10 Ekim 2015 Cumartesi

DOĞANIN GÜZELLİKLERİ

DOĞANIN GÜZELLİKLERİ :

Antalya’daki evimde çok güzel bir bahçem var. Bahçem dediysem, Sitenin bahçesi tabii, ama ben tam dört yol ağzı ve giriş katında oturduğumdan, köşe bahçe benim önümde. Ben de çeşitli bitkiler alıp bahçeyi süsledim. Çoluk çocuğu da pek sokmuyorum benim tarafa. O kadarlık yaşlılık kaprisim olsun artık. Büyük balkon şemsiyem bütün gün açık. Denizden gelen rüzgar yol ağzı olduğu için püfür püfür vuruyor, ne kadar sıcak olursa olsun, hep bir esinti var. Eğer yoksa zaten çare yoktur, klimayı açıp evde oturacaksın !
Şimdi balkonda oturup sabah çayımı içiyordum ki, içimden bahçeyi ve doğayı kendimce biraz anlatmak geldi. Begonvillerim hemen hemen bütün bahçeyi kapladı. Diğer bitkileri kapatmasın diye zaman zaman budamak zorunda kalıyorum. Manzara müthiş, koyu pembe ve beyaz çiçekler gümrah halinde. Bahçe parmaklıklarını ve balkon demirlerini sarıyor. Yoldan geçenler benim begonvillerin önünde durup resim çektiriyorlar, o derece yani. 5 adet gül ağacım var. Açık kırmızı, sarı, kayısı ve pembe güller. Haziran başında bir açmağa başladılar, ortalığı gül kokusu sardı. Kendi elimle ektiğim bir yaseminim var ki gösterişsiz, küçük beyaz çiçeklerinden geceleri nefis bir koku yükseliyor, insanın canı içeriye girmek istemiyor. Büyük kımızı çiçekli bir tropik ağaççığım, aynısının sarı çiçeklisi, tam sokak köşesinde bir çam, çamın yanında koca bir muz ağacı. İstanbul’da asla olamayacak bu güzel ağacın seyrine doyum olmuyor. Dev yaprakları rüzgarda eski Mısır filmlerindeki firavunun yanında ona sallanan palmiye yelpazeleri gibi ağır ağır ve tempolu salınıyorlar. Bir saat hiç gözünü ayırmadan keyifle seyredebilirsin. Palmiye deyince, Antalya palmiyesiz olur mu deyip bir de palmiye ektim. Boyu bahçe demirlerini geçti. Limon ağacım da cabası. Bu yıl üstünde 15-20  limon var. Geçen yıl 7 tane vermişti. İstanbul’a götürdüm ve afiyetle kullandım. Bu yıl da öyle yapacağım. Kendi ektiğin bitkinin keyfi başka oluyor. Geçen yıl muz ağacı koca bir hevenk muz vermişti. Ağırlığından altına dayak koymak zorunda kaldık. Bu yıl vermedi. Muz öyleymiş, zeytin gibi, bir yıl verir, bir yıl vermezmiş. Muz ben İstanbul’a dönerken henüz olgunlaşmamıştı, benim için çok önemli olan, her işime koşan, ahbaplık da ettiğim site görevlisi Mehmet ve ailesine emanet edip gittim. Onlarla yaşayan torunları Dilara ( onu Anna Derya yerine koyup çok seviyorum) çok sevmiş, tadı güzelmiş. Ayrıca, Haziran-Temmuz arası çiçek açan bir pembe, bir de sarı Zakkumum var. Kokusu yok ama manzarası harika.
Doğa deyince, doğaya hayranlığımı da biraz anlatmak istiyorum. Büyük şehir çocuğu olmama, ailemin de kırsalla hiçbir ilişkisi olmamasına rağmen, çocukluğumdan beri doğaya bir düşkünlüğüm oldu. Ormanları, dağları, gölleri, çiçekleri, hepsinden fazla da denizi hep çok sevdim. Piknikleri, orman yürüyüşlerini, deniz kıyılarında oturup denizin uçsuz bucaksız özgürlüğünü içime çekmeyi, yüzmeyi, çiçek yetiştirmeyi, kuzuları, bahçe sulamayı ( Ankara’da bahçeli bir evde büyüdüm, büyük şans), sabahları öten kuşların seslerini dinlemeyi, korulardaki bülbül seslerini kaçırmamayı, hayvanat bahçelerini, hayvanları, onlarla konuşmayı hep sevdim. Her gittiğim ülkede mutlaka hayvanat bahçesine gittim. Görmediğim ünlü hayvanat bahçesi kalmadı. Esir hayvanlar da olsalar, onların en azından bazılarını görebilmek, konuşabilmek için tek şansım vardı. Viyana hayvanat bahçesindeki uyuşturulmamış, gözleri inanılmaz bir vahşetle bakan Bengal kaplanının dev görüntüsü, yüzüm büyüklüğündeki pençeleri, bakımlı ve itinalı güzelliği unutulmaz. Çok kalın bir camın arkasından, bire bir karşı karşıyaydık. Benim hayran hayran bakışıma önce o ürkütücü dişlerini gösteren bir kükreme ile karşılık verdi. Ben onunla konuşmaya, doğadaki en güzel hayvan olduğunu, bana öyle kızgın kızgın bakmamasını, onu çok sevdiğimi anlatmaya koyuldum. O güzel ve vahşi gözlerindeki pırıltı kaybolmadı ama sakinleşti, sanırım kızgınlığı geçti. Düşman olmadığımı anladı gibi. Yine de o cam olmasa halim ne olurdu, düşünmemek en iyisi. Doğayı olduğu gibi seveceksin, değiştirmeğe kalkmak, bence cinayettir. “Pi’nin hikayesi” filmini görmemiş olanlar videodan seyretsin, bence mutlaka görün. Ben iki kez gittim.
Ağrı dağının gece, bulutsuz gökte ve dolunay zamanı  tepesindeki karlarla  hem çok güzel, hem de tehdit edici mistik manzarası benim için unutulmaz anılardan biridir. Ağrı’dan Doğubeyazıt’a  gece yarısı resmi araba ile giderken, şoförün ve iş arkadaşımın protestolarına rağmen arabayı durdurup o manzarayı seyretmiştim.  Hiç unutmadım.
Dağ deyince, tabii Antalya’nın olağanüstü Bey dağları da var. Dağ dediğin bu kadar mı güzel olur ? Her gün başka görüntü veren, bir günkü manzarası asla öbürüne benzemeyen, zirveleri hem burnunun dibinde, hem de erişemiyeceğin kadar uzaktaki ormanlarla kaplı Bey dağları.
Bir diğer anım, Boğaz’daki Hıdiv Kasrı’nın korusundaki bülbül sesleri. Ben bülbül sesinin, daha doğrusu bülbüllerin karşılıklı serenad yapmasının bu derece müthiş bir ses armonisi ortaya çıkarabileceğini tahmin bile edemezdim. Biri ötüyor, son derece melodili bir şekilde, ardından diğeri cevap veriyor, birşeyler anlatıyor,  araya iki bülbül sesi daha karışıyor. Hep beraber şarkı söylüyorlar.  O yoğun koruda bülbüllerin kendilerini görmek imkansız. Ağaçların bir yerlerindeler, sadece seslerini dinliyor ve o anın keyfini bir daha hiç unutmamak üzere içine çekiyorsun.
Biraz da doğanın üreten gücünden söz etmek istiyorum. Tabii her şeyde olduğu gibi doğada da bir eşitsizlik söz konusu. Ankara’da biz bir çiçek yetiştirmek, bir ağaç büyütmek için yıllarca uğraşırdık. Aşılar, gübreler, uygun mevsimler, v.s. İstanbul’da öyle değil tabii ama yine de kurallar var. Antalya’da ise, yıllar önce tanıştığım yaşlı bir Antalyalı’nın dediği gibi, “sopa eksen ağaç çıkar”. Öyle bir toprak, öyle bir iklim, ne zamanı var, ne aşısı, ne gübresi, istediğin mevsimde ek, tutar. Al sana adaletsizlik !
Bahçemden örnek vereyim. Ben bütün bitkileri hangi mevsimde ekersem ekeyim, tuttu. Begonviller birer küçük dal gibiydi, şimdi bahçeyi sardılar. Çam 30 cm. ancak vardı, şimdi 2. Kat hizasında. Güller ağaç oldu. Muz en çarpıcı olan. İki yapraklı bir küçük sopa gibiydi. İki yıl hiç büyümedi. Ben tutmadı zannettim, şaştım. Geçen yıl birinci kat boyunu aşıverdi ve muz verdi ! bu yıl 2. Kat boyunda, çamdan bile uzun ve görmeğe değer, dibinden yeni muz gövdeleri çıkıyor. Öyle şirinler ki, minyatür muz ağaçları ! Bakar mısınız doğanın doğurganlığına ve yaşama sarılışına…ve öyle ki, bütün bunlar için hiçbir şey yapmadık, ne gübre, ne aşı. Sadece yazın her gün sulama ve Antalya’nın kış mevsimindeki muson yağmurları. Gel de hayran olma, gel de şaşma doğanın inanılmaz gücüne. Seni seviyorum eşsiz tabiat….

Asuman, Haziran 2015.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder