdan pek de sağlıklı sayılamıyacağını düşündüm. Gemide kaliteli hediyelik eşyaların satıldığı güzel bir mağaza vardı. Fiyatları biraz pahalı, fakat  kalite yüksekti. Gemideki hemen hemen bütün kadınlar, pazarlık da yaparak, mağazayı neredeyse talan ettik !..Ben de güzel gümüş Mısır tılsımları, kolye ve küpe, papirüs resim ve keten şal ile keten çanta aldım.
Mısır’ın kendine özgü son derece lezzetli yemekleri ve tatlıları var. Ancak gitmeden önce bize yapılan tavsiyelere ben şahsen uydum ve hijyenik nedenlerle gemi dışında, Kahire’de ise otel dışında su dahil hiçbir şey yemedim ve içmedim. Geminin ve Kahire’deki  otelin son derece zengin mönüleri  zaten pek gerek de bırakmıyordu.  
7 günlük gemi sefamız yine Philae ‘de bitti. Daha sonra uçakla epey güneydeki  Assuan Baraj  gölüne geldik. Baraj gölü suları altında kalacağı için Unesco yardımıyla yukarı bir kod’a taşınan Abu Simbel heykel ve tapınakları inanılmazdı.  Firavun II.  Ramses’in ailesi için yaptırdığı tapınağın kapısında duran anne, baba ve çocuk firavun heykelleri ve tapınağın içindeki sütunların yüksekliği ile süslemelerin  ihtişamını anlatmam mümkün değil. Görmek gerek. Mısır'a hayat veren Assuan baraj gölünde kısa bir tekne turu ile baraj duvarının alışılmamış yüksekliğini uzaktan temaşa ettikten sonra  yine uçakla Kahire’ye geldik ve çok güzel bir 5 yıldızlı otele yerleşerek 3 gün sürecek Kahire gezimize başladık. Otelin ismini maalesef  not  etmemişim. Kahire’de Piramitler, ünlü Kahire müzesi, El Ezher Üniversitesi ( sadece bahçesinden, Üniversite turizme kapalıydı ), Khan El-Halil  kapalı çarşısı, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın yaptırdığı  Süleymaniye benzeri cami , Kahire’ye özgü küçük ev biçimleri verilmiş Kıpti mezarları gibi özgün yerleri dolaştık. Khan El-Halil’i çok beğendik ve  çok eğlendik. Hayatımda ilk kez nargile içmeğe çalıştım ! Nargilenin marpucunu temizlemek için 3 adet kolonyalı mendil tüketmeme etraftan hayretle  bakışları gülerek hatırlıyorum. Grupta bulunan çok hoşsohbet bir beyefendi ile eşinin taklitler eşliğinde anlattıkları fıkraları dinlerken attığımız kahkahalar herkesin sandalyelerini yaklaştırmasına ve bazı kişilerin Türkçe konuşarak sohbetimize iştirak etmeğe çalışmasına neden oldu. Kahveye renk götürdük. El-Halil’den ufak tefek hediyelik eşyalar da  aldık. Dükkan sahiplerinden, sıkı pazarlığımıza rağmen  hep iyi muamele ve nezaket  gördük.
Kahire’deki  ikinci günümüzde  İskenderiye’ye gittik. Daha batılılaşmış bir kent görmüş olduk, ama bana cazip gelmedi. Kahire şahaneydi. Ortasından da Nil geçince ve  köprüleriyle filan, daha da şahane oluyordu. Çok yakınında Keops, Kefren ve Mikerinos Piramitleri ve ünlü Sfenks ile birkaç km. mesafede ilk piramit olarak nitelendirilen 5500 yıllık basamaklı Sakkara piramiti vardı. Sadece Keops piramitinin içine girdim. Rehberler turistleri belli bir yoldan mezar odasına kadar götürüyorlardı. İçeride labirent şeklinde birçok karışık yollar olduğu için kaybolma  riskine karşı turistleri serbest bırakmıyorlardı. Piramitin içindeki tüm resim ve yazılar bir zamanlar tamamen altınla yapılmış imiş. Ama öyle bir soyulmuş ki, değil altın, yazı bile yok şu anda. Sadece  firavunun hayatını anlatan, altın yaldızları çalınıp belli belirsiz kalmış resimler var. Krallar Vadisindeki mezarların içleri çok daha iyiydi. Zaten oradan şans eseri zarar görmeden kurtarılan Tutankamon’un  mumyası, som altın sandukası, som altın maskı ve mezardan çıkarılan inanılmaz derecede zarif ve değerli günlük eşyalar, kolye, küpe, bilezik, asa, tılsımlar gibi kıymetli taşlardan yapılmış mücevher ve süsler Kahire müzesinde sergileniyor. Daha birçok kıymetli eser var Kahire Müzesinde. Tek tanrıcı Firavun Akhenaton’un  garip yüzlü büstüne hayran oldum. Onca bin yıl önce bu kadar  mı gerçekçi heykel yapılır ? Uzun süre seyrettim. “Çala çala bitirememişler ama hala da bu kadar çok şey kalmış, kültürün zenginliğine bak “ diye düşündüm. Tabii bu arada aklımdan geçmedi  de değil,” Bu Mısır 400 yıl Osmanlı egemenliğinde  kaldı, hal  böyleyken Türkiye’de  Bizans  zamanında  İstanbul’a getirilmiş bir obelisk dışında tek bir Mısır eseri yok. Acaba asaletimizden veya enayiliğimizden  mi, yoksa cehaletimizden mi, veya  sadece dini bağnazlığımızdan mı ?” Bizde olup da yabancı elçilere hediye olarak verdiklerimizi de düşününce, en fazla “cehalet ve ona bağlı dini bağnazlık” diye nitelendirebiliyorum…
Bizi Kahire yakınlarında papirüs yapılan bir imalathaneye  de götürdüler. Turistik amaçlarla hala yapıyorlarmış. Çok pahalıydı, ama kıydım ve nefis bir  firavun  kayığı resmi aldım. Şu anda evimin bir duvarını süslüyor…. Tabii bu arada hayatımın en değerli anıları arasında yerini alan iki albüm fotoğrafı da ihmal etmemek gerek…
Sonra Kahire’den uçakla yine İstanbul’a dönüş …
Mutlaka gidin, “Once in a lifetime”…Second  time’ı  isteyeceksiniz.

Asuman Yücel, İstanbul 2011.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder