11 Ekim 2015 Pazar

GEZİLERİM-18, SİDE 2015

SİDE 2015 :

Gene biraz içim sıkılınca kendimi Side'ye atıp 3 gün kaldım. Suyu, elektriği olmadığı günlerden bildiğim ve hep sevdiğim, antik kentle içiçe yaşamasının hatırına pek bozulmayan küçücük Side'yi kimbilir kaçıncı kez görmeye gittim. Gerçekten de, antik kent çok var, fakat antik kentle beraber yaşayan bir kent başka yok sanırım. 3000 yıldır hep var ve hiçbir zaman terkedilmemiş Side. İlk kurucuları Hititlerin de ataları olan Luvi'lermiş ve de Side dili ve yazısı onlardan alınmış. Side'de Luvice birkaç tablet bulunmuş. Fenikeliler, Mısırlılar ve Giritli Minos'larla, daha sonra Miken'lerle deniz ticareti yapmışlar. Bergama kralları döneminde Side önemli ve büyük bir şehir haline gelmiş. İlk şehir duvarları o zaman yapılmış. Daha sonra İskender'in komutanları olan Ptolemaios'ların ve Seleukos'ların eline geçmiş. Perslerin Anadoluyu ve antik Yunan'ı yakıp yıktığı Hellenistik dönem öncesinde  Side de yıkılmış, ancak  Perslerin geri çekilmesinden sonra yeniden kurulmuş. Hellenistik dönemde Yunanca kullanmaya başlamışlar. Çok uzun bir dönem şehir devleti olarak , tarım ürünlerinin deniz ticareti ve korsanlıkla geçindikten sonra Roma İmparatoru Augustus tarafından Roma devletine katılmışlar. Kent surları da bu dönemde genişletilmiş ve onarılmış. Günümüze kalan en önemli tarihi eserler M.S. 1. ve  2. yüzyıllardaki Roma hakimiyetine ait. Daha sonraları İzmir ve Antalya'nın gelişmesi, Kıbrıs ve  Suriye limanlarının öne çıkmasıyla Side önemini kaybetmiş ve 8. yüzyılda kısa bir süre  Arapların eline geçmiş. Araplardan sonra yine küçük  bir şehir devleti olarak varlığını sürdüren Side, 13. yüzyılda Selçuklularca işgal edilmiş. Ancak, Selçuklu döneminde Alanya'nın, Osmanlılar döneminde ise Antalya'nın hakimiyeti ile tamamen geri planda kalmış ve küçük bir  köy olarak yaşamını sürdürmüştür. Side, Mübadele yıllarında Giritli göçmenlerin yerleştirilmesiyle yeniden bir deniz kenti kişiliği kazanmaya başlamıştır.Cumhuriyet döneminde tarihi değeri ancak 1947 yılında dikkati çekmiş ve kazılar başlatılarak antik kent hüviyeti ile bu kez turistik bir değer kazanmıştır. Bununla beraber, 1990 lara kadar küçük bir balıkçı köyü  olarak kalmış,  yapılaşmanın yasaklanması nedeniyle turistik tesislere sahip olamamıştır. Side, uzun yıllar, Alanya ve Antalya'ya gidenlerin günübirlik uğradığı  geri kalmış bir köy niteliğini sürdürmüştür. Ancak son 25 yılda, Antik yerleşimin izin verebildiği az katlı, küçük turistik tesisler ve Side kent duvarlarının bittiği yerden ötede büyük tesisler kurulabilmiştir. Side'ye giriş-çıkış yolları da yıllarca keçiyolu  halinde kaldıktan sonra, 10 yıl kadar önce bulvar haline getirilebilmişlerdir. Side, altyapısının tamamlanmasından sonra beklenmedik bir çıkış yaparak Türkiye'nin en hızla turist çeken yörelerinden biri haline gelmiştir. Bunda hiç şüphesiz Antik kentle bir arada yaşayan bugünkü kentin kısa sürede dünyaca tanınan cazibesi büyük rol oynamıştır. Avrupalı turistler küçücük Side'yi  unutmamış ve daima programlarına almışlardır. Dünya haritasında sadece bir nokta olan küçük Side, belki de dünyada tek olan çok eski tarihi ve yaşam sürekliliği ile turistleri fethetmeyi  başarabilmiştir. Türkiye genelinde son birkaç yılda Rus turistlerin fazlasıyla artışı Side'yi de etkilemiş, ancak Rus turizminin tarihi değerlere öncelik vermemesi  Side'nin turizm felsefesiyle çelişir duruma yönelmiştir. Ayrıca, Türkiye'nin her yerinde olduğu gibi Side'de de Batı Avrupalı turistlerle Rus turistlerin kültürel uyuşmazlığı, savaş ve işgallerin hala unutulmayan anıları, Rusların yoğun şekilde geldikleri yörelerden Batı Avrupalı turistlerin  çekilmeleri şeklinde sonuç vermeğe başlamıştır. 2015 yazı itibariyle Side'de izlenen durum, turizmde herhangi bir gerileme olmadığı, Rusların boşalttığı tesislerin çok daha zengin olan Alman ve müşkülpesentliği ile ünlü  İskandinavyalı turistlerle dolduğu yönünde. Turizm zekasına ve Girit göçmenliğinin verdiği esnek sosyal yapıya sahip Side'liler derhal zamana ve zemine uyum sağlayarak Rusça yazıları kaldırmış , Almanca ve Nordik dillerde reklam ve konuşmayı, konfor, temizlik, kültür ve eğlencede kısa sürede Kuzeyli turistlerin talep ettiği standardları tutturmayı, ayrıca sempatileriyle çok uzaklardan Side'yi seçerek  gelen soğuk ülke insanlarını ısıtmayı başarmışlar.  O kadar ki,  günün modası icabı Viking adlı dükkan ve barlar bile açılmış ! Turiste kendisini önemli hissettirmeyi  nasıl da biliyorlar !....
3 günlük  Side gezimde turizmin mali yönünden çok insani yönü üzerinde düşünmeyi tercih ettim. Deniz kıyısında, restoran ve barların sokak kenarına taşmış masalarında oturup; dolaşan, gülüşen, şakalaşan, dondurma yiyen turistleri gözlemledikçe, binlerce kilometre uzaklardan, kışın sabah olmayan ülkelerden, bir-iki hafta felekten çalmak ve mutlu zaman geçirmek için uçaklarla bu küçük dünya köyüne gelmiş turistlerin mutlu olma ihtiyacını daha iyi anladığımı sanıyorum. Para ikinci planda. Asıl aradıkları, yeniden o soğuk ülkelerde yoğun bir çalışma temposuna girmeden önce bir gıdım mutluluk. Yüzlerinde gördüğüm neşe  Side'nin barışçı havasında bunu elde edebildiklerini  gösteriyordu. Hoş geldiler, güle güle gitsinler.

ASUMAN, ANTALYA 2015.

GEZİLERİM-17, ROMA 2014

ROMA GEZİSİ,  21-28 KASIM 2014 :

İtalya’ya bu altıncı, Roma’ya dördüncü gidişim. Ancak, ilk ikisi görevle olduğundan, üçüncüsü ise Floransa dönüşü bir günlük olduğundan, bir türlü bu güzel iklimli, güzel yüzlü, güzel insanlı, güzel tarihli kenti dilediğimce dolaşamamıştım. Bu kez kendime  bir haftalık izin verdim ve meraklarım çerçevesinde bir program yaptım. İnsanların merakları farklı farklı olup bir türlü ortak bir noktada buluşulamadığını ve bu yüzden mutlaka küçük veya büyük anlaşmazlıklar çıktığını gayet iyi bildiğimden entelektüel dozu yüksek gezilere mutlaka yalnız çıkıyorum. Pek güvenli bir yol sayılmaz benim yaşımda, ancak ben hala “interrail” davranışları içindeyim, konfora düşkünlüğüm dışında ! geçen yıl uzun ve trenlerle oradan oraya  Fransa gezisinden çok yorgun dönünce dış  gezilerime biraz daha fazla ara vermeğe ve yalnız gitmemeğe karar vermiştim, ancak birinci kararımı yerine getirip tam bir yıl ara verince ikinci kararımı uygulamayı unuttum ! Her zamanki gibi otel rezervasyonumu internette güvendiğim kurum olan Booking.com’dan yapıp yine yanılmayınca seyahatim daha sevimli hale geldi. Pegasus’tan 2 ay önce bilet alınca işin ekonomisi de arttı tabii ! Hava raporlarından Roma’nın İstanbul’dan daha sıcak ve güneşli olduğunu öğrenmiştim. Buna ayrıca çok sevindim. Gerçekten de masmavi bir gökyüzüyle ve İstanbul ile Antalya arası nefis bir Akdeniz havasıyla karşılaştım ve bu hava son güne kadar devam etti. Kaban bile fazla geldi. Son gün hava kapandı ve yağmur başladı. Böylece Roma’nın pastırma yazını da bitirmiş oldum !
Gezilerime otelime çok yakın olan, Tiber nehri kıyısındaki San Pietro ( Vatikan ) ve Castel di Sant’ Angelo’dan başlamayı düşünmüştüm, başladım, fakat bitiremedim. Kalenin konumu çok güzel olduğundan Roma’yı epey seyrettim, fotoğraflar çektim ve oyalandım. Bu kale sonradan kale olmuş. İmparator Hadrianus kendisine mozole olarak yaptırmış. (bütün Roma mozoleleri yuvarlak, alçak silindirik) Ortaçağda etrafına 5 kule ve duvarlar yaparak kaleye çevirmişler. Nehrin hemen kıyısında, köprüyle öbür kıyıya bağlanıyor, düzlükte, yani o kadar uygunsuz bir yerde ki, “yahu bu kale neyi koruyordu ?” diye düşündüm, olsa olsa o zamanlar İtalya’nın tek hakim gücü olan papayı koruduğuna karar verdim, zira San Pietro hemen yanında. Kaleden ayrılınca San Pietro Bazilikasına gittim, malum, orası ayrı devlet. Vatikan’a girmiş oldum ! Kiliseye giriş serbest, elektronik kontroldan sonra. Ama Vatikan Müzesinin ücreti epey yüksek. Kilise Rönesans üslubunda, çok büyük, fakat özellikle mihrap kısmı o kadar aşırı süslü ve zengin ki, beğenmedim, kitsch buldum. Yalnız duvarlardaki Giotto, Bellini, Veronese, Verocchio gibi ünlü Rönesans ressamlarına ait dev dini tablolar sanat olarak etkileyiciydi. Bir de her yerden görünen ünlü kubbesi şıktı. Kilise çıkışı San Marco meydanında bir süre dinlendikten sonra müzeye gittim. Fakat o kadar çok yürünüyordu ki, daha gitmeden yoruldum. Ayrı yerden, Vatikan’ın yüksek ortaçağ duvarlarının dibinde bir yerdendi giriş. Binalar da ortaçağdı, fakat sonradan çok restorasyon görmüş ve tüm teknoloji olanakları da kullanılmış. Bahçesi de güzeldi. Martılar vardı, iyi mi ? deniz yakın ya… Çeşitli gül ağaçları ve tropik bitkiler, geniş çimenlerin üzerinde sessiz ve asude, uzanıp gidiyordu. İşte burası asıl olması gereken uhrevi yerdi.  Bahçede epey oyalandıktan sonra hem yorulduğum, hem de müzenin kapanışına az zaman kaldığı için ertesi gün gelmek üzere geri döndüm. İkinci gün sabahtan gittim Vatikan müzesine. Aman ne müze…dünyayı toplamış papalar. Bütün eserlerin yanında nereden temin edildiği, çıktığı, ya da satın alındığı yazıyor. Birçok papa kendi ceplerinden sanat eserleri alıp müzeye bağışlamış. Bizde yöneticilerin böyle gelişmiş zevkleri olmadığı gibi, para vermeden aldıklarını da kendi ceplerine atıyorlar!... Antik Romalıları pagan oldukları için sevmeyen ve tapınaklarını, heykellerini, eserlerini örten tutucu ortaçağ döneminden sonra gelen Rönesans ve devamı papalar geçmişe o kadar saygı göstermişler ki, müzede pagan döneme ait binlerce paha biçilmez eser var. İmparator ve tanrı heykelleri, filozoflar salonu, v.s. Rönesans dönemi ise başlı başına bir alem. Rafaello salonu var, özel korunuyor. Leonardo’nun tek bir resmi var, o da özel korunuyor. Ayrıca tüm ünlü Rönesans ressamları ve Tiziano da Pinakotek denilen resim galerisi bölümünde.  Etrüsk salonları da son derece ilginçti. Malum, Etrüskler İtalya’nın bilinen ilk yerlileri. Kafkaslardan ve Anadolu üzerinden İtalya’ya ulaştıklarına inanılıyor. İlk yurtları batı Rusya olabilir. Dilleri Hint-Avrupa değil. Demir ve bronz savaş ve ev aletlerine, çeşitli kaplara ilaveten altın takılar ve küçük heykeller bile vardı. Etrüsk mezarları olan katakomblardan çıkarılmışlar. Tabii Vatikan Müzesine gidip de bütün turistlerin hücum ettiği Sistine Chapel’i görmemek söz konusu değildi. Oraya varıncaya kadar ayaklarıma kara sular inmiş olsa bile ! En son gezdiriyorlar. Maalesef resim çekmek yasak. Ben de olsam yasaklardım. Bir daha asla bir Michelangelo olmayacak ve bir tavan hiçbir zaman bu kadar etkileyici resimlerle süslenmeyecek. Sanat kitaplarında gördüğümüz tüm örneklerinin gerçeğini o tavanda görmek insanı ürpertiyor. 500 yıl önce, dile kolay. Bizde Süleymaniye yapılırken burada da Michelangelo bu tavan fresklerini yapıyordu. Biz bu zaman sürelerine alışığız da, Amerikalı turistler uzun süre kendilerine gelemediler ! 
Müzenin kafetaryasında bir şeyler atıştırıp dinlendikten sonra yine o upuzun yolu yürüyüp otele döndüm. Biraz uzandıktan sonra alışveriş bölgelerine gittim. Via del Corso, Via Condotti, Via Carbonari  ve çevresi Roma’nın şık alışveriş bölgeleri. Bütün İtalyan modaevlerinin buralarda şubeleri var. Paris ve Milano’daki gibi, çok süslü, kristal avizeli, halılı, markizli yerler. Beni aşacaklarını (!) bildiğim için hiç girmedim. Biraz daha orta sınıf mağazaları dolaştım. Valla, ya ben fazlasıyla doymuşum, ya da bu İtalyanlar artık ortaya pek bir yenilik koyamıyorlar, giyim eşyalarını gözüm tutmadı. Pabuçlar da bizdeki gibi ya fazla frapan ve yüksek, ya da çok spor bot şeklinde. En iyisi gene çantalardı. İtalya’ya her gidişimde çanta alırım. Bu sefer de bir çanta aldım. Birkaç da süs eşyası, o kadar. İstanbul artık tam bir Avrupa moda merkezi, başka yere gerek yok.
Üçüncü gün daha önce gidip çok kısa kalabildiğim antik Roma kazı alanlarını dolaştım. Via Appia’dan başlayarak, Etrüsklerden kalma katakomblar, Roman Forum, Colosseum, zafer takları, Palatino, yani imparatorlar sarayı, Neron’un evi Domus Aurea, tapınaklar, konutlar, Roma hamamları, Circus Maximus, yani araba yarışları arenası, Sezar’ın merdivenlerinde  öldürüldüğü eski senatonun kalıntıları, ( çünkü yeğeni imparator Octavius Augustus Caesar kötü anıları olduğu için o senato binasını terkederek, senatoyu  Capitoline Hill denilen en yüksek tepede bulunan Jüpiter tapınağının yanına taşımış ), Augustus’un mozolesi ( çok bakımsız ve kapalı idi, ayıp), Pantheon (Augustus’un arkadaşı ve valisi konsül Agrippa tarafından M.Ö. 25 de tüm Roma tanrılarının tapınağı olarak yaptırılmış, Domitian ve Hadrianus dönemlerinde, M.S. 80 ve 110 yıllarında restore edilmiş, imparatorların bazıları buraya gömülmüş. Ortaçağda, içinde çepeçevre tanrı heykelleri bulunan silindirik  binadan heykeller kaldırılarak kiliseye çevrilmiş ), Julius Caesar, Traiano, Augustus, Nerva forumları gibi şimdiki Roma’nın merkez kısmının hemen hemen tamamını kaplayan, o zaman için çok büyük bir alan. Roma gerçekten büyük bir şehirmiş. Daha da kazılmakta olan ve kazılmamış yüzlerce alan var. Ancak, kazı ve antik kent deyince eski Roma’ya her zaman saygı gösterilmiş sanmayalım. Hristiyanlığın ilk zamanlarında ve ortaçağda dini bağnazlık o derecelerdeymiş ki, özellikle tapınakları yıkıp taşlarını kiliselerde kullanmışlar, tapınak ve sarayların içine ve üstüne kiliseler ve başka binalar yapmışlar, pagan diye nefret ettikleri eski Roma’yı adeta silmeğe ve yeni bir Roma kurmağa çalıştıkları bir dönem geçmiş ne yazık ki, ama Roma ne kadar köklü ve büyük bir kentse artık, bütün gayretlere rağmen bir ölçüde ayakta kalmayı başarmış. Bugün bile her Roma kalıntısının dibinde veya üstünde bir kilise görüyorsunuz. Bu tahribat ne zamana kadar ? Rönesans’a. Borgia’lar ve Medici’ler gibi asil aileler aslında kendi saray, kilise ve malikanelerini süslemek üzere sanatçıları yanlarında çalıştırmağa ve teşvik etmeğe başlayınca İtalya’dan başlayan bu akım bütün sanat dallarını içine alan ve Avrupa’ya yayılan bir ivme kazanmış. Matbaanın icadıyla okuma da yaygınlaşınca, antikitenin, antik hukuk ve felsefenin, bilim ve teknolojinin değeri birden artıvermiş. Ancak bundan sonra, asiller ve papalar Roma’nın antik mirasına ve tarihine sahip çıkma bilincine erişebilmiş. Eski Roma’nın yeniden tarih sahnesine çıkışı ancak 16. Yüzyılda olmuş. Arada tam 1100 yıl var ! 1100 yıl  eski Roma hırpalanmış, yağmalanmış ve dünya kültürüne hediye ettikleri yadsınmış.
Augustus’un senatosunun ve Zeus’un karşılığı olan en büyük tanrı Jüpiter’in tapınağının yer aldığı ünlü Campidoglio, yani  Capitoline Hill’de , onların üstüne Rönesans döneminde Michelangelo tarafından yapılan 2 saray, bir kilise ve bir meydan, sonradan Roma’nın en büyük tarih müzesi olmuş.  Michelangelo paganlardan nefret ettiği için eski binaları en alt katlarına kadar yıkıp üstüne kendi mimari düzenlemesini yapmış. Bu yapım sırasında Roma’nın gelmiş geçmiş en entelektüel, filozof İmparatoru, eserler yazmış Marcus Aurelius’un at üstünde dev bir heykeli tamam şekilde bulununca hiç memnun kalmamış, fakat papanın isteği üzerine heykeli gösterişsiz bir kaide üzerinde meydanın bir köşesine yerleştirmiş. Heykel bronz ve hala üstündeki altın yaldızlar kısmen duruyor. Daha sonraları birkaç kez yer değiştirmiş, en sonunda tekrar Campidoglio’ya getirilip yüksek bir kaide üstüne, meydanın ortasına yerleştirilmiş, fakat dış iklim şartlarından fazlasıyla etkilenmeğe başladığı anlaşılınca müze içindeki özel bir departmana taşınmış, meydanın ortasına da bilgisayar yardımıyla  aynısı yapılan bronz bir kopyası konulmuş. Dördüncü gün bu müzeye gittim, iki bina halinde muazzam zengin bir müze idi. İtalya, Mısır, Yunan, Ortadoğu, kuzey barbarları ve Britanya gibi Roma imparatorluğunun hakim olduğu, kendi kültürünü taşıdığı veya paylaştığı tüm toprakların eserlerinden örnekler görmek mümkündü. İşin en acıklı kısmı da, alt katta nereye ayağınızı atsanız sonradan ortaya çıkarılan antik duvarlar, sütunlar, merdivenlerle karşılaşıyor olmanız. Michelangelo bile bunu yaparsa düşünün artık !  Hadi o 1500 lü yıllardaydı, bin yıllık pagan yapısı Colosseum’un içine, giriş kapısına 2000 yılında iki insan boyunda haç dikilmesine ne diyorsunuz peki ? Gülünç ötesi !...Şu din meselesi insanlığın kanayan yarası ki hem de nasıl ! Bağnazlığın Hristiyanı, Müslümanı da yok yani….Hepsi birbirinden beter !
Beşinci gün meydanları ve parkları dolaştım. Villa Borghese, Piazza del Popolo, Piazza Venezia, İspanyol Merdivenleri, Piazza della Republica, Opera House, v.s. Ne yazık ki,  opera için geç kalmıştım, ilk günümde gitseymişim, belki de bir performansa kenar köşe bir bilet bulabilirdim, fakat artık hiç yer yoktu. Dünyanın birçok kentinde çok değerli opera, bale ve konserler izledim, Roma’da da eski gidişlerimden birinde davet edilmiş ve gitmiştim. Bu sefer kısmet olmadı.
Altıncı gün ise, antik Diocletian hamamının Roma kent müzesine çevrildiği etkileyici görüntü beni cezbetti, oraya gittim. Müze çok hoşuma gitti. İlginç bir etnografya müzesi idi. Roma’nın ilk sakinlerinden başlayarak elde olan eserler veya dökümanlarla canlandırmalar yaparak diğer müzelerde görmediğim bir canlılık getirmişlerdi. Ancak ses, bütün AB dillerinde takdim yaptığı için çok uzun sürüyordu. Olsun, asıl Roma’dan kalan bir binada müze gezmek güzeldi. Kendinizi sadece seyirci gibi değil, o dünyanın içindeymiş gibi hissetmenin keyfi başka. Çıkışta kendime bir lüks izni verip şık bir lokantada şarap eşliğinde güzel bir Viyana escalop’u ve salatadan oluşan erken akşam yemeğimi yedim. İtalyan mutfağı fazlasıyla hamura dayalı. Lezzetli ama ben et ve sebzeyi daha çok seviyorum. Gece, bir “Rome by night” turu yaptım, iki katlı otobüsün açık üst katında. Bir de kulübe götürdüler, birer Campari ikram ettiler, canlı müzik eşliğinde. Gündüz gezdiğim bütün yerlerin gece ışıl ışıl aydınlatılmış hallerini görmek çok güzeldi. Bu veda gezisini çok sevdim. Ertesi gün Roma’ya ve İtalya’ya her zaman olduğu gibi istemeyerek veda ettim.
Bitirirken, İtalya ve Roma’nın tarihleri üzerine çok kısa birşeyler yazayım. İtalya’nın bilinen ilk yerlileri Etrüskler ama Roma’yı kuranlar tanıdık. M.Ö. 1200 yıllarında yapılan Truva savaşından sonra yakılıp yıkılan, katliama uğrayan Truva’dan kral hanedanına mensup tek bir prens ve ailesi kurtulabilmiş, Aeneas. Yenilgiden çok kısa bir süre önce bir gemiye bindirilip gizlice Truva’yı terketmesi sağlanan Aeneas ve beraberindekiler 7 yıl sonra İtalya’ya geliyor. Karaya çıktığı yer Roma’nın deniz kıyısı. Orada küçük bir şehir devleti kurmayı başaran Aeneas ve onun soyundan gelen krallar Roma medeniyetinin kurucuları sayılıyorlar. Aynı dönemde İtalya’da M.Ö. 2000 lerden beri  Etrüskler var, fakat onlar orta İtalya’da. Böylece ilk Romalılar Etrüsk değil, Yunan veya Latin de değil, Anadolu soyundan. Karışma daha sonra. İtalyan entelektüelleri ve tarihçileri böyle kabul ediyor. Romus-Romulus efsanesi de Aeneas soyundan gelen krallardan birinin 2 oğluna ilişkin. Yani Aeneas soyu devam ediyor. M.Ö. 8. yüzyılda kardeşini öldürüp kral olan Romulus’un ismine izafeten daha sonraki yıllarda kent Roma adıyla anılır oluyor.
Biraz da İtalya ve Roma için izlenim ve düşüncelerimi ve Roma’nın bana ilham verdiği bazı karşılaştırmaları yazayım. İtalya’yı seviyorum. Gitmekten en keyif aldığım ülke. Bir kere soğuk değil ! insanları neşeli, güler yüzlü, bizdekinin aksine  pozitif enerjileri var, size de geçiyor. Bazen çok fazla konuşsalar da !...Dilleri sevimli, müzikal, anlamasanız da kulağa hoş geliyor. Ülkenin kuzeyi ayrı güzel, Venediği ayrı,  Toscana’sı ayrı, güneyi ayrı güzel. Hele  Roma, kaldırımlarındaki meyveli portakal ağaçları, ılık havası, parkları ve begonvilleriyle tam Akdeniz kenti. Üstelik nüfusu çevresi ile beraber 3,5 milyon. Türkiye’nin üçte birinden biraz büyük bir ülkede 60 milyonluk İtalya nüfusu dengeli dağıtmayı, hiçbir yerde kalabalıklık, tıkanıklık hissi yaratmamayı başarmış. Kasım ayının sonları olmasına rağmen Roma’da her yer turist kaynıyordu. Rastladığınız 4 kişiden ikisi yabancı çıkıyordu. Bir ara kendi kendime oyun bile oynadım, “şu karşıdan gelen yabancı”, veya “değil” diye…İstanbul’un bu aylarda turizm açısından tamamen durgun hale geldiğini düşünürsek, bundan şöyle bir sonuç çıkıyor, yabancı turist aslında Türkiye’ye kum-deniz-güneş turizmi için geliyor, e gelmişken bir de İstanbul’u da bir- iki gece gayet yüzeysel şekilde görüp gidiyor. İstanbul’u görmek, yaşamak, araştırmak, üzerinde düşünmek için gelmiyorlar. İstanbul hala yabancı turistler için öyle çok önem verilen bir kent değil. Bir Roma hiç değil. Kendimizi aldatmayalım. Kültürel nedenlerle sadece İstanbul’u görmeğe gelenler ise küçük bir azınlık ve daha çok yüksek öğrenimli ve kariyer sahibi insanlardan oluşuyor. Bir de iş için gelen yabancı iş adamları var ki, onları da “gelmişken bir- iki yeri gezelim” kategorisine sokmak mümkün. Bir ara İstanbul, tarihine yöneltecek bir turizm ivmesi kazanır gibi olmuştu, ancak hükumetin gereksiz ve fanatik dinci ve milliyetçi çıkışları, yabancılara yapılan eleştiriler, içki yasakları, dinsel kıyafetlerin aşırı derecede göze batar hale gelmesi, turistlerin kıyafetlerine karışılmağa başlanması  gibi olumsuz faktörler elastikiyet katsayısı en yüksek sektör olan turizme ciddi bir engel oldu, tek cümle ile, turist korktu. Kısa vadede turistin gözünde İstanbul herhangi bir arap şehrinden farksız, hem sıradan, hem de korkulur bir kent olmayı başardı.  İstanbul’u görmüş olan bir-iki İtalyanla konuşma fırsatım oldu. İlk söyledikleri şeylerden biri, Müslüman fanatizminden dolayı geceleri yalnız dolaşmamalarının, kılık-kıyafetlerine dikkat etmelerinin ve mümkün mertebe yabancı olduklarını belli etmemeğe çalışmalarının öğütlendiği, bu kısıtlamaları ise son derece sıkıcı buldukları oldu. Ayrıca, bir yerden bir yere gitmenin çok uzun süreler aldığından şikayet ettiler…İtalya’da gördüğüm tüm şehirlerde her yere en fazla yarım saatte ulaşabildiğiniz düşünülürse, şok geçirmiş olmalılar. Malum turistik yerleri hepsi gezmiş ama Boğaz ve Ayasofya dışında öyle çok büyük hayranlık gösteren olmadı. Daha eskiye alışık oldukları için herhalde. Hepsi, Türkiye’nin başka yerlerini daha fazla görmek istediklerini söylediler, iyi mi ? Dönüşte uçak yarı yarıya boştu, küçük bir İtalyan tur grubu da İstanbul’dan direkt Antalya’ya transfer yaptı, yani dedikleri doğru, İstanbul bize pes ettirdi de, turiste bile pes ettirecek hale gelmiş anlaşılan. Hala da gökdelenlerle nüfus doldurmağa, Dubai’ye benzetmeğe çalışıyorlar. Roma’yı en yüksek yerlerinden seyrettim, tek bir gökdelen bile yok. Kent dokusu  titizlikle korunuyor. Binalar, konutlar kent merkezinde oldukça eski, bazıları bakımsız. Bu kadar tarihi binayı restore etmek kolay değil tabii. 4 kat ve bir çatı katından daha yüksek bina yok. Birkaç 6-8 katlı siteyi Roma merkezinin oldukça dışında, havaalanı yolunda gördüm, o kadar. Binaların dışları eski ama Paris'teki gibi  içlerini restore etmiş, asansör koymuş, teknolojiye adapte etmişler. Devlet binaları hep 18-19. yüzyıl. Modern eklemeler yapsalar bile, arkaya, görünmeyecek şekilde yapıyor ve asla asıl binadan daha yüksek yapmıyorlar. ( Dolmabahçe Sarayı’nın tam arkasına yapılan, ondan daha yüksek, tüm siluetini bozan Swissotel  görgüsüzlüğünü anımsayalım !) Tiber nehri kıyısındaki Adalet Sarayı beni çok etkiledi. 18. yüzyıl sarayı bütün ihtişamıyla adalete saygıyı temsil ediyor. Bir gün bizde de bu saygının olması dileğiyle.
Roma’daki tarihi eserler, daha önce de söylediğim gibi, kendi kökleri ve tarihleri olmasına rağmen  Hristiyanlık adına bir dönem çok hırpalanmış. Ancak 16.yüzyıldan sonra tarihe önem vermeğe, 18. Yüzyıldan itibaren de  kazılar yapmağa başlamışlar. 1923-1939 yılları arasında, yani Mussolini döneminde milliyetçilik nedeniyle tarih bilinci ağırlıkla ders programlarına konmuş ve bugün gördüğümüz antik Roma eserlerinin birçoğu o dönemde ortaya çıkarılmış. Savaşta ve savaştan sonra ise İtalya çok fakir düştüğü için uzun süre kazı filan yapacak hali olmamış, başlamış olanlar durdurulmuş, ancak 1980 lerde yeni kazılara başlanabilmiş, şimdi ise her taraf restorasyon alanı, son hız devam ediyor. Savaşta  fakir düşen, üstelik yenilen İtalya’nın şu andaki kişi başına geliri 35 000 $, hatırlatayım. ( biz 10 500 de çakıldık, çünkü reel üretim artmıyor ). İtalya’nın son derece sanayileşmiş bir ülke olduğunu da ekleyeyim. En hoşuma giden şey de, gördüğüm tüm sanayi tesislerinin çok estetik dizaynlarla, parklar içine, yanlarında sosyal tesisleri ve otoparklarıyla, adeta birer site halinde kurulmuş olmaları. İtalyan dizaynı denen şey burada da kendini göstermiş. Mimaride endüstri kompleksleri dizaynı diye ayrı bir dal geliştirmişler. Bu insanlar ülkelerinin bozulmasına ve çirkinleşmesine izin vermiyorlar vesselam !!! Bir estetik geleneği var ve ondan hiç taviz verilmiyor. Yoksa başkentinden en sanayileşmiş kentine, oradan kıyı kasabalarına, küçük köylere, ovalara, ormanlara, dağ ve göllere varıncaya kadar nasıl bu denli ünlü ve efsanevi bir güzelliği sürdürebilirlerdi ?...
Bir de son söz, tüm yaptıkları başka bir düzene yönlendirme çalışmaları çerçevesinde bizim hükumetin turizm ağırlığını da orta vadede Batıdan Doğuya kaydırmayı planladığını düşünüyorum. Yaptıkları ve daha da yapacakları anti-laik düzenlemeler zaten kendiliğinden Batılı turistte bir çekingenlik yarattı. Bunu daha da arttırmalarını ve Arap, İranlı ve diğer Doğulu ülkelere uygulayacakları teşvik tedbirleriyle turizmin yönünü değiştirmelerini bekliyorum. Ciddi şekilde artan arap turist sayısı bu büyük politika değişikliğinin ilk adımları bence. Misal olarak Büyükada’yı vereyim. Arap turist Büyükada’dan ne anlar ? onun kültürüyle nasıl bağdaşır ? Ama son iki yıldır Büyükada’da birdenbire arap turist kaynamağa başladı. Acaba ada kültürünü değiştirme amacıyla bizim bilmediğimiz teşvikler mi uygulandı ? Nitekim son bir yılda adalarda gayrimenkul satışlarının arttığı, bazı yazlık sahiplerinin evlerini hiç açmadıkları hangi emlakçıya gitseniz söylenen bir şey. Araplardan ciddi köşk ve villa alma teklifleri geliyormuş. Ada sakinleri kendi kültürlerine sahip çıkmayıp ranta mağlup olur ve meydanı terk ederlerse 2 yıl sonra adada kara çarşaf ve peçeden geçilmez. Şimdi bile yazın öyle. Çok gezen, çok okuyan biri olarak ben bu eğilimi her gittiğim yerde netlikle görüyorum. Bütün mesele bir nesil. Bizim nesil kaybolduktan sonra Türkiye başka bir yer olacak. Eskaza “ Dur” denmezse…

Asuman, Kasım 2014, İstanbul. 




GEZİLERİM-16, FRANSA 2013

KASIM  2013 FRANSA GEZİSİ :

4 Kasım 2013'de İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanından Pegasus Havayolları ile rahat bir 3 saat 20 dakikalık yolculuktan sonra Paris Orly Havalimanına indik. Bu sefer Paris’i es geçecektim, ama defalarca gelmiş olduğum Paris’i hem pek özlememiş, hem de gayet iyi bildiğim ulaşım olanaklarını unutacak kadar ara vermemiştim. Orly’den Gare d’Austerlitz’e geçiş yapıp ilk kalkan Intercite ile bir saatte Orleans’a vardım.  Trende yanımda oturan ve İngilizce bilen bir Orleans’lı  gençle ahbaplık ettik. Paris’te bilgisayar teknisyeni olarak çalışan bu genç, kız arkadaşını görmeğe Orleans’a gidiyordu.  Orleans  Garı'na pek de uzak olmayan otelime kadar bana refakat etti ve yol gösterdi.
Orleans küçük, renksiz ve tamamen Paris’in etki alanında kalmış bir şehir. Ortasından Loire nehri geçiyor. Bir de Jeanne d‘Arc’ın memleketi. Her yerde onun adı, heykeli, evi. Vaktiyle Fransa tarihinde önemli rol oynamış bir kent. Orleans dükleri hep kral hanedanından olmuşlar, kral naipliği, hatta krallık yapmışlar. Orleans şu anda Tours ile birlikte Loire şatoları gezilerine ev sahipliği yapan kentlerden biri. Ancak ne yazık ki mevsim dolayısıyla turları çok azaltmışlar. Ertesi gün için otelin yardımıyla  bir tura yer bulabildim. Sabahın köründe yollara düşüp önce Blois’ya ve Blois şatosuna gittik. Blois’yı çok beğendim. Tam bir ortaçağ kenti ve hiç bozulmamış. Ortasından akan Loire nehri ve yüksek duvarlı şatosu ile başka bir dünyadaymışsınız hissini veriyor. Bu kent bizde olsa bugünkü görünümü ne olurdu, çok merak ediyorum ! 10 katlı TOKİ konutları !...Loire şatolarının toplam sayısı 46. Ancak bir kısmı özel mülkiyette, bir kısmı da hala restorasyonda olduğu için Loire boyunca gezilebilen 26 şato var. Diğerlerini ancak dışarıdan görmek mümkün. Ben Orleans’a en yakın 3 şatoyu gezebildim. Bir güne ancak onlar sığdı. Loire şatoları iki tip. Bir kısmı kale, yani müstahkem mevki, ki Blois şatosu öyleydi.  Bir kısmı ise kralların ve asillerin çoğunlukla 16 ve 17. yüzyıllarda yaptırmış oldukları av ve eğlence amaçlı büyük malikaneler. Cheverny ve Chambord da onlardandı. Blois şatosu, çevresindeki derebeylik kenti ile birlikte bir tarih sunarken, diğer ikisi, kırların ve nehir kanallarının ortasında tek başına saraylardı. Chambord büyüklüğü ve ihtişamı ile diğerlerine fark atıp gözlerinizi alıyorsa da, içlerinde birbirinden farklı çok fazla dekor ve eşya yoktu. Malum, bütün saraylarda gördüğünüz kıymetli eşyalar, kralların yattığı yataklar, taht salonları, v.s.  Şatoların yapılış zamanlarının çoğunlukla  I. François ve II. Henry  dönemi  oluşları ilginçti. Yani şu Kanuni’den yardım isteyen kral ve sonrası ! Fransa’nın yardıma muhtaç olduğu, katolik-protestan mücadeleleriyle sarsıldığı, kralının bir ara Şarlken’e esir olduğu bir dönemde bu kadar zengin ve ihtişamlı şatoların yapılmış olması krallık rejiminin toplumdan kopukluğuna en somut örnekti. Şatoların bütün ihtişamına, duvar ve tavan freskleri ve işlemelerinin güzelliğine rağmen hiçbirinde banyo ve tuvalet bulunmadığını da  ekleyeyim ! Tıpkı Versailles ve Louvre gibi ! Dünyada çok fazla saray ve şato gördüğümden midir, nedir, bu şatolar, Blois kenti dışında, beni pek etkilemedi. Kentte, şatonun bulunduğu nehre hakim tepeden manzarayı seyrettikten sonra küçük bir gezinti yaptık. İnsanlar bile biraz eski ve yaşlıydılar, tıpkı kent gibi. Gençler her yerde olduğu gibi, belki Paris’e, büyük kentlere göç etmişler, geride tarihi yanlarında taşıyan ve ondan ayrılamayan yaşlılarını bırakmışlardı. İnci kolyelerini takmış, asla şişmanlamayan zarif Fransız kadınlarının birlikte oturup sohbet ettikleri nehir kenarı, eski dekorlu bir kafede oturduk. Çok ticarileşmediği için Paris’tekinden daha güzel yapılmış Fransız kahvesini içtik. Sırası gelmişken söyleyeyim, bu gezimde Fransız taşrasında çok dolaştım. Bizdekinin, hatta iyi bildiğim İngiltere’dekinin bile aksine, taşra insanları ile Parisliler arasında giyim-kuşam, davranış bakımından bir taşralılık-büyük şehirlilik farkı olduğunu hiç gözlemlemedim. Bu da kültürün tüm toplumca özümsenmişliğinin açık bir göstergesi olsa gerekti. Fransızlar biraz kendini beğenmiş, doğru, ama pek haksız da değiller !
İkinci merhalem 7 Kasımda Rouen idi. Bu arada  küçük kentlere bile trenle en kısa sürede ulaşabildiğinizi ve TGV dışındaki Fransız trenlerinin de yenilenmiş ve gayet hızlı olduklarını ekleyeyim. Sayfiye yerleri arasında ise konforlu otobüs seferleri var. Bizim Ankara - İstanbul arası hızlı treni daha becerememiş olanlara duyurulur !  Rouen, Seine nehrinin Manş denizine döküldüğü yerdeki halicinde, denizden biraz içeride bir kent ve Kuzey Normandiya’nın  en büyük kenti. Tarihi çok hoş. M.Ö. 200 yıllarında sonradan Romalıların Galyalılar (Gauloise) dedikleri Keltler kuzeyden kara yoluyla gelerek Kuzey Normandiya’ya yerleşmişler. ( Yani Asterix’ler ! ) Daha sonra, M.Ö. 70 lerde Caesar’ın Galya’yı  fethi ile Roma idaresine girmişler.  Yüzyıllarca Romalılar ve yine bir kuzey kavmi olan Frank’larla birlikte yaşadıktan sonra, bölge  8. yüzyılda müthiş bir istila ile karşılaşmış.  Danimarka ve Norveçten efsanevi liderleri Rollo’nun yönetiminde  ( CNBC-e deki Vikingler dizisini izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. İngilizler yapmış, nefis bir dizi ) deniz yoluyla gelen Vikingler bu kez yağmalayıp gitme değil, yerleşme amacıyla gelmişler. Başlangıçta epey kan dökülse de , Frank kralının onlara bugünkü Rouen ve çevresini yerleşim yeri olarak tahsis etmesinden sonra sular durulmuş ve yavaş yavaş asimile olup hristiyanlığı kabul etmişler. Rouen’in en merkezi meydanlarından birinde Rollo’nun ihtişamlı bir bronz heykeli var. Yani özetle, Rouen’ın ilk sahipleri Vikingler. Çok sonra, 1400 lerde İngilizler Jeanne d’Arc’ı  büyücülük bahanesiyle  Rouen kentinin Pazar meydanında direğe bağlayarak  yakmışlar. Orada da  yüksek bir direk ve haç var. Rouen, şehir planı ve çevresi ile uyumuyla, Seine kanallarıyla, yat  limanıyla çok estetik bir kent. Doğrusu bu kadar güzel olacağını tahmin etmemiştim. Bir de deniz mahsulleri var ki, öff yani !  Ayrıca Fransa’nın en sarışın ve iri yarı insanları da orada ! Soyaçekim !....Ünlü Fransız empresyonist ressam Paul  Monet  Rouen’da doğmuş. Empresyonizmin  doğum yeri sayılıyor. Gerçekten de çevre ve peyzaj  tam resme göre, oturup Rouen kırlarında resim yapmak ayrı bir keyif olsa gerek. 18. Yüzyıl  Fransız tiyatro yazarı  Ronsard  ve  ünlü  Gustave Flaubert de Rouen’lı  ünlüler arasında. Kentin sanat müzesinde empresyonist sanatçılar Monet, Manet, Sisley, Gauguin ve Renoir’ın  zengin koleksiyonları var.
Kuzey Normandiya’nın  güzelliklerine başlamışken, 9 Kasımda Rouen’den, Seine nehri halicindeki denize daha yakın küçük sayfiye kasabası Honfleur’a gitmemek olmazmış ! Ben de öyle yaptım. Aman ne güzellik, küçük, sevimli oteller, pencerelerinde çiçek saksılı evler, pırıl pırıl nehir kanalları, tekneler ve ahşap, tarihi binalar. Eski bir balıkçı köyü olan Honfleur şimdilerde  Fransa’nın en gözde tatil yerlerinden biri olmuş. Yazın yer bulmanız mümkün olmazmış. Seyahatim süresince rastladığım pek az güneşli günden biri orada bana harika resimler çekme imkanı verdi. Yemyeşil kırlarındaki inanılmaz sonbahar renkleri ve kanalların pırıl pırıl sularında yansıyan şirin binalar resim çekmek için ideal ortamı oluşturuyorlardı.  12. Yüzyıldan beri ayakta duran ve korunan ahşap katedrali ve çan kulesi parmak ısırtacak kadar güzeldi. Bütün daracık sevimli sokaklar sanat galerileri ve antikacılar ile doluydu. Nefis resimler ve objeler sergileniyordu. Ünlü Fransız müzisyen Eric Satie orada doğmuş ve yaşamış. Evi müze yapılmış. Normandiya tarzı, iki katlı bir ahşap ev. Canlandırmalarla, kendi kendine çalan piyanoyla filan çok güzel bir canlı sunum yapmışlar. Bizimkiler şu müzeciliği biraz öğrenebilseler artık diyorum !...Bu yöreye Calvados da deniyormuş ve ünlü Fransız likörü Calvados burada imal edilirmiş. Ayrıca deniz mahsulleri de nefis. Cumartesi günü pazarına da denk geldim ve elde örme dantel, biblo filan gibi otantik şeyler aldım. Honfleur’den istemeye istemeye ayrıldım.
11 Kasımda otobüsle  Güney Normandiya’nın başkenti  Caen’a gelirken bir diğer tatil kasabası Deauville’e  de uğramak istedim.  Deniz kenarından 20-30 m. kadar içeride, bildiğimiz önü plaj yalıların bulunduğu şık ve zengin bir kasaba. Denk geldiğim med dalgalarının gelişine bakınca “Bu nasıl yalıda oturma ?” diye kendi kendime sordum doğrusu. Çünkü dalgalar biraz daha yüksek olsa evleri süpürecek gibi duruyordu. Marmara kıyısında bile denize bu kadar yakın yalı yapılamaz. Lodos fırtınası çıktı mıydı, dalgalar sahilde patlayınca 10 m. ye kadar yükselir.  Neyse, vardır bir bildikleri elbet. Ama sokakları, büyük, gölgeli ağaçları, şık meydanları, mağazaları  ve asla 2 katı geçmeyen binalarıyla gerçekten çok güzel bir yerdi. 3-4 saat burada vakit geçirdikten sonra yola devam ederek Caen’a geldim.  Aslında buraya 20-25 km. uzakta bulunan, Normandiya çıkarmasının yapıldığı Omaha Beach ve çevresini görmeğe gelmiştim. Fakat sahile turlar sadece yazın yapılıyormuş. Fransa gibi turistik bir ülke için ayıp doğrusu. Kentte bir Memorial Museum var, yine müthiş bir müzecilik. Animasyonlarla, seslendirmelerle çıkarma nasıl yapıldı, ne karşılık verildi, Caen nasıl bombalandı;  bulunan silahlar, kasklar, künyeler, parkalar, mermiler, mermi kovanları,  yanmış tanklar, çıkarma  gemilerinin ve bunkerlerin imitasyonları, müttefik ve Alman üniformaları, bayraklar v.s. son derece etkileyici bir biçimde sergileniyor. Aslında bu müzeyi gezmek daha akılcıymış , çünkü sahilde muhafaza edilmiş birkaç bunkerden başka hiçbir şey yokmuş. Gerisi hayal gücü. Oralar artık halka açık plajmış ve savaşa dair hiçbir işaret bırakılmamış, her şey müzede toplanmış. Müttefikler çıkarmaya başlayınca, Almanlar yerleşecek, üs kuracak yerleri olmasın diye Caen’i bombalamışlar. Kentin üçte ikisini yerle bir etmişler. Müttefikler de Almanların Caen Kalesi ve kent çevresindeki tahkimat ve cephaneliklerini havaya uçurmuşlar. Yani Caen İkinci Dünya Savaşında Fransa’nın hemen hemen tek bombalanan kenti olmuş. Kentin şimdi önemli bir kısmı modern yapılarla dolu. Sadece Katedral, Kale ve birkaç çok önemli eski kilise ile 12. Yüzyıl  kent surlarından kısmen ayakta kalabilen tek kuleyi restore etmişler. Önce Kuzey Normandiya’da yerleşen kuzeyli kavimler, yani Normanlar daha sonra güneye doğru genişlemişler ve böylece Seine nehri halicinin kuzeyi Kuzey Normandiya, güneyi Güney Normandiya adını almış. Caen de Güney Normandiya'nın en büyük kenti. Sevimli bir kent değil, fakat kalesi çok büyük ve Katedrali de çok ince sanat eseri. Dev gibi iki kampustan oluşan büyük bir Üniversitesi var, kent dışında, ormanların içinde. Ünlü Norman Kralı Fatih William 11. yüzyılda burada doğmuş ve yaşamış, İngiltereyi istila eden Normanların komutanı. O yüzden Fatih ünvanını almış. Kalenin içinde sarayı varmış, yüzyıllarca korunmuş, ancak 1944 bombardımanında  o da yerle bir olmuş ve sadece temelleri kalmış. Duvarlarının kesme taşlarının bir kısmı kalenin restorasyonunda kullanılmış. Temellerine bakılırsa, saraydan çok, büyük bir ev demek daha mümkün. Kendisinden 500 yıl sonraki krallara nazaran çok mütevazıymış anlaşılan….Kalenin savaştan sonraki restorasyonu sırasında saray temellerinin altından bazı çok eski tarihi eserlerin, bu arada kuzeyli kültüre ait balta ve kılıçların ve bazı ziynet eşyalarının çıkarılması üzerine kazılar yapılmış ve buluntular Caen kent müzesine taşınmış. Orayı gezmeğe vaktim olmadı maalesef. 
13 Kasım günü çok istediğim  Le Mont Saint Michel ‘e geldim. Otelim adaya çok yakın bir yerde idi. O zamana kadar kaldığım en lüks ve şık oteldi. Tabii de en pahalı. Çünkü MSM de zaten ucuz hiçbir şey yoktu. Odamın balkonundan hep resimlerde gördüğüm  MSM’i oldukça yakın bir mesafeden karşımda görünce bayağı bir irkildim ve karizmasının etkisinde kaldım. Ertesi gün de sayılı nefis havalardan biri vardı.  O güzel günde shuttle’a yüz vermeden adaya yürüyerek gittim ve giderken çeşitli resimler çektim. Gerçekten anlatılması  güç. Karşınızda dümdüz bir arazinin ortasında bir piramit gibi yükselen sarp duvarlar ve tepede çan kulesi ile dev bir manastır.  Neden orada ve öyle kurulduğunu, neden o kadar tahkimat yapıldığını  kimse tam olarak açıklayamıyor. Fransisken rahipleri feodallerin yardımıyla burayı kurmuşlar , tamam da deniz kıyısından 500 m. kadar açıkta, 6 saat arayla denizin çekildiği ve yeniden 12 m. ye kadar çıkan med dalgalarının hücum ettiği bir adada inşaat ve ikmal nasıl yapılır, hiçbir deniz aracının dayanması mümkün olmayan med dalgalarında kaç insan kaybedilmiştir, neden ? Bunlar hep bilinmezler. Sadece dini inziva için göze alınacak şeyler değil. Başka nedenleri olmalı, önemli kişilerin kapatıldığı bir hapishane olabilir örneğin. Ama tarihte böyle bir kayıt yok, tuhaf…Cezir zamanı çok eskiden de adaya yürüyerek gidilebiliyormuş. Ancak med dalgaları  ansızın ve hızla geldiği için saatlerin bile bir güvencesi yokmuş. Bütün Avrupa kıyılarındaki en yüksek med dalgaları buradaymış. Zamanımızda da bazı maceraperestler adaya cezir zamanı yürüyerek gitmeyi deneyip, dönüşte hayatlarını kaybettiklerinden tedbir alma gereği doğmuş ve yapılabilecek en kötü uygulamayı yapıp adadan ana karaya tüm sahili doldurmuşlar.  Böylece ne medin, ne de cezirin kıyıdan hiçbir görüntüsü kalmamış. Çünkü kıyı kalmamış, kıyı adanın ötesine gitmiş. İleri teknoloji kullanıp yukarı kaldırılmış bir çelik yolla adayı birleştirme  uygulamasını şimdi yapıyorlar, başlamışlar ama çok geç, med-cezir ancak adanın tepesinden görülebilir.  Bu arada, adanın tepesindeki manastıra çıkamadım, çünkü çok yüksek ve dik merdivenleri var. Hem dizlerim, hem de bendeki düşme korkusu yüzünden tırmanmayı göze alamadım. Aşağı taraflarda gezdim, çok güzel iç kale binaları vardı, bazıları otel yapılmış. Bir de çarşısı var ki, gerçekten görülmeğe değer. Daracık sokakların içinde küçücük dükkanlar, ama çok nadide şeyler satıyorlar. Tabii her şey ateş pahası !  Bu dükkanlar ortaçağda bile varmış. Manastıra gelir sağlamak için her gelenin bir şeyler alması adetmiş. O zamanlar at koşumları, baharat, silahlar, el dokumaları, duvar halıları, kapı  zilleri, çanlar  gibi şeyler satılırmış. Bir eksik daha, bu sarp kayanın tepesine  çıkmak için görüntüyü bozmadan, gizleyerek pekala bir asansör yapabilirlerdi. Otantik olacak diye milleti tıknefes etmenin ne alemi var ?  Santorini’de  de o güzelim adanın tepesine çıkma şansım yoktu ama asansör sayesinde eşsiz manzarayı ve kenti görebildim.
Akşam  MSM bana unutulmaz bir sürpriz yaptı. Yine yürüyerek dönerken öyle bir gurup oluştu ki, unutmam mümkün değil. Dümdüz arazi üzerinde hafiften toplanan bulutlar kıpkızıl güneş ışıklarını tül gibi dağıtarak bütün ufku kapladı. Benim gibi çok insan şaşkınlıkla o güneş batışına bakakaldı. Güzel resimler çektim.
Ertesi gün dönüş vardı. Yine bir maraton ! MSM den Rennes’e trenle, Rennes’den TGV yi yakalayarak  3 saatte Paris Montparnasse’a, oradan metroyla  Gare d’Austerlitz, oradan yine trenle Orly ve akşam 6 daki  İstanbul uçuşunu yakalayış ! Pek akıllı işleri değil ama söz konusu ben olunca her şey olabilir ! Gece 10.30 da İstanbul. Hepsi aynı günün içinde. Söylemeğe gerek yok, gezinin her adımı internet ve Fransız  SNCF si kanalıyla planlanmıştı , hiçbir şey şaşmadı, en fazla da Fransız ulaşım servislerinin harika dakikliği sayesinde. Bizde ne zaman örneğin “17.01 de gelecek” denen tren veya otobüs 17.01 de gelecek acaba ?!...
Çok yorulmuşum, tam 3 gün dinlendim. Darısı diğer gezilere….

Asuman, Kasım 2013, İst.  
  


GEZİLERİM-15, BURSA 2012

TARİHİ BURSA GEZİSİ, 2012 :

29-30 Mayıs 2012 tarihlerinde  Bursa’ya kısa bir gezi yaptım. Amacım Bursa’nın restore edilen ve halkın ziyaretine açılan önemli tarihi eserlerini görmekti. Eski Bursa diye anılan Yıldırım, Yeşil, Osmangazi, Tophane ve Muradiye semtlerinde yoğunlaşan cami ve türbeler, hanlar, hamamlar  ile eski evler ve asırlık çınarlar son derece etkileyiciydi. Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti olan Bursa’da neredeyse tüm tarihi eserlerin 1300 ve 1400 lü yıllara ait olmaları, Osmanlı Türk tarihinin bu en eski merkezinde 600 yıldan fazla bir süre önce neler yaşandığını  düşündürüyor ve hayal gücünün sınırlarını zorluyor. En önemli eserler, bence kenti tepeden gören tarihi Tophane’deki Osmangazi ve Orhangazi türbeleri. Çok sade olan bu türbelerdeki sandukalara bakarken çağları etkileyen bir İmparatorluğun nasıl kurulduğunu düşünüp hayallere dalıyor insan. Devlet kurucusu ve bir İmparatorluğa adını veren Osman Gazi’nin büyük sıfatına hürmeten biraz daha süslü olan basit türbesi insana öyle bir hüzün veriyor ki, görmeden tasavvur etmek imkansız. Neler gelmiş, neler geçmiş, neler olmuş, nasıl olmuş, bir film şeridi gibi düşünüyorsunuz. Anadolu Selçuklu Devletine vergi veren özerk bir beylik iken, çevresindeki diğer beylikleri egemenliği altına alarak Selçuklu’dan bağımsızlığını ilan eden ve yeni bir  devletin temellerini atan adam Osman Gazi. Anlatırken kolay geliyor, 700 yıl önce, sadece 400 atlı ve çadırlarıyla Söğüt’te konuşlanmış Ertuğrul Gazi oğlu Osman Gazi nasıl olmuş da bu temelleri, hem de bu kadar sağlam olarak atabilmiş? Nasıl bir devrimci ruhlu yiğitti  kimbilir…İşte orada yatıyor, devletin yaşı ile eşit yaştaki çınarların gölgesinde…Osman Gazi öldüğünde henüz  Bursa fethedilmemişti. Önce nereye gömüldüğü çok net değil. Fakat oğlu  Orhan Gazi tarafından fethedilen ve başkent yapılan Bursa’ya ilk defnedilen Osmanlı Beyi olduğu muhakkak. Ölüm tarihi 1324.  Sandukasının baş ucunda sarık yok, börk var. Hala o göçebe Oğuz’un sembolü…
Orhan Gazi türbesi çok sade. Bizans’dan  Bursa’yı ve  İznik’i  alan, Avrupa’ya geçen, Batı Trakya’yı fetheden, Bursa’yı başkent yapan, ilk Osmanlı parasını bastıran, Osmanlı’yı beylikten devletliğe terfi ettiren Bey.  Neler yapmış ama Osmanlı hala küçük bir devlet…Orhan Bey, sadeliği içinde, çok uluslu Osmanlı devletinin tarihinde oynadığı olağanüstü  önemli role yakışır bir vakarla yatıyor…Ölümü 1361. Tarihi kent merkezinde kalan Orhan camii kendisi tarafından yaptırılmış, 1330 tarihli. Çevresi kapatılmamış, son derece güzel bir doğal parka dönüştürülmüş. Özellikle yaşlı insanlar banklarda oturuyor, gelip geçen “yeni nesli” ve dondurmacıları seyrederek kimbilir, belki de kendi çocukluk ve gençliklerini hayal ediyorlar…
Sonra Çekirge’deki  Hüdavendigar camii ve türbesi… I.Murad  Edirne’yi alan hükümdar. Osmanlı tarihinde kendisine “şehit” deniyor. Sırbistan ve Kosova’yı fetheden ve savaştan sonra  Kosova’daki savaş meydanında  bir Sırp tarafından hançerlenerek şehit edilen Osmanlı sultanı. Sultan sıfatı  Osmanlı hükümdarları için ilk kez Murad-ı Hüdavendigar ile kullanılmağa başlıyor. Ondan önce sadece Bey veya Gazi.  Ölümü 1389. Türbesi oğlu  I.Bayezid  (Yıldırım Bayezid ) tarafından yaptırılıyor.
Yıldırım Bayezid’le Osmanlı şan, şöhret, ün ve ihtişam kazanmağa başlıyor. Genç, atak ve tedbirsiz Yıldırım hiç hak etmediği bir sonla, barbar bir Moğol eliyle (Timur) karşılaştığı akıbeti kabullenmediği için hayatına son vermeyi tercih ederek tarihteki hüzünlü yerini alıyor. Ölümü 1402. Benim tüm Osmanlı padişahları içinde en fazla sevdiğim ve hep farklı bir yere koyduğum Yıldırım Bayezid, Bursalıların gönlünde de asırlardan beri büyük bir yer tutmuş olmalı ki, neredeyse her yerde bir Yıldırım. Sanki kentin asıl sahibi Yıldırım’mış gibi…Yaptırdığı 2 cami ve külliyeler olağanüstü… Fetret devrinde gömüldüğü Akşehir’deki  naaşı, ancak 10 yıl sonra oğlu Çelebi Mehmet ( I. Mehmet ) tarafından Bursa’ya getirilip,  kendi adı verilen camiin bahçesinde yaptırılan türbesine defnedilebiliyor. Ama bu cesur ve yiğit adamın Bursa’daki asıl büyük eseri,  şaşkınlık ve hayranlıktan tüylerimi diken diken eden Ulucami. Yüzyılları ve devirleri aşarak hala “ben en büyüğüm” diyor.  Yıldırım’ın 1399 yılında yaptırdığı bu müthiş cami, taşıdığı çok özgün mimari hatlarıyla  İstanbul’dakileri  bile  sollayabilir bence.  Nefis iç havuz-şadırvanına hayranlıkla bakakaldım. Hat sanatının en zarif ve inanılmaz incelikteki eserleriyle bezenmiş olan bu alışılmamış büyüklükteki cami, içine her gireni büyüleyen bir yapı. Hatta içinde yerlere oturup sohbet edenler, kuran veya kitap okuyanlar, uyuyanlar , fotoğraf çekenlerle, başka camilerde bulunmayan garip bir özgürlük ortamı da var. Buna ben de uyup  bir saat kadar bu muhteşem abideyi  içime çektim ve Yıldırım’a bir kez daha hayran oldum.
Ulucami’nin arkasında, büyük bir alanı kaplayan Bursa Çarşısı’nı anmadan geçemiyeceğim. Kısmen Kapalıçarşı, kısmen üstü örtülmüş açık çarşı olan bu büyük, geleneksel alışveriş kompleksi de Osmanlı devletinin kurulduğu ilk yıllardan bugüne kadar aralıksız halka hizmet etmekte devam ediyor. Çarşıda en güzel gıda maddelerinden giyim-kuşama, çeyizliklerden mücevherata kadar geniş bir alım-satım imkanı var. Aradığınız her şeyi bu çarşıda bulabilirsiniz. Diğer bir deyişle, “yok yok !”. Bursa’da, önemli bir ticaret merkezi olması dolayısıyla, gelip giden tüccar ve alıcıların kalmaları için yaptırılmış çok sayıda han da var. Bu hanların en ünlüsü “Koza Han”. Vaktiyle Bursa’nın ünlü ipeklilerine izafeten adı “Koza Han” olarak anılagelmiş bu han, şimdilerde hatıra eşya dükkanları, turistik halıcılar ve avlusundaki büyük kafe ile ünlü. Çok güzel restore edilmiş. Avludaki ulu çınar da estetiğe estetik katıyor. Ben de bu kafede oturup çevreyi uzunca bir süre seyrettim.    
Bursa’yı  Bursa yapan diğer abidelerden en önemlisi Yeşil semtinin ünlü Yeşil Cami Külliyesi ve Yeşil Türbe, malum. Her ikisi de Yıldırım Bayezid’in oğlu  Çelebi Mehmet (I. Mehmet) tarafından yaptırılmış.  Kardeşleri  İsa, Süleyman ve  Musa  Çelebi’leri  yenerek  Osmanlı’yı yeniden bir bayrak altında toplayan ve kaldığı yerden devam ettiren Çelebi Mehmet, devleti yeniden kuran kişi olarak tarihe geçmiştir.  Ölümü 1421 dir.  Çok özgün ve estetik bir yapı olan Yeşil Türbe, fevkalade güzel İznik çinileri ve tavan süslemeleri ile ünlü. Bursa’daki ilk 6 padişah türbesinin en güzeli olan Yeşil Türbe, bir bakıma Bursa’nın sembolü olagelmiş. Fakat bence asıl sembol Ulucami olmak gerekir. Yeşil türbenin hemen yanındaki Yeşil Cami de çini süslemeleri ve geniş külliyesi ile Yeşil türbenin tamamlayıcısı gibi duruyor.
Yeşil Türbe’ye yakın mesafede Bursa manzarasının en güzel seyredilebildiği bir tepe üstünde bulunan Emirsultan ise Bursa’nın bir çeşit uhrevi ziyaretgahı. Aynı kompleks içinde bulunan Emirsultan camii ve türbesi, her zaman dertlerine çare arayanların, ruh sıkıntılarını dindirmek isteyenlerin ve yalnız insanların ziyaretgahı olmuş ve olmakta. İnsanlar orada edilen duaların kabul edileceğine inanmaktalar. Emir Sultan, Yıldırım Bayezid zamanında yaşamış, Yıldırım’ın  seferlerine katılmış, üstün meziyetlere sahip sayılan, yüksek dini eğitim almış, peygamber sülalesinden gelen bir kişi. Yıldırım Bayezid’in damadı. Camii ve türbesi eşi tarafından yaptırılmış olup 1410  yılı civarındadır. 
6. Padişah türbesi ise Muradiye semtindeki II. Murad  külliyesi ve türbeler kompleksinde. Fatih Sultan Mehmed’in babası, Varna ve 2. Kosova savaşlarının kahramanı, Edirne’yi Osmanlı Devleti’nin ikinci başkenti yapan II.Murad, vasiyeti gereği son derece sade olan türbesinin altında, sanduka yerine ortası toprak, etrafı mermerle çevrili düz bir mezarda yatmakta . Başucuna hiçbir alamet konmamış. Ölüm tarihi 1451 .  Aynı türbe altında çok sevdiği oğlu şehzade Alaaddin’in de mezarı var.  Muradiye camiinin bahçesinde birden fazla türbe bulunmakta. Türbelerde Osmanlı tarihinin bir çok ünlü isimleri de gömülü. Cem Sultan’ın, Kanuni’nin öldürttüğü oğlu şehzade Mustafa’nın ve annesi Mahidevran Hatun’un türbeleri burada. Ancak, türbelerin hepsi açık değil. Restorasyon gerekçesiyle kapalı tutulan bazı türbelerde herhangi bir restorasyon  izi görülmediği gibi, tersine, kapalı tutulmaktan dolayı  bakımsız kaldıkları  gözlenmekte. Osmanlı tarihinin bir döneminin hikayesi demek olan bu türbelerin ve içinde bulundukları olağanüstü güzel doğal bahçenin ziyaret edenleri hayran bırakacak bir bakımlılıkta olması temenni edilir.  
Bursa’da restore edilen bazı eski Bursa evleri ve konaklarının  Müze, Belediye binası, Kültür merkezi, Konferans salonu gibi amaçlarla kullanılmaları takdire değer. Bir diğer anıtsal miras ise  500-600 yıllık çınarlar. Hiçbir kentte rastlanmıyacak  kadar çok sayıdaki bu muazzam çınar ağaçları ve korunmalarına gösterilen özen, her türlü takdirin ötesinde. Modern Bursa sıradan bir şehir. Fakat tarihi Bursa eşsiz. Osmanlı Devleti’nin İstanbul’dan önceki bir diğer başkenti olan Edirne’de çok değerli tarihi eserlere karşılık  tek bir padişah türbesinin dahi bulunmaması, hatta öldürülen şehzadelerin türbelerinin bile Bursa’da olması herhalde ince düşünülerek yapılmış bir uygulama. İlk başkente karşı bir borç ödemesi mi acaba ? Sebep her neyse, bu kutsal  istirahatgahlar ve geriye kalan paha biçilmez eserler tarihi Bursa’ya çok yakışmış. Bu ağır sorumluluğu güzel taşıyor. Bursa’nın muhteşem tarihi mirasını “mutlaka gidin, görün” diyorum.


 Asuman Yücel, İst. 2012.

GEZİLERİM-14, TARİHİ EDİRNE 2013

TARİHİ EDİRNE GEZİSİ, MAYIS 2013 :

Daha önce hiç gitme fırsatı bulamadığım Edirne’de tarihi eserlerin restore edildiği , hepsinin ziyarete açıldığı, Edirne’nin çok değiştiği söyleniyordu. İlk  gidişim talihsiz bir döneme rastladı. 2007 Şubatında annemin vefatından sonra girdiğim depresif durum içinde İstanbul’dan kaçmak gibi bir duyguya kapılarak kış ortasında kendimi mesafe olarak yakın bulduğum Edirne’ye attım. Yine de epey gezdim ve ünlü Trakya kışı ve karların ortasında da kalmama rağmen, Edirne’ye hüznümü biraz olsun unutabilecek kadar hayran oldum. Bundan tam 6 yıl sonra, 2013 de  “Osmanlı’nın ikinci başkenti olan o güzel kenti bahar aylarında yeniden gezmek  farz  oldu” dedim. Arkadaşım Nevin Peynircioğlu ile birlikte, 3 günlük bir Edirne  gezisine çıktık. Kentin en merkezi yerinde, yıllar önce üstünü otlar bürümüş bir harabe olduğunu işitmiş olduğum, ilk gidişimde restore edilirken gördüğüm 1560 tarihli Mimar Sinan yapımı Rüstem Paşa ( Muhteşem Yüzyıl dizisindeki şu Rüstem Paşa !) Kervansarayı otel olmuş. Hem de ne otel. Nefis bir iç avlu, ikinci kat üzerinde odalar, tarihi taş duvarlar boyanmamış, sadece temizlenmiş. (Topkapı Sarayında bile bazı alt kat giriş ve dehlizleri beyaz badana ile boyamışlardı ! ) Odalarda tuğla ocaklar, (yerlerini klima ve kalorifer almış tabii !) otantik tarzda eşyalar. Sadece banyo modern, sonradan yapılmış, fakat her ihtiyacı karşılayacak nitelikte.  Üstelik fiatları  son derece makul.  Otoparkı  da var. Oda pencerelerinin, eski yapının bozulmaması  için küçük olması ve asansör yerine dik merdivenler bulunması dezavantaj  belki ama o kadar kusur da olur artık. 500 yıllık bir binada kalmanın keyfi buna değer. Sabahları açık büfe kahvaltı var, güzel havalarda iç avluda kahvaltı etmek çok keyifli.  
Edirne çok güzel bir kent. Yemyeşil, etrafı bağlar, bahçelerle dolu kocaman bir ova.  Avrupa’nın kapısı olduğu için devamlı bir araç ve insan trafiği var.  Bu  trafik kentin emsallerinden daha pahalı olmasına yol açmış. Her yerde Euro ile alışveriş edilebiliyor. Edirne AB ye girmiş !  Kentin en güzel binalarından, 19. Yüzyıldan kalma Valilik binası AB ile İlişkiler Bakanlığına bağlı bir enformasyon ajansına çevrilmiş. Kentteki tüm tarihi eserler restore edilmiş  gerçekten. Restorasyonlar gayet başarılı. Eski restorasyonlardaki beton sıvaları ve kireç badanaları düşününce insan teşekkür etmekten kendini alamıyor !  Düzlük bir kent olan Edirne, çevresindeki yeşil alanların çokluğu, yemyeşil küçük parkları, havuzlarıyla da güzel. Keşke bir de konut mimarisi  daha iyi olsaydı. Bu nadide kentin de laz kalfaların hücumundan kurtulamadığı anlaşılıyor. Ancak tarihi kent merkezinde hiç olmazsa yüksek binalara izin verilmemiş olması, tarihi dokunun karizmasının bozulmaması açısından olumlu. Çok güzel  eski binalar, köşkler, konaklar var. Bir kısmı restore edilerek değerlendirilmiş, fakat bir kısmı çok harap, keşke eski kenti olduğu gibi restore edip koruyabilseler.
Gezmeğe inanılmaz Selimiye’den (1568-1574) başlamak istedik. Gerçi Edirne gibi 158 bin nüfuslu küçük bir kente çok büyük gelmiş, üzerinde olduğu ve her yerden göründüğü tepeden kenti biraz eziyor. Fakat bundan dolayı ihtişamını inkar edecek değiliz tabii. Göz kamaştırıcı. Çinileri Sultanahmet ile yarışabilir. Kubbe çok yüksek ve çok geniş. Ayasofya’yı  geçemese bile eşdeğer sanırım. (Sinan geçmek istemiş ya ). Ancak Ayasofya’nın Selimiye’den 1000 yıl öncesinin teknolojisi ile yapıldığını akıldan çıkarmamak ve o büyük mabedin de hakkını vermek gerek. Selimiye, üstüne oturduğu tepede, dev kubbesi, yan kubbeleri, muazzam bahçesi ve avlusu, külliyesi ve 4 olağanüstü yüksek minaresi ile yüzyıllara meydan okuyarak, Edirne’nin şahit olduğu tüm savaşları, zaferleri, zafer alaylarını, işgalleri, bozgunları, göçleri, yeniden geri alışları hüzünlü bir gururla seyrediyor ve adeta “Ben burada oldukça Edirne hep Türk kalacak” diyor.
Daha sonra kent merkezinde ve birbirine çok yakın olan  Eski Cami, 3 Şerefeli Cami, Bedesten ve  Kapalıçarşı’yı gezdik. Eski Cami 1414 yılında Çelebi Mehmet tarafından tamamlanmış büyük bir cami. Çoklu kubbeleri, tac kapısı ve son cemaat yerinin geniş ve yüksek kemerleri  Selçuklu izleri taşıyor. Duvarlarındaki siyahla yazılmış  dev sülüs hat örnekleri çok etkileyici. Bu hat örneklerinden Yıldırım Bayezid’in yaptırdığı Bursa Ulucamii’nde de var. Üç  Şerefeli Cami 1447 yılında  II. Murat tarafından yaptırılmış; geniş mekanı, külliyesi, ağaçlık bahçesi ve her biri farklı biçimdeki minareleri ile dikkati çekiyor. Mimarı, Sinan’dan 120 yıl önce minarelerden birinin 3 şerefesine biribirini görmeyen 2 ayrı merdivenle çıkabilmeyi başarmış. (Sinan bunu 3 ayrı merdivenle yapmış Selimiye’de). 1418 tarihli  Bedesten ve  1569 yılında Selimiye ile aynı tarihlerde yapılan Kapalıçarşı tarihi ticaret mekanları. Demek o zamanlar da Edirne önemli bir transit ticaret merkeziymiş.
Edirne’deki daha eski bir büyük kervansaray da 1300 lerin sonlarında Yıldırım Bayezid tarafından yaptırılan Deveci Han. Cumhuriyetin ilk yıllarında tadil edilerek Edirne Cezaevi olarak kullanılmış, ancak Trakya insanının farklı yapısıyla pek de mahkumu bulunmadığından, mahkumlar Tekirdağ’a nakledilerek Deveci Han restore edilmiş ve Edirne Belediyesinin kültür ve sanat merkezine dönüştürülmüş. Burada sinema ve toplantı salonları, sergi ve konser mekanları oluşturulmuş,  fakat maalesef şu anda pek seyrek kullanılıyor, atıl…Edirne Belediyesinin büyük bir eksikliği olarak gördük.
Kent merkezi dışındaki tarih eserlere gelince, tabii  1300  lerde yapılmış Yıldırım Bayezid camii favorimdi.  Kentin hayli dışında, bir başına, nefis incelikteki tek minareli eser Yıldırım’ı her düşündüğümde olduğu gibi beni yine hüzünlendirdi. Bende bu Yıldırım Bayezid tutkusu nereden geliyor bilmem. Bugünkü değerlerle bakıldığında korkulacak bir adam, acımasız. Cesur ve ihtiyatsız. Kendine aşırı güvenli. Belki biraz kaderine acıma, kahramanlığına ve dillere destan yakışıklılığına hayranlık. (Bütün tarihler öyle yazıyor, portresi de nefis). Kent dışına seferimizde ikinci olarak  II.Murat’ın efsanevi arkadaşı  Gazimihal’in  1420 yılında yaptırdığı Gazimihal camiini gezdik. Tek minareli bu cami de son cemaat yerinin muhteşem revaklarıyla inanılmaz güzellikteydi ve yıllara meydan okuyarak hala kullanılıyordu. Sonra kentin tamamen aksi yönündeki  Muradiye camii.  II. Murat tarafından 1426 yılında yaptırılan bu cami de hemen hemen arkadaşı  Gazimihal’in camiiyle aynı plandaydı. O zamanki padişahlar demek daha mütevazıydı ki, henüz çok minareli “Selatin” camileri oluşmamıştı. Ancak bu camiin Bursa ‘nın ünlü Yeşil Cami’siyle yarışabilecek güzellikte  çinileri ve tamamen çini süslemeciliği ile yapılmış paha biçilmez bir mihrabı vardı. Duvar çinilerinin bazılarının maalesef çalınmış olduklarını da bu arada not edeyim.
Daha sonra Meriç nehri kıyısında bir dinlenme ve yemek. Nehir önümüzden hızla akıyor ve 1520 li yıllarda Mimar Sinan tarafından ordunun kolay geçişini sağlamak üzere biri  Küçükçekmece’de, diğeri Meriç üzerinde yapılan iki köprüden biri olan ve 500 yıldır tüm taşkınlara, sel felaketlerine, açılan baraj kapaklarına, sonu gelmez kar ve yağmurlara, ünlü Trakya soğuğuna dimdik dayanan ve hala kullanılan bu müthiş köprüye bakıyorduk…Son olarak Abdülmecid ve daha sonra da Cumhuriyet döneminde restore edilmiş. Asırlara karşı duran  gücüne karşılık ne kadar zarif bir görüntüsü vardı. İşte sanat da buydu herhalde…Ertesi gün kentin biraz dışında Edirne’nin ikinci en büyük eseri, 1488 de bitirilen  II.Bayezid  Külliye ve Şifahanesini gezmeğe gittik. Camii, kütüphanesi, medresesi, hamamı ve hastanesiyle tam bir külliye. Zamanında medresesinde hekimler de yetişir ve şifahanede başta veremliler ve akıl hastaları olmak üzere ayrı ayrı bölümlerde hastalar tedavi edilirmiş. Gerçekten çok büyük ve etkileyici bir eserdi. Animasyonlarla nasıl uygulamalı eğitim yapıldığı, hastalara nasıl bakıldığı da gösterilmişti. Şifasız akıl hastalarının kapatıldığı hücreleri görünce içim sızladı.  Camiin, içinin zarafeti, aydınlığı ve gül bahçeleri  ile insana gerçekten huzur telkin eden bir havası vardı. Sinan’dan önceki dönemde de Osmanlı mimarisinin emsalsiz olabildiğine en büyük üç tanık bence Bursa Ulucamii, İstanbul Fatih Camii ile II. Bayezid’in İstanbul ve Edirne’de yaptırdığı külliyeler.
Tekrar Edirne içine dönecek olursak, Edirne Sinagogu,  Bulgar Kilisesi, Edirne surlarından ayakta kalan tek eser olan Makedonya Kulesi , 1560 yılında Sokullu Mehmet Paşa’nın Mimar Sinan’a yaptırdığı Sokullu hamamı ( restorasyondan sonra yeniden hamam olarak kullanılmağa başlanmış, turistler çok rağbet ediyormuş) görülmeğe değer yerler. Sonra yine kent dışı :  1913  Balkan savaşı anıtı ve sembolik şehitlik (aslında mezarları bile yok, ağlatan bir görüntü daha), Kanuni Sultan Süleyman tarafından adil bir hükümdarın abidesi olarak 1561 yılında yaptırılan Adalet Kulesi, Balkan savaşındaki Osmanlı siperleri ve topçu bataryaları, metrisler, sığınaklar, Balkan Savaşına  ait diğer eserler İşgal Kuvvetleri Karargahı  (şimdi garnizon komutanlığı), Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı 700 yıllık Sarayiçi mevkii ve bu mevkie adını veren ünlü Eski Saray’ın insanın içini acıtan ve utandıran kalıntıları…Balkan Savaşı sırasında kenti teslim etme zorunluluğunu gören Komutan Şükrü Paşa’nın 700 yıldır ayakta duran, bir anlamda Osmanlı’nın tüm tarihini özetleyen bu muhteşem sarayı ”Burası devlet’dir, devlet düşman eline geçmez” diyerek baştanbaşa yakma vahşetine ve basiretsizliğine söyleyecek söz bulamıyorum. Edirne tekrar geri alındı ama artık saray yoktu…İlk gidişimde içimi acıtan harabelerden saray mutfakları, sanırım biraz daha bütünlük arzettiklerinden, aradan geçen sürede restore edilmiş ve çok güzel olmuş. Henüz kapalıydı, sanat sergilerine ve kitap fuarlarına tahsis edileceği söyleniyordu. İnşallah…( Dolmabahçe sarayının saray mutfakları da restore edilmiş ve bir-iki kez sergilere ve kitap fuarına tahsis edilmişti. Bahçesinde eşsiz Boğaz manzarasına bakan şirin bir de kafe vardı. İstanbullular, özellikle de yaşlılar bu kafede gazetelerini okur, Boğaz manzarası seyrederlerdi.  Giriş kontrollü idi. Üst araması yapılır, elini kolunu sallayan giremezdi. Yani gereken tedbirler alınmış olarak milletin eserinden küçük bir bölüm de olsa yine millete tahsis edilmişti. Ayrıca bir de Yıldız Sarayı porselen fabrikasının satış mağazası vardı ki, satılan eserlerin sanat değeri anlatmakla ifade edilemezdi. Şimdilerde Başbakanın Dolmabahçe çalışma ofisi olan Saray ek binası ise, konumuna çok yakışır şekilde Devlet Resim ve Heykel Müzesi idi.  Anlattığım tüm bu bina ve alanlar şu anda Başbakanın etki ve korunma alanı (!) içinde kaldığından halka kapatıldı ! ) 
Gelelim alışveriş ve yemeklere. Edirne’nin çarşıları ucuz değil ama oldukça zengin. Özellikle yerli yapım deri çanta ve ayakkabılar çok zarif . Hediyelik eşya çeşitleri de, başta el sanatları ve çiniler olmak üzere gayet cazip. Ünlü ciğer kebabından yedik tabii. Gerçekten söylendiği kadar var, inanılmaz lezzetli. Trakya köftesi de öyle. Edirne peynirlerini ve peynir tatlısını da unutmayalım. Kafe ve restoranlar genellikle  açık bölümlere sahip ve bahçelerinde mutlaka havuzları var. Bu da eski bir başkente yaraşır incelik tabii…
İşte bizim 3 günlük Edirne gezimizin özeti.  
Asuman Yücel, Mayıs, 2014.   



GEZİLERİM-13, NAPOLİ-POMPEİ-SORRENTO 2012

NAPOLİ, POMPEİİ GEZİSİ, 2012 :

8 Nisan 2012, tek başıma, aynen Floransa’ya gittiğim gibi, internetten otel bularak ve THY’den yer ayırtarak Napoli’ye gittim. Emniyet ve asayiş bakımından güvenilir olmayan ülkelerle birden fazla ülke gezilecek seyahatler hariç, zaten bireysel gezi hoşuma gidiyor. Benim gezilerde hep net amaçlarım var. Tek başına gezilerde onlara daha iyi konsantre olabiliyorum . Bu kez de amacım aşağıda anlatacağım iki antik kenti görmek…Otelde şansım Floransa’daki gibi yaver gitti. Memnun kaldım. Her yere yakındı, bakımlıydı ve sahipleri  sıcak ve nazikti. Zaten önce şunu söyleyeyim, İtalya’yı seviyorum. Emekli olduğumdanberi en çok gittiğim ülke İtalya. 4 kez gittim. Emekli olmadan önce de iki kez gitmiştim. İtalya Türkiye gibi sıcak, iklimi Türkiye’ye benziyor, soğuk yerleri sevmiyorum. Türkiye gibi bir çeşitliliği de var. Kuzey İtalya tam Avrupalı, kibar ve mesafeli, temiz, şık…Milano gibi. Venedik başka alem. İtalyanın geri kalan kısmına hiç benzemeyen bir mimari, Avrupa ile Doğu karışımı. Yüzyıllarca Doğu ile ticaret yapınca böyle oluyor. Roma ayrı bir fenomen. İmparatorluk mu, papalık mı, engizisyon mu, rönesans mı ? Hepsi…İnanılmaz…Napoli ise, işte bu sefer emin oldum, bilimsel kitaplarda okuduğum İtalya’nın güneyi ile kuzeyi arasındaki gelişmişlik farkının ta kendisi. Hatta daha ileri gidiyorum, İtalya başka bir yer, Napoli başka. İtalyan dizaynı, güzelliği, tarihi, her şeyi var, fakat inanılmaz  fakir, bakımsız, dökülüyor. Hele şimdi krizden dolayı inşaatlar bile durdurulmuş, her taraf durmuş şantiyeler dolayısiyle delik deşik !...Çevresi komple sanayi, halkı sanayi işçisi. Gariban, esmer, kısa boylu , kısa bacaklı, geniş kalçalı, Akdenizli ve Türk’e en çok benzeyen…O efsanevi İtalyan erkek güzelliği burada pek geçerli değil. Arada baktıracak kadar güzellere rastlasan bile onlar da garanti Napolili değildir !...Genetik olarak biraz faşist olan İtalyanlara inat, Napoli ağzına kadar, iş bulma ümidiyle dökülmüş siyah Afrikalılarla dolu ! Sonuçta yerlere işporta açmanın ötesine geçememişler. Neyse ki İtalyanlar bu adı çıkmış kentte asayişi bir şekilde sağlamanın yolunu bulmuşlar. Eskisi gibi vukuat artık yokmuş. Afrikalılar ise sınırdışı edilme korkusuyla kuzu gibi olmuşlar. Carabinieri’ler her yerde ve görüntüleri  Amerikan polisini aratmıyacak kadar iri yarı, siyah üniformalı ve  komple silahlı…
Her yerin kendine özgü bir karizması olmalı ya, buranınki de Vezüv. Vezüv gerçekten tarihte yarattığı felaketlere gayet yakışır bir şekilde Napoli’nin tepesinde asılı duruyor. Kocaman kraterinde çoğu zaman beyaz bulutlar birikiyor. O kadar yakın ki, istisnasız her yerden görünüyor. Genelde volkanik bir yarımada olan İtalya’da, Vezüv’ün sönmüş bir yanardağ olduğuna inanmak güç. 800 yıl püskürmediği bile olmuş tarihte. 70 yıl, 100 yıl püskürmemiş, ama sonra ortalığı dağıtmış. Bilim insanları bile kesin olarak “Vezüv sönmüş bir volkandır” diyemiyorlarmış. En son 1944’de püskürmüş ama  “Aradan geçen süre Vezüv için söndüğüne işaret edecek kadar uzun bir süre değil” deniyormuş. Vallahi eğer öyleyse, Napoli ve çevresinin geleceğini hiç parlak görmüyorum !  Neyse, dağ,  çevresindeki volkanik oluşumlar, denize kadar inen etekleri , nefis renklerdeki kır çiçekleri ile ve tabii tarihe geçmiş trajik M.S. 79 püskürmesi ile yörenin en ihtişamlı ve karizmatik görünümünü sergilemekte devam ediyor. Tarihleri M.Ö. 600 yıllarına dayanan birer Yunan kolonisi olan, en parlak günlerini M.Ö. 200 yıllarında yaşayan, bu tarihlerden sonra Roma hakimiyetine geçen  Pompei ve Herculaneum’un korkunç sonlarını hazırlayan bu çok güzel ve korkutucu dağın neler yaptığını bu iki kenti gezen tüm meraklılar içleri ezilerek seyrediyor. Bunlardan Pompei, deniz ticaretiyle ünlü, zengin ve o zaman için kalabalık sayılabilecek 20 000 nüfusa sahip büyük bir liman kentiydi. Deniz ticaretinde her türlü malın yanısıra köle ticareti de büyük bir yer tutuyordu. Savaş esirleri ve Afrikalı siyahlardan meydana gelen köleler, Romalılara  Arena oyunları, tarım işçiliği ve ev hizmetleri için gereken insan gücünü sağlıyordu. Pompeii'de 50 kölesi olan malikaneler vardı. Pompeii kazılarında kölelerin satılmadan önce tutuldukları yer altı mahzenleri bulunmuştur. Herculaneum ise, eski uğraşı yine deniz ticareti olmakla birlikte, Roma hakimiyetine geçtikten sonra Romalı zenginler ve asillerin  büyük ve şık villalar yaptırdıkları bir sayfiye kentine dönüşmüştü, Pompei kadar büyük bir kent değildi, ama çok mamurdu. Bu her iki kent de asıl fonksiyonlarından başka birer eğlence ve zevk merkezi olmalarıyla da ünlenmişlerdi. Romalılar, gözden biraz uzak kalarak eğlencenin her türlüsünü ve yoldan çıkmışını bu iki kentte tadıyorlardı. Lüks randevuevleri her türlü seks fantezilerine hizmet ediyordu. Duvar freskleri ve kurtarılan heykellerdeki seks ögeleri  bugün bile rahatça pornografik nitelikte sayılır. Çok sonraki yılların hristiyan tarih kaynakları bu iki kentin mahvoluşunu yoldan çıkmışlıklarından dolayı tanrının bir cezası olarak nitelendirmiş ve efsanelere göre Babil’in aynı sebepten tanrı tarafından yokedilen Sodom ve Gomorre  kentlerinin kaderine benzetmişlerdir. Roma belgelerinde Pompei ve Herculaneum ile ilgili olarak yazılanların çok da abartılı olmadığı, hatta belki daha fazlasının bile var olabileceği Pompei kazılarından anlaşılmaktadır. Çıkarılan eserler arasında çok sayıda penis heykeli, 20 civarında farklı seks pozisyonlarına ait mozaikler, erotik pozlar vermiş kadın resimleri, penisleri abartılmış erkek resimleri, kadınlar ve erkekler arası seks pozisyonları en açık şekilleriyle yer almakta. Bu eserler Napoli Ulusal Arkeoloji müzesinde sergilenmekte. Mussolini zamanında sergilenmesi yasaklanmış olan pornografik eserler, Savaştan sonra serbest bırakılmıştır.
Pompeii ve Herculaneum'u gömen felaketin tarihçesine gelince, M.S. 62 yılında Vezüv-Campania bölgesinde çok kuvvetli bir deprem olmuş, Pompei ve  Herculaneum  da bu depremden çok zarar görmüşler. Bilim adamları bu depremin  sonraki püskürme ile tamamen ilişkili olduğunu belirtiyorlar. Bölgede deprem oluşturacak bir fay hattı yok. Depremin  yer altındaki magmanın genişlemesi ve yer değiştirmesinden oluştuğu düşünülüyor. İki kent bu depremin yıkıntılarını tam olarak gideremeden, 17 yıl sonra, M.S. 79'un  bir Ağustos günü dağdan  büyük gürültüler ve sarsıntılarla gelen patlamalar, kül, lav ve zehirli gazlar saçarak bütün bölgeyi kaplamış, birkaç saat içinde Vezüv'e daha yakın olan Herculaneum  kızgın magma ile 7 m. den daha derine gömülmüş, Pompei ise zehirli gazlar, küller ve taşların oluşturduğu 10 m. derinliğindeki bir volkanik tabaka ile kaplanmış. Her iki kent de içlerinde yaşayanlarla birlikte tarihe gömülmüşler. Denize doğru kaçmayı başarabilenler ise oluşan tsunamiden kaçamamışlar. İki büyük ve zengin şehirden geriye sayıları 100’ü bulmayan kurtulanlardan başka hiçbir şey kalmamış, felaketi haber alan Roma’nın aylar sonra gönderdiği yardım güçlerinin kurtarılacak hiçbir şey olmadığı haberiyle geri dönmelerinden sonra, Roma da bu trajediyi unutmayı tercih etmiş. O kadar unutulmuş  ki, yüzlerce yıl sonra Herculaneum’un üzerinde yeni bir şehir, Pompei kıyısında da yeni bir liman kurulmuş. Roma belgelerine rağmen, 1700 yıla yakın bir süre hiç kimse bu iki kenti hatırlamamış ve ilgilenmemiş. 1748 yılında bir asilzadenin Herculaneum’da, 30 yıl kadar sonra başkalarının Pompei’de ev yaptırma çalışmaları sırasında kent surları ve sokaklarının ortaya çıkarılmasıyla, tamamen tesadüf eseri olarak  iki kent tarihin karanlıklarından sıyrılmağa başlamış ve kazılar başlatılmış. 250 yıla yakın süren kazılar, büyük antik kent  Pompei’yi gün ışığına çıkarmış. Pompei’yi örten kızgın küllerin çok fazla zarar vermemesine karşılık, lavların örttüğü Herculaneum yanarak ve eriyerek tahrip olmuş ve kentin ancak küçük bir bölümü ortaya çıkarılabilmiş.
İşte, tarih ve “taş toprak” merakım çerçevesinde,  haklarında en az 4-5 İngilizce kitap okuduğum (çünkü Türkçe yok ! ) bu iki talihsiz kenti uzun zamandır görmek ve gezmek istiyordum. Yani Napoli gezim aslında Napoli için değil, Pompei ve Herculaneum içindi. Tabii Napoli’nin kaleleri ile müzelerini de görülmeğe değer buluyordum ama kentin bu derece bakımsız ve pis olacağını düşünmemiştim. Canım çok da fazla gezmek istemedi. O pırıl pırıl Floransa, Siena, Milano ve Roma’dan sonra, ( hatta buna Bologna ve Venedik de dahil ) Napoli’nin bu hali pek bir dokunaklıydı !  Dini ve resmi yerlerle kaleler ( Napoli’de 3 kale var ), saraylar, oteller ve müzeler dışında bir tek perişan vaziyette olmayan bina yok. Bunlar evleri ile hiç ilgilenmiyorlar mı, şaşılacak şey…Sokakları ise hiç sormayın, çöp deryası !
İngilizce konuşan İtalyan turist rehberlerini dinledim. Roma imparatorluğunun o zamanlar bilinen dünyanın  tamamına hükmettiğini gururla belirtmeden geçemiyorlardı ama bu, o büyük imparatorluktan sonra neden yüzyıllarca küçük küçük krallık ve cumhuriyetlere bölünmüş şekilde yaşadıklarını izah etmeğe yetmiyordu. Bunlardan biri olan Napoli krallığı da deniz ticareti kadar korsanlığı ile de ünlü olup, Barbaros’un kuşatmasından kentin tepesinde konumlanan ünlü San Elmo kalesinin dev topları sayesinde kurtulmuştu. O kaleyi gezdim, gerçekten o dönemde o kaleyi aşmaya imkan yoktu sanırım. Deniz kenarında, hatta içinde yer alan diğer iki kale limanı, ama San Elmo tüm kenti, bir bakıma krallığı koruyordu gibi görünüyor.
Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi özellikle Pompei ve Herculaneum koleksiyonlarıyla ünlü. Kazılardan çalınabilecek değerde ne varsa hepsini müzeye getirmişler. Paha biçilemez arkeolojik eserler…Bu arada dikkati çeken çok değerli mozaiklerle ilgili olarak öğrendiğim ilginç bir not da bu mozaiklerin bazılarının Romalılarca Grek mozaikleri ile ünlü Kos adasından getirilerek  kullanıldıkları idi. Hangileri Kos'tan getirilmiş ise, yanlarında yazıyordu. Anlaşılan tarihi eser kaçakçılığının tarihi de epey eskiymiş ! Tabii bu arada ta Roma İmparatorluğuna kadar tarihlenen Mısır eserleri de vardı. Mısır bir zamanlar Roma İmparatorluğunun bir eyaletiydi malum…Şu Mısır da neymiş yahu ! Taşı taşı bitirememişler, hala Mısırda çok şey var !...400 yıl Osmanlı hakimiyetinde kal da, Bizans zamanında getirilmiş bir obelisk dışında bir tek taşın bile Türkiye’de olmasın, asalet mi, enayilik mi, yoksa sadece cehalet veya dini bağnazlık mı, bilemedim !!!
Kentin ünlü Katedrali (Duomo) Vatikan ve  Floransa’dan sonra gördüğüm en zarif ve şık iç süslemelere sahip. Doğrusu burada bu kadar muhteşem bir Katedral göreceğimi ummuyordum, çok beğendim.
Ulusal  Capodimonte Müzesi ise, Napoli’ye özgü Capodimonte porselen el sanatlarının akıl almaz derecede zarif ve ince örneklerinin, ayrıca geçmiş çağların en güzel İtalyan dizaynı mobilya ve süslemelerinin sergilendiği çok nadide bir müze. O kadar güzel objeler var ki, insan gerçek değil hissine kapılabiliyor. Büyük şanssızlık eseri, bu müzede hem kameramın, hem cep telefonumun aynı anda şarjlarının bitmiş olması nedeniyle fotoğraf çekemedim. Hep içimde kalacak.
Şu ünlü “Santa Lucia” Napoliten şarkısı var ya, işte o Napoli’nin deniz kıyısı ve marinası !...Güzel ama Antalya veya  Bodrum marinalarından daha güzel değil. Sadece daha ünlü …
Şimdi sıra hayran olduğum, küçük, şirin, temiz, bakımlı, turistik, limon ağaçları, palmiyeler ve Alanya usulü kocaman  kaktüslerle bezeli nefis Sorrento’da. Napoli’ye Circumvesuviana yerel  treni ( görüldüğü gibi burada her şey Vezüv’e endeksli, tren bile ! ) ile bir buçuk saat uzaklıktaki bu küçük deniz kasabası falezlerin üstüne sıkışmış, plajı bile yok. İskeleler yapılmış. Ama çok şirin, çok güzel.  Hani “torna a Sorrento, torna a me” diye Napoliten şarkı var ya, işte o Sorrento…İki defa gitmekten kendimi alamadım.
Bir diğer iki defa gittiğim yer de  Pompei tabii. İlk seferinde bitiremedim. Çok büyük. Bu talihsiz şehrin her taşı, her sokağı, her binası en ince ayrıntısına kadar ortaya çıkarılmış. 200 yıldan fazla, sabırla kazmışlar, ortaya çıkan şey paha biçilmez. O yıllarda bizde olan tarihi eserlerin, hem de bizzat padişahlarca batılılara hediye edildiğini hatırlayınca, tarih birikimi konusunda ancak son yıllarda oluşmaya başlayan bilincimize karşılık, adamların 250 yıl önce kazı başlatmaları şaka gibi geliyor ! Kazılara sadece savaşlar sırasında ara vermişler. Pompei’de beklediğimden azını değil, fazlasını buldum. 1700 yıl taşlaşmış volkanik oluşumlar altında uyumuş bu ölü kente can vermişler. Dünyanın her yerinden akın akın turistler, tarih meraklıları ve bilim insanları geliyor. Pompei enstitüleri, auditoriumları kurmuşlar.  Jeolojik yapıya  uygun yeni kazı teknikleri geliştirmişler. Pompei ve Herculaneum’un bilgisayarla gerçek modellerini oluşturmuşlar. Ulusal ve uluslarası arkeoloji konferansları düzenleyerek bunları paylaşıyorlar. Bir arkeoloji ülkesi olan İtalya’da daha kazılacak o kadar çok yer var ki…Bizde de var. Ama  bizde örneğin bir tek Efes, ya da Truva enstitüsü var mı, arkeolojik kentlerimizle ilgili kaç kitap basılmış, bu konuda hiçbir uluslararası bilimsel faaliyet yürütmüş müyüz, kaç uluslararası değerde Türk arkeolog yetiştirebilmişiz, hala çalınanları geri almağa çalışmamız aslında bir zavallılık değil mi ? Pompei ve Herculaneum’u gördükten sonra bunlara daha kesin cevaplar istiyorum.
Antik kentte mimari açıdan dikkati çeken en önemli şey, çok zengin insanların yaşadığı idi. Evlerin güzelliği gerçekten çarpıcıydı. 2 katlı, iç bahçeli, havuzlu, duvar süslemeli, mozaikli evler, Roma’nın ve deniz ticaretinin kentte biriktirdiği servetin birer göstergesi gibiydi. Türkiye’de  gördüğüm antik kentlerde de ortak olan agora (Roma versiyonu Forum ), tiyatro, tapınak, hamam gibi mimari eserlere ilaveten Roma’ya özgü Amfiteatr ( Gladyatör döğüşleri ) da vardı ama en estetik yapılar evlerdi. Türkiye’deki antik kentlerde konut yapımı ahşaba dayandığı için ( Roma dönemi taş evleri bulunan Efes ve Roma kenti Phaselis dışında) evlerden geriye bir şey kalmamıştır. O yüzden insana pek yaşanmışlık duygusu vermemektedirler. Oysa Pompei, neredeyse  köşeden harmanisiyle bir Romalı çıkacakmış kadar canlı. Sokak köşelerindeki çeşmeler, ayaküstü barları, dükkanlar, sokak kaldırımları bile ortaya çıkarılmış. Randevu evleri başka bir alem. İçlerinde birer taştan yatak ve yastık  bulunan küçük odalar görülmelere seza ! Bu odaların pencereleri yok ve herbiri bir diğerine açılıyor, yani mahremiyet sıfır ! Üst katlarda ise davetler ve orgy’ler için büyük salonlar var.
Pompei ‘de beni en çok etkileyen şey, antik kentte korumaya alınarak sergilenen taşlaşmış, iskelete dönüşmemiş gerçek insanlardı. Kimi arka üstü, kimi yüzükoyun düşmüş, üstleri onları 1700 yıl gerçek şekilleriyle çürümeden koruyacak volkanik küllerle kaplanmıştı. Hele bir tanesi vardı ki asla unutulamaz. Oturmuş, dizlerini toplamış, başını ellerinin arasına almış, tam bir dehşet ve aynı zamanda teslimiyet ve tevekkül  içindeki bir insandı. Beni çok etkiledi. Bir an onun böyle korkunç bir biçimde ve ansızın gelen bir ölüm karşısında neler hissettiğini anlar gibi oldum, kalbim sızladı. Ölümün bile iyisi, kötüsü var….
Herculaneum’a  ise zaman sınırlılığı dolayısıyla maalesef  afet gibi bir yağmur altında, feci bir günde gittim. Gittim ama, doğru dürüst gezmek mümkün olmadı. Ayak bileklerine kadar çıkan sel antik kentin sokaklarından olanca hızıyla akıyordu. Vezüv’ün eteklerinde olmaları dolayısıyla denize doğru kuvvetli meyil veren arazideki her iki kentin de felaket günü nasıl bir akıntıya maruz kaldıklarını içi yanarak anlıyordu insan. Hele Herculaneum’da, o süslü, şık, zengin villalar kentinde, üstlerine doğru cehennemi bir sıcak ve zehirli gazlarla birlikte gelen lav dalgaları karşısında öylece kalakalmıştı insanlar, herhalde…Nefis portico’lu caddeler, iç bahçeler, şık havuzlar, hamamlar, tiyatro  olabildiğince gün yüzüne çıkarılmıştı ama, çıkarılabilenler hem Pompei’dekilerle  karşılaştırılamıyacak kadar harap, hem de onun dörtte birinden daha azdı. Çok değerli mozaikler kurtarılmıştı, onlar da Ulusal Arkeoloji Müzesinde sergileniyordu. Ama Herculaneum’dan tek bir insan kalıntısı bile çıkarılamamıştı. Çünkü erimişlerdi…Tarihin bu en trajik felaketinden geriye binalar kalmış, ama insanlar yok olmuştu...Daha yakın tarihlerde Herculaneum 'dan denize açılan bir dehlizin keşfedilmesiyle  tahrip olmuş çok sayıda iskelet bulunmuş ve bu insanların felaketten korunmak için dehlize sığındıkları, ancak dehliz, üstünü kapayan lavlarla 400 santigrad dereceyi aşan bir sıcaklığa ulaşınca  kavrularak can verdikleri anlaşılmış. Sadece 12 iskelet, sahildeki mağaraların içinde, üzerinde araştırma yapılabilir durumda bulunmuş. Romalılar ölülerini yaktıkları için antropolojik olarak Roma insanlarının nasıl oldukları konusunda hiçbir araştırma yapılamadığından, bu iskeletler bilimsel açıdan büyük yarar getirmiş. Sadece bu bile bence yeterince acı…
İşte yarı hüzünlü Napoli, Pompeii gezimin özeti.  
Asuman Yücel, İst. 2012.

GEZİLERİM-12, KOS 2012

KOS, EYLÜL 2012 :

2012 yılı Eylül ayında Antalya’dan Bodrum’a, oradan da motorla Kos’a geçtim. 6 günlük yer ayırtmıştım. Her zamanki gibi internet otelim iyi çıktı. Denize birkaç adım mesafede, odaları büyük, çok temiz bir oteldi. Küçük bir adada aile işletmeleri yaygın oluyor. Buna rağmen işletmesi iyiydi ve bana çok dostça davrandılar. Bodrum’dan Kos’a geçiş 45 dakika sürüyor ve çok keyifli bir yolculuk. Güvertede oturup önce Bodrum kalesinin heybetini, sonra yavaş yavaş uzaklaşan Bodrum’u, daha sonra, giderek limanı ve kalesi yaklaşan Kos’u peşpeşe izleyebiliyorsunuz. Hiç açık denizden geçmiyorsunuz. Kos’a en yakın yer Akyarlar. Oradan da motorlar var. Yarım saat sürüyormuş. Evler bile görünüyor. Kos’a kalenin dibinden, limandan giriliyor. Bu liman M.Ö.den beri hep aynı yerde imiş. Yarım ay şeklinde küçük bir koy. Son derece bakımlı ve kaleyle müthiş bir uyum içinde. Motordan inince hemen otelimi sordum, gösterdiler, 5 dakika yürüme mesafesinde. Otele yerleştikten sonra ilk iş, kentte bir tur attım. Erişilebilir mesafede çok sayıda restore edilmiş Osmanlı eseri vardı.  Rodos ve Girit’teki gibi yok etmeğe çalışmamışlardı. Kültür zenginliğini düşmanlıkların önüne geçirebilen Kos yerel yönetimini takdir ettim. Limandan, deniz kenarından geçerek kentin içine doğru giren bulvar, çevresindeki palmiyeler ve çınarlarla son derece estetikti. Ara sokakların bazılarını Çeşme’nin Ilıca’sına benzettim. Yunan tarzı büyük çarşıda her türlü baharat, hediyelik eşya, yerel el sanatları ve  orijinal resimler satılıyordu. Çarşı çevresinde sıra sıra restoran ve kafeler vardı ama bunlar Rodos’taki gibi birbirinin içine girmiş derecede sıkışık konumda değildi. Geniş bir meydan çevresine dağılmışlardı. Rahatça etrafınızı seyrediyor ve nefes alabiliyordunuz. En sevdiğim yiyecek “musakka”idi. Yunanlılar musakkayı Türklerden daha güzel yapıyor, bu kesin. Bir de deniz mezeleri tabii. Bunda da üstlerine yok. Ben Kos’un bu mütevazı, fakat medeni havasını çok sevdim. En önemlisi de, 6 gün çevremde tesettür görmedim. Oh be….Deniz Kos’ta pek parlak değildi. Ancak daha sonra gittiğim güney kıyıları gezisinde denize girdiğim nefis bir koy baştanbaşa kumlu plajdı. Benzerlerini ancak Bursa’da gördüğüm yüzlerce yıllık çınarlar bence Kos’un en büyük servetlerinden biriydi.
İkinci gün kentin hemen içinde sayılabilecek kadar yakın, fakat çok dikkatle korumaya alınmış antik Kos kentini gezmeğe gittim. M.Ö. 5. Yüzyıla dayanan antik Yunan kenti, M.Ö. 2.yüzyılda Romalıların eline geçmiş. Romalılar burada pek bir şey yapmamışlar. Kalan eserlerin tamamı Hellenistik dönem. Ama pek çok şey götürmüşler. O dönemin en önemli mozayik sanatçıları ve heykeltraşlarının bir bölümü Kos’lu imiş. Dolayısiyle, kentin tapınakları, tiyatrosu, agorası ve evleri  paha biçilmez mozaikler ve heykeller ile süslüymüş. Romalılar bunlardan götürebildikleri kadarını Roma’ya ve İtalya’daki diğer Roma kentlerine götürmüşler. Yani Kos’u tam anlamıyla yağmalamışlar. Ben Napoli’deki Arkeoloji müzesinde Kos’tan kaçırıldığı itiraf edilen ve Pompei kazılarında çıkarılan çok sayıda kıymetli mozaikler ve heykeller gördüm. Roma’da da bir o kadar varmış. Kos müzesinde de geri kalanlar sergileniyor ama fazla bir şey kalmamış, yazık. Avrupalının Avrupalıya yaptığını Türkler Avrupalılara hiçbir zaman yapmadı, ama gene de makbule geçemedi. Yakın zamanlarda bile…Şu din işi yok mu …Bu arada, gezerken bir sokak köşesinde yüksek bir kaide üzerinde Büyük İskender’in bir büstünü ve aslı Atina’da bulunan, Yunanca ve İngilizce olarak yazılmış bir öğüdünü bugünkü nesillere ibret-i alem olarak  gördüm. Mealen insanların eşit olduğu, ırk farkı olmadığı, insanların renklerine göre değil, liyakatlerine göre değerlendirilmeleri ve yönetenlerin herkese eşit mesafede olmaları gerektiği yönündeki bu öğüt M.Ö. 324 yılında yazılmıştı. Düşünün… Aslının fotoğrafını çektim ve metnini tam tercüme ederek belgelerim ve resimlerim arasına koydum.
Daha sonra Kos Kalesini gezdim. Rodos şövalyeleri tarafından 1400 lerde  Bodrum Kalesi ile birlikte yapılmış. Şövalyelerin kışı geçirme ve gemileri için sığınak amaçlarıyla kullandıkları Bodrum’un karşısına, ani bir saldırıya uğramamak için Kos kalesi  de yapılmış. O yüzden Bodrum kalesi kadar heybetli değil tabii, fakat yine de tam denizin üstündeki etkileyici duruşuyla ve sanatlı restorasyonuyla dikkat çekici. Kalenin içinde de antik dönemden kalma eserler varmış. Bunların bir bölümünü Rodos Şövalyeleri kalenin yapımında Bodrum Kalesinde Halicarnassus Mausoleum’unun taşlarını kullandıkları gibi kullanmışlar. Kalanlar ise yakın zamanda yapılan kazılarda ortaya çıkarılmış, yine kale içinde sergileniyor. Kalenin olduğu yerde, yüksek kaya üzerinde büyük ve sütunlu bir tapınağın bulunduğu anlaşılıyor.Tarikat şövalyeleri pagan tapınağını yıkıp üstüne kale yapmışlar. O dönemlerdeki eski pagan din ve kültür düşmanlığını Roma'da bile görmek mümkün...
Adada tur için her an vasıta bulunabiliyor. Zaten bir tarafından öbür tarafına gitmek için yarım saat yetiyor. Bizim Gökçeada’dan az büyük bir ada. Gördüğüm bütün Yunan adalarında olduğu gibi nüfus çok az. Güney kıyıları neredeyse boş. Küçük balıkçı ve zeytinci köyleri var. Birkaç da turistik tesis.  Yunan adalarının çok azında su var. Rodos, Girit, Sakız, Midilli, Kos bunlardan. Çoğu hayırsız ada. Başka adalardan tanker gemilerle su taşınarak varlıklarını sürdürüyorlar. Örneğin çok beğenilen Mikonos, Santorini  hayırsız ada. Kaş’ın karşısındaki Meis de öyle. Hatta Yunanlılar Meis’e Türkiye’den deniz altından boru ile su getirilmesi teklifinde bulunmuşlar ama Türk dışişleri yan çizmiş. Eee, her şeyin bir şeyi var tabii ! Hem “ karasularımı 12 mile çıkaracağım” de, hem de Türkiye’den su  iste. Meis’e Rodos’tan haftada bir gün gemiyle su getiriliyor. Fırtına çıkıp gemi gelemezse Meis’in hali harap. Krize girince Türkiye kıymetli oldu, şu aralar pek 12 milden de söz eden yok galiba ! Kos’lular Rodos’takinin aksine zeytinliklere iyi bakmışlar ve turizmin yanısıra zeytin ve zeytinyağcılıktan da gelir elde ediyorlar. Rodos tamamen turizme yaslamış sırtını ve bütün zeytinlikler yabanileşmiş, öylece ölüme terkedilmiş. Kışın da yan gelip yatıyorlar ve yazın kazandıklarını harcıyorlar anladığım kadarıyla. Balıkçılık bile yok, Simi’den balık geliyor !.. E krize de böyle giriliyor işte !....Bizim Egeliler olsa o zeytinlikleri nasıl ihya ederlerdi. Zaten Türkler gidince Girit ve Rodos’taki zeytincilik ölmüş. Yeniden bir mübadele mi yapsak ne ?! Bunlar da bizim dağdan yeni inen gericilere biraz yaşam gustosu öğretirlerdi, dengelerdik !

Lafı uzattım gene. Özetle, Kos güzel ve tekrar gidilmeğe değer bir adaydı, çok sevdim….Asuman Yücel, İst. 2012.


GEZİLERİM-11, RODOS-EGE 2013

AĞUSTOS 2013 EGE – AKDENİZ GEZİSİ :

Yılın 4-4,5 ayını Antalya’da geçiriyorum. Pek de geçiriyorum sayılmaz, her Ağustos’ta sıcak bahane oluyor, bir yerlere kaçıyorum. Geçen sene Eğirdir’e kaçtım, nefisti, tavsiye ederim. Bu sene daha uzun bir işe giriştim, arabayla Kaş, Kalkan, Marmaris, Rodos, Bozburun, Göcek yaptım. Kaş sıcak ama hep rüzgarlıdır, onun için havası güzeldir, zaten kendisi de cennetten düşmüş bir köşe. Kalkan’ın da begonvilleri ve nefis dar-yokuş sokakları çok çekici.
Marmaris’te arabayı bırakıp, İstanbul’dan gelen bir arkadaşımla buluşarak Rodos’a geçtik. 2011 de yaptığım Yunan Adaları turunda Rodos’u çok beğenmiş, fakat yeterince gezememiştim. Bu sefer gezinin büyük bölümünü Rodos’a ayırmağa karar verdim. Otelimizi her zamanki gibi internetten seçtim ve gayet isabetli oldu. Yeri Ege de olsa, rüzgarın şahı Rodos’ta vardı ve akşamları hafif ürperdik bile. Plajlar harikaydı, süt mavisi müthiş bir deniz, ama kent çok pisti. Üç yıldır Yunan adalarına gidiyorum,  kriz gayet açık. Bir sürü dükkan, hatta otel kapanmış, belediye hizmetleri sıfır,  çöpler arada bir toplanıyor, sıcak havada kokuyor, caddeler, kaldırımlar  koca koca siyah lekeler içinde. Parasızlık çok belli oluyor, ama şaşın , hala siesta yapıyorlar !  Pes yani, bizim gariban  Marmaris esnafı da müşteri gelecek diye bütün güne ilaveten gece de 12’den sonra kapatır ancak.
İkide birde bozuk şiveyle, ama düzgün gramerle Türkçe konuşanlara rastlıyorsunuz. Bunlar adanın sayısı 4000 civarında  olan Türk sakinleri. 500 yıldır buradalar.  Ada büyük, nüfusu az. Koca adada yazın 40 000 nüfus var. Kışın yarıya düşüyormuş. Hemen her yer boş. Dağ taş zeytinlik ama yabanileşmişler, kimse bakmıyor. Tembellik o derece yani !  ( Bizim zeytincileri oraya  bir götürsek, iki yılda o zeytinleri ihya edip yağ üretimine de başlarlar! ). Varsa yoksa turizm, başka hiçbir geçim kaynağı yok.  Türklere bir iltifat, kıyamet, Türkler iyi turistler, eğlenmeyi de seviyorlar, daha ne ? Zaten oralara beyaz Türkler gidiyor, tesettür filan sıfır, oh, görüntü kirliliği de yok !  Avrupalıların pek bir korkup Yunanlıları her sene vazgeçirmeğe çalıştıkları vize kolaylığından  Yunanlılar gayet  memnun. Rodos’ta bir hafta kalacaktık, Ünlü Lindos antik kentinde de kalmak için bir gün daha ekledik. St. Paul’ün M.S. 56 yılında Roma’ya giderken mola vermek için karaya çıktığı yermiş deniyor. Müthiş bir Akropolü var ama çok dikti, araçla çıkılamıyor. Zahmet edip bu denli ünlü bir yerin Akropolüne bir asansör yapmamışlar. Santorini'de var oysa. Sahildeki harabeleri gezdik. Plajı şahaneydi, denize girdik ve akşam antik akropole karşı şık bir restoran-barda yemek yiyip biraz içtik, sonra yürüyüş yaptık. Otelimiz de balkondan aydınlatılmış Akropole bakıyordu. Akropol gece yarısına kadar açıkmış ama arkadaşımın biraz kilolu olması, benim de diz sorunum yüzünden çıkmayı gene gözümüz yemedi.  
Rodos’taki tarihi eserler hep M.Ö. 500-750, yani, arkaik ve antik çağda Yunan’ın en parlak dönemlerinden kalma. Ancak, Rodos’ta asıl çarpıcı eser, 14. Yüzyıldan kalma, zamanının en korkunç korsanları ve esir tüccarları olan Sen Jan Şövalyelerinin kalesi. Rodos kalesi çok büyük ve hala çok heybetli. Bütün eski şehir ve çarşı kalenin içinde. Kanuni’nin neden bu kaleyi indiremeyip kuşatma sonucu açlık nedeniyle teslim olmalarını beklediği anlaşılıyor. Zamanın büyük üstadı Şövalye Villiers de Lille-Adam’a teslim karşılığında gemileri ile Malta’ya gitmeleri için izin verdiği ve kenti yağmalattırmadığı biliniyor.  1522 den 1912 ye kadar 390 yıl Osmanlı yönetiminde kalan adada kalenin kapı ve burçlarındaki şövalye armalarının bile aynen duruyor oluşu, bütün ortaçağ kiliselerinin, bugün arkeoloji müzesi olarak kullanılan Şövalyeler Hastanesinin, şövalyelerin evlerinin ve kale içindeki bir kral sarayı kadar haşmetli Büyük Üstadlar Sarayının el değmemiş gibi duruşu Türklerin pek de batıda sanıldığı kadar barbar olmadıklarını anlatır mı acaba ?  Buna karşılık sadece 1912 den 1948 e kadar 36 yıl adaya hakim olan İtalyanlar adada Osmanlı adına ne varsa yok etmek için sistemli bir hristiyan faaliyeti yürütmüşler. “Adada neden bu kadar az Osmanlı eseri var ?” diye sorduğunuzda Yunanlılar hemen “biz yapmadık, İtalyanlar yaptı” diye cevaplandırıyorlar.  Rodos kentinde Sultan Süleyman ( bana göre fazla mütevazi ), ünlü İbrahim Paşa, valilerden Murat Paşa adlarına birer cami ile yine vali İdris Paşa köşkünün bir bölümü, bir İslam kütüphanesi, küçük bir Müslüman mezarlığı  ve iki hamam kalmış. Rodos adasının diğer kentlerindeki yapılar tümüyle yok edilmiş.  Camilerin Süleyman camii hariç hepsinin kapılarına kilit vurulmuş, bakımsız.  Hiç olmazsa tarihi eser olarak müze yapılabilirlerdi.  Süleyman camii de sadece ibadet saatlerinde açık…
Adada birkaç kez denize girdik, plajlarda akşama kadar keyif yaptık, akşamları  bira, uzo, şarap eşliğinde balık veya deniz mahsulleri yedik. Otlu salatalarından tattık. Doğrusu aşçılık ve hizmetlerine diyecek yoktu. Musakka’yı da bizden iyi yapıyorlar !   
Rodos’tan Marmaris’e geri döndükten sonra arkadaşımla bir de Bozburun yaptık. Bozburun’a ikinci gidişimdi. Denizi ve havası çok güzel.  Bol bol denize girdik, hatta çıkmadık diyebilirim !  Her akşam taze balık yedik. Bozburun da eski Bozburun değil, şıklaşmış ve pahalılanmış, fakat pek büyümemiş ve yazlık siteler yapılmamış . Bu da çok iyi tabii. O kendinizi evinizde hissettiğiniz atmosferi devam ediyor, insanları da hala çok doğal ve sevimli. Kahveye bir sandalye atıp ahbaplık etme şansınız var…
Arkadaşımla  Marmaris’e dönüşte ayrıldık. O İstanbul’a döndü, ben Antalya’ya yola çıktım. Çıktım ama, ben bir yola çıktım mı evdeki hesabın çarşıya uyduğu pek görülmemiştir. Bu sefer de “haydi Göcek” dedim. İçimden güzel bir deniz gezisi yapmak geldi.  Sahil parkına birinci sırada, sabah kalkınca puslu denizi seyrettiğiniz, sade fakat temiz bir otel buldum. Şık, bakımlı;  sitelerle değil, villalarla dolu, 3 tane marinası olan zengin ve pahalı Göcek’te her ne kadar artık denize girecek bir yer kalmamışsa da, onun da karizması teknelerde ve cruise’larda.  Tekneye bindiniz mi zaten plaj derdi yok, azur mavisi koylar sizi bekliyor. Yalnız  o görgüsüz, sıram sıram tahta sıralı “mass production” gezi teknelerine tahammülüm olmadığı için , bir gün önceden gidip tekne beğendim. Hollandalı ve İskandinav turistlerce kiralanmış nefis bir özel gezi teknesine tek Türk yolcu olarak beni aldılar. Tekne sahibinin de katıldığı gezide,  gezinin güzelliği, ikramın zarafeti, personelin temizlik ve yakışıklılığı yanında, sanırım ben de üstüme düşeni yaptım ve müşkülpesentliği ile ünlü  İskandinav turistlere kaliteli bir Türk’ü  iyi temsil ettim. Tekne gezisindeki inanılmaz deniz mavisinin, hayal ürünü gibi, hafif pus içinde serpiştirilmiş duran adaların ve türkuaz koyların güzelliğini anlatmaya kelimeler yetmez…
Ertesi gün yola çıktım, nefis manzaraların süslediği sahil yolundan, 16 gün sonra nihayet Antalya’ya ve evime vasıl olabildim !  Ekim sonlarına kadar burada kalmayı ve her yılki gibi Altın Portakal’ı izlemeyi düşünüyorum. Sonra, inşallah  bir aksilik olmazsa,  Kasım başlarında İstanbul’dan bir Fransa turum var.  Orleans’dan  başlayıp Loire vadisi şatoları ve Normandie’yi kapsayacak bir kültür turu.  Oraları da yazarım.

Asuman Yücel, Eylül, 2013.