ROMA
GEZİSİ, 21-28 KASIM 2014 :
İtalya’ya
bu altıncı, Roma’ya dördüncü gidişim. Ancak, ilk ikisi görevle olduğundan,
üçüncüsü ise Floransa dönüşü bir günlük olduğundan, bir türlü bu güzel iklimli,
güzel yüzlü, güzel insanlı, güzel tarihli kenti dilediğimce dolaşamamıştım. Bu
kez kendime bir haftalık izin verdim ve meraklarım
çerçevesinde bir program yaptım. İnsanların merakları farklı farklı olup bir
türlü ortak bir noktada buluşulamadığını ve bu yüzden mutlaka küçük veya büyük
anlaşmazlıklar çıktığını gayet iyi bildiğimden entelektüel dozu yüksek gezilere
mutlaka yalnız çıkıyorum. Pek güvenli bir yol sayılmaz benim yaşımda, ancak ben
hala “interrail” davranışları içindeyim, konfora düşkünlüğüm dışında ! geçen
yıl uzun ve trenlerle oradan oraya Fransa gezisinden çok yorgun dönünce dış gezilerime biraz daha fazla ara vermeğe ve yalnız
gitmemeğe karar vermiştim, ancak birinci kararımı yerine getirip tam bir yıl
ara verince ikinci kararımı uygulamayı unuttum ! Her zamanki gibi otel
rezervasyonumu internette güvendiğim kurum olan Booking.com’dan yapıp yine yanılmayınca
seyahatim daha sevimli hale geldi. Pegasus’tan 2 ay önce bilet alınca işin
ekonomisi de arttı tabii ! Hava raporlarından Roma’nın İstanbul’dan daha sıcak
ve güneşli olduğunu öğrenmiştim. Buna ayrıca çok sevindim. Gerçekten de masmavi
bir gökyüzüyle ve İstanbul ile Antalya arası nefis bir Akdeniz havasıyla
karşılaştım ve bu hava son güne kadar devam etti. Kaban bile fazla geldi. Son
gün hava kapandı ve yağmur başladı. Böylece Roma’nın pastırma yazını da
bitirmiş oldum !
Gezilerime
otelime çok yakın olan, Tiber nehri kıyısındaki San Pietro ( Vatikan ) ve
Castel di Sant’ Angelo’dan başlamayı düşünmüştüm, başladım, fakat bitiremedim.
Kalenin konumu çok güzel olduğundan Roma’yı epey seyrettim, fotoğraflar çektim
ve oyalandım. Bu kale sonradan kale olmuş. İmparator Hadrianus kendisine mozole
olarak yaptırmış. (bütün Roma mozoleleri yuvarlak, alçak silindirik) Ortaçağda
etrafına 5 kule ve duvarlar yaparak kaleye çevirmişler. Nehrin hemen kıyısında,
köprüyle öbür kıyıya bağlanıyor, düzlükte, yani o kadar uygunsuz bir yerde ki,
“yahu bu kale neyi koruyordu ?” diye düşündüm, olsa olsa o zamanlar İtalya’nın
tek hakim gücü olan papayı koruduğuna karar verdim, zira San Pietro hemen
yanında. Kaleden ayrılınca San Pietro Bazilikasına gittim, malum, orası ayrı
devlet. Vatikan’a girmiş oldum ! Kiliseye giriş serbest, elektronik kontroldan
sonra. Ama Vatikan Müzesinin ücreti epey yüksek. Kilise Rönesans üslubunda, çok
büyük, fakat özellikle mihrap kısmı o kadar aşırı süslü ve zengin ki,
beğenmedim, kitsch buldum. Yalnız duvarlardaki Giotto, Bellini, Veronese,
Verocchio gibi ünlü Rönesans ressamlarına ait dev dini tablolar sanat olarak
etkileyiciydi. Bir de her yerden görünen ünlü kubbesi şıktı. Kilise çıkışı San
Marco meydanında bir süre dinlendikten sonra müzeye gittim. Fakat o kadar çok
yürünüyordu ki, daha gitmeden yoruldum. Ayrı yerden, Vatikan’ın yüksek ortaçağ
duvarlarının dibinde bir yerdendi giriş. Binalar da ortaçağdı, fakat sonradan
çok restorasyon görmüş ve tüm teknoloji olanakları da kullanılmış. Bahçesi de
güzeldi. Martılar vardı, iyi mi ? deniz yakın ya… Çeşitli gül ağaçları ve
tropik bitkiler, geniş çimenlerin üzerinde sessiz ve asude, uzanıp gidiyordu.
İşte burası asıl olması gereken uhrevi yerdi.
Bahçede epey oyalandıktan sonra hem yorulduğum, hem de müzenin
kapanışına az zaman kaldığı için ertesi gün gelmek üzere geri döndüm. İkinci
gün sabahtan gittim Vatikan müzesine. Aman ne müze…dünyayı toplamış papalar.
Bütün eserlerin yanında nereden temin edildiği, çıktığı, ya da satın alındığı
yazıyor. Birçok papa kendi ceplerinden sanat eserleri alıp müzeye bağışlamış.
Bizde yöneticilerin böyle gelişmiş zevkleri olmadığı gibi, para vermeden
aldıklarını da kendi ceplerine atıyorlar!... Antik Romalıları pagan oldukları
için sevmeyen ve tapınaklarını, heykellerini, eserlerini örten tutucu ortaçağ
döneminden sonra gelen Rönesans ve devamı papalar geçmişe o kadar saygı
göstermişler ki, müzede pagan döneme ait binlerce paha biçilmez eser var.
İmparator ve tanrı heykelleri, filozoflar salonu, v.s. Rönesans dönemi ise
başlı başına bir alem. Rafaello salonu var, özel korunuyor. Leonardo’nun tek
bir resmi var, o da özel korunuyor. Ayrıca tüm ünlü Rönesans ressamları ve
Tiziano da Pinakotek denilen resim galerisi bölümünde. Etrüsk salonları da son derece ilginçti.
Malum, Etrüskler İtalya’nın bilinen ilk yerlileri. Kafkaslardan ve Anadolu
üzerinden İtalya’ya ulaştıklarına inanılıyor. İlk yurtları batı Rusya olabilir.
Dilleri Hint-Avrupa değil. Demir ve bronz savaş ve ev aletlerine, çeşitli
kaplara ilaveten altın takılar ve küçük heykeller bile vardı. Etrüsk mezarları
olan katakomblardan çıkarılmışlar. Tabii Vatikan Müzesine gidip de bütün
turistlerin hücum ettiği Sistine Chapel’i görmemek söz konusu değildi. Oraya
varıncaya kadar ayaklarıma kara sular inmiş olsa bile ! En son gezdiriyorlar.
Maalesef resim çekmek yasak. Ben de olsam yasaklardım. Bir daha asla bir Michelangelo
olmayacak ve bir tavan hiçbir zaman bu kadar etkileyici resimlerle süslenmeyecek.
Sanat kitaplarında gördüğümüz tüm örneklerinin gerçeğini o tavanda görmek insanı
ürpertiyor. 500 yıl önce, dile kolay. Bizde Süleymaniye yapılırken burada da
Michelangelo bu tavan fresklerini yapıyordu. Biz bu zaman sürelerine alışığız
da, Amerikalı turistler uzun süre kendilerine gelemediler !
Müzenin
kafetaryasında bir şeyler atıştırıp dinlendikten sonra yine o upuzun yolu
yürüyüp otele döndüm. Biraz uzandıktan sonra alışveriş bölgelerine gittim. Via
del Corso, Via Condotti, Via Carbonari
ve çevresi Roma’nın şık alışveriş bölgeleri. Bütün İtalyan modaevlerinin
buralarda şubeleri var. Paris ve Milano’daki gibi, çok süslü, kristal avizeli,
halılı, markizli yerler. Beni aşacaklarını (!) bildiğim için hiç girmedim.
Biraz daha orta sınıf mağazaları dolaştım. Valla, ya ben fazlasıyla doymuşum,
ya da bu İtalyanlar artık ortaya pek bir yenilik koyamıyorlar, giyim eşyalarını
gözüm tutmadı. Pabuçlar da bizdeki gibi ya fazla frapan ve yüksek, ya da çok
spor bot şeklinde. En iyisi gene çantalardı. İtalya’ya her gidişimde çanta
alırım. Bu sefer de bir çanta aldım. Birkaç da süs eşyası, o kadar. İstanbul artık
tam bir Avrupa moda merkezi, başka yere gerek yok.
Üçüncü gün
daha önce gidip çok kısa kalabildiğim antik Roma kazı alanlarını dolaştım. Via
Appia’dan başlayarak, Etrüsklerden kalma katakomblar, Roman Forum, Colosseum,
zafer takları, Palatino, yani imparatorlar sarayı, Neron’un evi Domus Aurea,
tapınaklar, konutlar, Roma hamamları, Circus Maximus, yani araba yarışları
arenası, Sezar’ın merdivenlerinde öldürüldüğü
eski senatonun kalıntıları, ( çünkü yeğeni imparator Octavius Augustus Caesar
kötü anıları olduğu için o senato binasını terkederek, senatoyu Capitoline Hill denilen en yüksek tepede
bulunan Jüpiter tapınağının yanına taşımış ), Augustus’un mozolesi ( çok
bakımsız ve kapalı idi, ayıp), Pantheon (Augustus’un arkadaşı ve valisi konsül
Agrippa tarafından M.Ö. 25 de tüm Roma tanrılarının tapınağı olarak
yaptırılmış, Domitian ve Hadrianus dönemlerinde, M.S. 80 ve 110 yıllarında
restore edilmiş, imparatorların bazıları buraya gömülmüş. Ortaçağda, içinde
çepeçevre tanrı heykelleri bulunan silindirik binadan heykeller kaldırılarak kiliseye
çevrilmiş ), Julius Caesar, Traiano, Augustus, Nerva forumları gibi şimdiki
Roma’nın merkez kısmının hemen hemen tamamını kaplayan, o zaman için çok büyük
bir alan. Roma gerçekten büyük bir şehirmiş. Daha da kazılmakta olan ve kazılmamış
yüzlerce alan var. Ancak, kazı ve antik kent deyince eski Roma’ya her zaman
saygı gösterilmiş sanmayalım. Hristiyanlığın ilk zamanlarında ve ortaçağda dini
bağnazlık o derecelerdeymiş ki, özellikle tapınakları yıkıp taşlarını
kiliselerde kullanmışlar, tapınak ve sarayların içine ve üstüne kiliseler ve
başka binalar yapmışlar, pagan diye nefret ettikleri eski Roma’yı adeta silmeğe
ve yeni bir Roma kurmağa çalıştıkları bir dönem geçmiş ne yazık ki, ama Roma ne
kadar köklü ve büyük bir kentse artık, bütün gayretlere rağmen bir ölçüde
ayakta kalmayı başarmış. Bugün bile her Roma kalıntısının dibinde veya üstünde
bir kilise görüyorsunuz. Bu tahribat ne zamana kadar ? Rönesans’a. Borgia’lar
ve Medici’ler gibi asil aileler aslında kendi saray, kilise ve malikanelerini
süslemek üzere sanatçıları yanlarında çalıştırmağa ve teşvik etmeğe başlayınca
İtalya’dan başlayan bu akım bütün sanat dallarını içine alan ve Avrupa’ya yayılan
bir ivme kazanmış. Matbaanın icadıyla okuma da yaygınlaşınca, antikitenin,
antik hukuk ve felsefenin, bilim ve teknolojinin değeri birden artıvermiş. Ancak
bundan sonra, asiller ve papalar Roma’nın antik mirasına ve tarihine sahip
çıkma bilincine erişebilmiş. Eski Roma’nın yeniden tarih sahnesine çıkışı ancak
16. Yüzyılda olmuş. Arada tam 1100 yıl var ! 1100 yıl eski Roma hırpalanmış, yağmalanmış ve dünya
kültürüne hediye ettikleri yadsınmış.
Augustus’un
senatosunun ve Zeus’un karşılığı olan en büyük tanrı Jüpiter’in tapınağının yer
aldığı ünlü Campidoglio, yani Capitoline
Hill’de , onların üstüne Rönesans döneminde Michelangelo tarafından yapılan 2
saray, bir kilise ve bir meydan, sonradan Roma’nın en büyük tarih müzesi olmuş.
Michelangelo paganlardan nefret ettiği
için eski binaları en alt katlarına kadar yıkıp üstüne kendi mimari
düzenlemesini yapmış. Bu yapım sırasında Roma’nın gelmiş geçmiş en entelektüel,
filozof İmparatoru, eserler yazmış Marcus
Aurelius’un at üstünde dev bir heykeli tamam şekilde bulununca hiç memnun
kalmamış, fakat papanın isteği üzerine heykeli gösterişsiz bir kaide üzerinde
meydanın bir köşesine yerleştirmiş. Heykel bronz ve hala üstündeki altın
yaldızlar kısmen duruyor. Daha sonraları birkaç kez yer değiştirmiş, en sonunda
tekrar Campidoglio’ya getirilip yüksek bir kaide üstüne, meydanın ortasına
yerleştirilmiş, fakat dış iklim şartlarından fazlasıyla etkilenmeğe başladığı
anlaşılınca müze içindeki özel bir departmana taşınmış, meydanın ortasına
da bilgisayar yardımıyla aynısı yapılan bronz bir kopyası konulmuş.
Dördüncü gün bu müzeye gittim, iki bina halinde muazzam zengin bir müze idi.
İtalya, Mısır, Yunan, Ortadoğu, kuzey barbarları ve Britanya gibi Roma
imparatorluğunun hakim olduğu, kendi kültürünü taşıdığı veya paylaştığı tüm
toprakların eserlerinden örnekler görmek mümkündü. İşin en acıklı kısmı da, alt
katta nereye ayağınızı atsanız sonradan ortaya çıkarılan antik duvarlar, sütunlar,
merdivenlerle karşılaşıyor olmanız. Michelangelo bile bunu yaparsa düşünün artık
! Hadi o 1500 lü yıllardaydı, bin yıllık
pagan yapısı Colosseum’un içine, giriş kapısına 2000 yılında iki insan boyunda
haç dikilmesine ne diyorsunuz peki ? Gülünç ötesi !...Şu din meselesi
insanlığın kanayan yarası ki hem de nasıl ! Bağnazlığın Hristiyanı, Müslümanı
da yok yani….Hepsi birbirinden beter !
Beşinci
gün meydanları ve parkları dolaştım. Villa Borghese, Piazza del Popolo, Piazza
Venezia, İspanyol Merdivenleri, Piazza della Republica, Opera House, v.s. Ne
yazık ki, opera için geç kalmıştım, ilk
günümde gitseymişim, belki de bir performansa kenar köşe bir bilet
bulabilirdim, fakat artık hiç yer yoktu. Dünyanın birçok kentinde çok değerli
opera, bale ve konserler izledim, Roma’da da eski gidişlerimden birinde davet
edilmiş ve gitmiştim. Bu sefer kısmet olmadı.
Altıncı
gün ise, antik Diocletian hamamının Roma kent müzesine çevrildiği etkileyici
görüntü beni cezbetti, oraya gittim. Müze çok hoşuma gitti. İlginç bir
etnografya müzesi idi. Roma’nın ilk sakinlerinden başlayarak elde olan eserler
veya dökümanlarla canlandırmalar yaparak diğer müzelerde görmediğim bir
canlılık getirmişlerdi. Ancak ses, bütün AB dillerinde takdim yaptığı için çok
uzun sürüyordu. Olsun, asıl Roma’dan kalan bir binada müze gezmek güzeldi.
Kendinizi sadece seyirci gibi değil, o dünyanın içindeymiş gibi hissetmenin
keyfi başka. Çıkışta kendime bir lüks izni verip şık bir lokantada şarap
eşliğinde güzel bir Viyana escalop’u ve salatadan oluşan erken akşam yemeğimi
yedim. İtalyan mutfağı fazlasıyla hamura dayalı. Lezzetli ama ben et ve sebzeyi
daha çok seviyorum. Gece, bir “Rome by night” turu yaptım, iki katlı otobüsün
açık üst katında. Bir de kulübe götürdüler, birer Campari ikram ettiler, canlı
müzik eşliğinde. Gündüz gezdiğim bütün yerlerin gece ışıl ışıl aydınlatılmış
hallerini görmek çok güzeldi. Bu veda gezisini çok sevdim. Ertesi gün Roma’ya
ve İtalya’ya her zaman olduğu gibi istemeyerek veda ettim.
Bitirirken,
İtalya ve Roma’nın tarihleri üzerine çok kısa birşeyler yazayım. İtalya’nın
bilinen ilk yerlileri Etrüskler ama Roma’yı kuranlar tanıdık. M.Ö. 1200
yıllarında yapılan Truva savaşından sonra yakılıp yıkılan, katliama uğrayan
Truva’dan kral hanedanına mensup tek bir prens ve ailesi kurtulabilmiş, Aeneas.
Yenilgiden çok kısa bir süre önce bir gemiye bindirilip gizlice Truva’yı
terketmesi sağlanan Aeneas ve beraberindekiler 7 yıl sonra İtalya’ya geliyor.
Karaya çıktığı yer Roma’nın deniz kıyısı. Orada küçük bir şehir devleti kurmayı
başaran Aeneas ve onun soyundan gelen krallar Roma medeniyetinin kurucuları
sayılıyorlar. Aynı dönemde İtalya’da M.Ö. 2000 lerden beri Etrüskler var, fakat onlar orta İtalya’da.
Böylece ilk Romalılar Etrüsk değil, Yunan veya Latin de değil, Anadolu
soyundan. Karışma daha sonra. İtalyan entelektüelleri ve tarihçileri böyle
kabul ediyor. Romus-Romulus efsanesi de Aeneas soyundan gelen krallardan
birinin 2 oğluna ilişkin. Yani Aeneas soyu devam ediyor. M.Ö. 8. yüzyılda
kardeşini öldürüp kral olan Romulus’un ismine izafeten daha sonraki yıllarda
kent Roma adıyla anılır oluyor.
Biraz da
İtalya ve Roma için izlenim ve düşüncelerimi ve Roma’nın bana ilham verdiği
bazı karşılaştırmaları yazayım. İtalya’yı seviyorum. Gitmekten en keyif aldığım
ülke. Bir kere soğuk değil ! insanları neşeli, güler yüzlü, bizdekinin aksine pozitif enerjileri var, size de geçiyor. Bazen
çok fazla konuşsalar da !...Dilleri sevimli, müzikal, anlamasanız da kulağa hoş
geliyor. Ülkenin kuzeyi ayrı güzel, Venediği ayrı, Toscana’sı ayrı, güneyi ayrı güzel. Hele Roma, kaldırımlarındaki meyveli portakal
ağaçları, ılık havası, parkları ve begonvilleriyle tam Akdeniz kenti. Üstelik
nüfusu çevresi ile beraber 3,5 milyon. Türkiye’nin üçte birinden biraz büyük
bir ülkede 60 milyonluk İtalya nüfusu dengeli dağıtmayı, hiçbir yerde
kalabalıklık, tıkanıklık hissi yaratmamayı başarmış. Kasım ayının sonları
olmasına rağmen Roma’da her yer turist kaynıyordu. Rastladığınız 4 kişiden
ikisi yabancı çıkıyordu. Bir ara kendi kendime oyun bile oynadım, “şu karşıdan
gelen yabancı”, veya “değil” diye…İstanbul’un bu aylarda turizm açısından
tamamen durgun hale geldiğini düşünürsek, bundan şöyle bir sonuç çıkıyor,
yabancı turist aslında Türkiye’ye kum-deniz-güneş turizmi için geliyor, e
gelmişken bir de İstanbul’u da bir- iki gece gayet yüzeysel şekilde görüp
gidiyor. İstanbul’u görmek, yaşamak, araştırmak, üzerinde düşünmek için
gelmiyorlar. İstanbul hala yabancı turistler için öyle çok önem verilen bir
kent değil. Bir Roma hiç değil. Kendimizi aldatmayalım. Kültürel nedenlerle
sadece İstanbul’u görmeğe gelenler ise küçük bir azınlık ve daha çok yüksek
öğrenimli ve kariyer sahibi insanlardan oluşuyor. Bir de iş için gelen yabancı
iş adamları var ki, onları da “gelmişken bir- iki yeri gezelim” kategorisine
sokmak mümkün. Bir ara İstanbul, tarihine yöneltecek bir turizm ivmesi kazanır
gibi olmuştu, ancak hükumetin gereksiz ve fanatik dinci ve milliyetçi
çıkışları, yabancılara yapılan eleştiriler, içki yasakları, dinsel kıyafetlerin
aşırı derecede göze batar hale gelmesi, turistlerin kıyafetlerine karışılmağa
başlanması gibi olumsuz faktörler elastikiyet
katsayısı en yüksek sektör olan turizme ciddi bir engel oldu, tek cümle ile,
turist korktu. Kısa vadede turistin gözünde İstanbul herhangi bir arap
şehrinden farksız, hem sıradan, hem de korkulur bir kent olmayı başardı. İstanbul’u görmüş olan bir-iki İtalyanla
konuşma fırsatım oldu. İlk söyledikleri şeylerden biri, Müslüman fanatizminden
dolayı geceleri yalnız dolaşmamalarının, kılık-kıyafetlerine dikkat etmelerinin
ve mümkün mertebe yabancı olduklarını belli etmemeğe çalışmalarının öğütlendiği,
bu kısıtlamaları ise son derece sıkıcı buldukları oldu. Ayrıca, bir yerden bir
yere gitmenin çok uzun süreler aldığından şikayet ettiler…İtalya’da gördüğüm
tüm şehirlerde her yere en fazla yarım saatte ulaşabildiğiniz düşünülürse, şok
geçirmiş olmalılar. Malum turistik yerleri hepsi gezmiş ama Boğaz ve Ayasofya dışında
öyle çok büyük hayranlık gösteren olmadı. Daha eskiye alışık oldukları için
herhalde. Hepsi, Türkiye’nin başka yerlerini daha fazla görmek istediklerini
söylediler, iyi mi ? Dönüşte uçak yarı yarıya boştu, küçük bir İtalyan tur
grubu da İstanbul’dan direkt Antalya’ya transfer yaptı, yani dedikleri doğru,
İstanbul bize pes ettirdi de, turiste bile pes ettirecek hale gelmiş anlaşılan.
Hala da gökdelenlerle nüfus doldurmağa, Dubai’ye benzetmeğe çalışıyorlar. Roma’yı en yüksek yerlerinden seyrettim,
tek bir gökdelen bile yok. Kent dokusu
titizlikle korunuyor. Binalar, konutlar kent merkezinde oldukça eski,
bazıları bakımsız. Bu kadar tarihi binayı restore etmek kolay değil tabii. 4
kat ve bir çatı katından daha yüksek bina yok. Birkaç 6-8 katlı siteyi Roma
merkezinin oldukça dışında, havaalanı yolunda gördüm, o kadar. Binaların dışları
eski ama Paris'teki gibi içlerini restore etmiş, asansör koymuş, teknolojiye adapte etmişler.
Devlet binaları hep 18-19. yüzyıl. Modern eklemeler yapsalar bile, arkaya,
görünmeyecek şekilde yapıyor ve asla asıl binadan daha yüksek yapmıyorlar. (
Dolmabahçe Sarayı’nın tam arkasına yapılan, ondan daha yüksek, tüm siluetini
bozan Swissotel görgüsüzlüğünü
anımsayalım !) Tiber nehri kıyısındaki Adalet Sarayı beni çok etkiledi. 18. yüzyıl sarayı bütün ihtişamıyla adalete saygıyı temsil ediyor. Bir gün bizde de
bu saygının olması dileğiyle.
Roma’daki
tarihi eserler, daha önce de söylediğim gibi, kendi kökleri ve tarihleri
olmasına rağmen Hristiyanlık adına bir
dönem çok hırpalanmış. Ancak 16.yüzyıldan sonra tarihe önem vermeğe, 18. Yüzyıldan
itibaren de kazılar yapmağa başlamışlar.
1923-1939 yılları arasında, yani Mussolini döneminde milliyetçilik nedeniyle
tarih bilinci ağırlıkla ders programlarına konmuş ve bugün gördüğümüz antik
Roma eserlerinin birçoğu o dönemde ortaya çıkarılmış. Savaşta ve savaştan sonra
ise İtalya çok fakir düştüğü için uzun süre kazı filan yapacak hali olmamış,
başlamış olanlar durdurulmuş, ancak 1980 lerde yeni kazılara başlanabilmiş,
şimdi ise her taraf restorasyon alanı, son hız devam ediyor. Savaşta fakir düşen, üstelik yenilen İtalya’nın şu andaki
kişi başına geliri 35 000 $, hatırlatayım. ( biz 10 500 de çakıldık, çünkü reel
üretim artmıyor ). İtalya’nın son derece sanayileşmiş bir ülke olduğunu da
ekleyeyim. En hoşuma giden şey de, gördüğüm tüm sanayi tesislerinin çok estetik
dizaynlarla, parklar içine, yanlarında sosyal tesisleri ve otoparklarıyla,
adeta birer site halinde kurulmuş olmaları. İtalyan dizaynı denen şey burada da
kendini göstermiş. Mimaride endüstri kompleksleri dizaynı diye ayrı bir dal
geliştirmişler. Bu insanlar ülkelerinin bozulmasına ve çirkinleşmesine izin
vermiyorlar vesselam !!! Bir estetik geleneği var ve ondan hiç taviz
verilmiyor. Yoksa başkentinden en sanayileşmiş kentine, oradan kıyı
kasabalarına, küçük köylere, ovalara, ormanlara, dağ ve göllere varıncaya kadar
nasıl bu denli ünlü ve efsanevi bir güzelliği sürdürebilirlerdi ?...
Bir de son
söz, tüm yaptıkları başka bir düzene yönlendirme çalışmaları çerçevesinde bizim
hükumetin turizm ağırlığını da orta vadede Batıdan Doğuya kaydırmayı
planladığını düşünüyorum. Yaptıkları ve daha da yapacakları anti-laik
düzenlemeler zaten kendiliğinden Batılı turistte bir çekingenlik yarattı. Bunu
daha da arttırmalarını ve Arap, İranlı ve diğer Doğulu ülkelere uygulayacakları
teşvik tedbirleriyle turizmin yönünü değiştirmelerini bekliyorum. Ciddi şekilde
artan arap turist sayısı bu büyük politika değişikliğinin ilk adımları bence. Misal
olarak Büyükada’yı vereyim. Arap turist Büyükada’dan ne anlar ? onun kültürüyle
nasıl bağdaşır ? Ama son iki yıldır Büyükada’da birdenbire arap turist
kaynamağa başladı. Acaba ada kültürünü değiştirme amacıyla bizim bilmediğimiz
teşvikler mi uygulandı ? Nitekim son bir yılda adalarda gayrimenkul satışlarının
arttığı, bazı yazlık sahiplerinin evlerini hiç açmadıkları hangi emlakçıya
gitseniz söylenen bir şey. Araplardan ciddi köşk ve villa alma teklifleri
geliyormuş. Ada sakinleri kendi kültürlerine sahip çıkmayıp ranta mağlup olur
ve meydanı terk ederlerse 2 yıl sonra adada kara çarşaf ve peçeden geçilmez.
Şimdi bile yazın öyle. Çok gezen, çok okuyan biri olarak ben bu eğilimi her
gittiğim yerde netlikle görüyorum. Bütün mesele bir nesil. Bizim nesil
kaybolduktan sonra Türkiye başka bir yer olacak. Eskaza “ Dur” denmezse…
Asuman, Kasım
2014, İstanbul.