DOĞANIN
GÜZELLİKLERİ :
Antalya’daki
evimde çok güzel bir bahçem var. Bahçem dediysem, Sitenin bahçesi tabii, ama
ben tam dört yol ağzı ve giriş katında oturduğumdan, köşe bahçe benim önümde.
Ben de çeşitli bitkiler alıp bahçeyi süsledim. Çoluk çocuğu da pek sokmuyorum
benim tarafa. O kadarlık yaşlılık kaprisim olsun artık. Büyük balkon şemsiyem
bütün gün açık. Denizden gelen rüzgar yol ağzı olduğu için püfür püfür vuruyor,
ne kadar sıcak olursa olsun, hep bir esinti var. Eğer yoksa zaten çare yoktur,
klimayı açıp evde oturacaksın !
Şimdi balkonda
oturup sabah çayımı içiyordum ki, içimden bahçeyi ve doğayı kendimce biraz
anlatmak geldi. Begonvillerim hemen hemen bütün bahçeyi kapladı. Diğer
bitkileri kapatmasın diye zaman zaman budamak zorunda kalıyorum. Manzara
müthiş, koyu pembe ve beyaz çiçekler gümrah halinde. Bahçe parmaklıklarını ve
balkon demirlerini sarıyor. Yoldan geçenler benim begonvillerin önünde durup
resim çektiriyorlar, o derece yani. 5 adet gül ağacım var. Açık kırmızı, sarı,
kayısı ve pembe güller. Haziran başında bir açmağa başladılar, ortalığı gül
kokusu sardı. Kendi elimle ektiğim bir yaseminim var ki gösterişsiz, küçük
beyaz çiçeklerinden geceleri nefis bir koku yükseliyor, insanın canı içeriye
girmek istemiyor. Büyük kımızı çiçekli bir tropik ağaççığım, aynısının sarı
çiçeklisi, tam sokak köşesinde bir çam, çamın yanında koca bir muz ağacı. İstanbul’da
asla olamayacak bu güzel ağacın seyrine doyum olmuyor. Dev yaprakları rüzgarda
eski Mısır filmlerindeki firavunun yanında ona sallanan palmiye yelpazeleri
gibi ağır ağır ve tempolu salınıyorlar. Bir saat hiç gözünü ayırmadan keyifle
seyredebilirsin. Palmiye deyince, Antalya palmiyesiz olur mu deyip bir de
palmiye ektim. Boyu bahçe demirlerini geçti. Limon ağacım da cabası. Bu yıl
üstünde 15-20 limon var. Geçen yıl 7
tane vermişti. İstanbul’a götürdüm ve afiyetle kullandım. Bu yıl da öyle
yapacağım. Kendi ektiğin bitkinin keyfi başka oluyor. Geçen yıl muz ağacı koca
bir hevenk muz vermişti. Ağırlığından altına dayak koymak zorunda kaldık. Bu
yıl vermedi. Muz öyleymiş, zeytin gibi, bir yıl verir, bir yıl vermezmiş. Muz
ben İstanbul’a dönerken henüz olgunlaşmamıştı, benim için çok önemli olan, her
işime koşan, ahbaplık da ettiğim site görevlisi Mehmet ve ailesine emanet edip
gittim. Onlarla yaşayan torunları Dilara ( onu Anna Derya yerine koyup çok
seviyorum) çok sevmiş, tadı güzelmiş. Ayrıca, Haziran-Temmuz arası çiçek açan
bir pembe, bir de sarı Zakkumum var. Kokusu yok ama manzarası harika.
Doğa
deyince, doğaya hayranlığımı da biraz anlatmak istiyorum. Büyük şehir çocuğu
olmama, ailemin de kırsalla hiçbir ilişkisi olmamasına rağmen, çocukluğumdan
beri doğaya bir düşkünlüğüm oldu. Ormanları, dağları, gölleri, çiçekleri,
hepsinden fazla da denizi hep çok sevdim. Piknikleri, orman yürüyüşlerini,
deniz kıyılarında oturup denizin uçsuz bucaksız özgürlüğünü içime çekmeyi,
yüzmeyi, çiçek yetiştirmeyi, kuzuları, bahçe sulamayı ( Ankara’da bahçeli bir
evde büyüdüm, büyük şans), sabahları öten kuşların seslerini dinlemeyi,
korulardaki bülbül seslerini kaçırmamayı, hayvanat bahçelerini, hayvanları,
onlarla konuşmayı hep sevdim. Her gittiğim ülkede mutlaka hayvanat bahçesine
gittim. Görmediğim ünlü hayvanat bahçesi kalmadı. Esir hayvanlar da olsalar,
onların en azından bazılarını görebilmek, konuşabilmek için tek şansım vardı.
Viyana hayvanat bahçesindeki uyuşturulmamış, gözleri inanılmaz bir vahşetle
bakan Bengal kaplanının dev görüntüsü, yüzüm büyüklüğündeki pençeleri, bakımlı
ve itinalı güzelliği unutulmaz. Çok kalın bir camın arkasından, bire bir karşı
karşıyaydık. Benim hayran hayran bakışıma önce o ürkütücü dişlerini gösteren
bir kükreme ile karşılık verdi. Ben onunla konuşmaya, doğadaki en güzel hayvan
olduğunu, bana öyle kızgın kızgın bakmamasını, onu çok sevdiğimi anlatmaya
koyuldum. O güzel ve vahşi gözlerindeki pırıltı kaybolmadı ama sakinleşti,
sanırım kızgınlığı geçti. Düşman olmadığımı anladı gibi. Yine de o cam olmasa
halim ne olurdu, düşünmemek en iyisi. Doğayı olduğu gibi seveceksin,
değiştirmeğe kalkmak, bence cinayettir. “Pi’nin hikayesi” filmini görmemiş
olanlar videodan seyretsin, bence mutlaka görün. Ben iki kez gittim.
Ağrı dağının
gece, bulutsuz gökte ve dolunay zamanı tepesindeki
karlarla hem çok güzel, hem de tehdit
edici mistik manzarası benim için unutulmaz anılardan biridir. Ağrı’dan
Doğubeyazıt’a gece yarısı resmi araba
ile giderken, şoförün ve iş arkadaşımın protestolarına rağmen arabayı durdurup
o manzarayı seyretmiştim. Hiç unutmadım.
Dağ deyince,
tabii Antalya’nın olağanüstü Bey dağları da var. Dağ dediğin bu kadar mı güzel
olur ? Her gün başka görüntü veren, bir günkü manzarası asla öbürüne
benzemeyen, zirveleri hem burnunun dibinde, hem de erişemiyeceğin kadar
uzaktaki ormanlarla kaplı Bey dağları.
Bir diğer
anım, Boğaz’daki Hıdiv Kasrı’nın korusundaki bülbül sesleri. Ben bülbül
sesinin, daha doğrusu bülbüllerin karşılıklı serenad yapmasının bu derece
müthiş bir ses armonisi ortaya çıkarabileceğini tahmin bile edemezdim. Biri
ötüyor, son derece melodili bir şekilde, ardından diğeri cevap veriyor,
birşeyler anlatıyor, araya iki bülbül
sesi daha karışıyor. Hep beraber şarkı söylüyorlar. O yoğun koruda bülbüllerin kendilerini görmek
imkansız. Ağaçların bir yerlerindeler, sadece seslerini dinliyor ve o anın
keyfini bir daha hiç unutmamak üzere içine çekiyorsun.
Biraz da
doğanın üreten gücünden söz etmek istiyorum. Tabii her şeyde olduğu gibi doğada
da bir eşitsizlik söz konusu. Ankara’da biz bir çiçek yetiştirmek, bir ağaç
büyütmek için yıllarca uğraşırdık. Aşılar, gübreler, uygun mevsimler, v.s.
İstanbul’da öyle değil tabii ama yine de kurallar var. Antalya’da ise, yıllar
önce tanıştığım yaşlı bir Antalyalı’nın dediği gibi, “sopa eksen ağaç çıkar”.
Öyle bir toprak, öyle bir iklim, ne zamanı var, ne aşısı, ne gübresi, istediğin
mevsimde ek, tutar. Al sana adaletsizlik !
Bahçemden
örnek vereyim. Ben bütün bitkileri hangi mevsimde ekersem ekeyim, tuttu.
Begonviller birer küçük dal gibiydi, şimdi bahçeyi sardılar. Çam 30 cm. ancak
vardı, şimdi 2. Kat hizasında. Güller ağaç oldu. Muz en çarpıcı olan. İki
yapraklı bir küçük sopa gibiydi. İki yıl hiç büyümedi. Ben tutmadı zannettim,
şaştım. Geçen yıl birinci kat boyunu aşıverdi ve muz verdi ! bu yıl 2. Kat
boyunda, çamdan bile uzun ve görmeğe değer, dibinden yeni muz gövdeleri
çıkıyor. Öyle şirinler ki, minyatür muz ağaçları ! Bakar mısınız doğanın
doğurganlığına ve yaşama sarılışına…ve öyle ki, bütün bunlar için hiçbir şey
yapmadık, ne gübre, ne aşı. Sadece yazın her gün sulama ve Antalya’nın kış
mevsimindeki muson yağmurları. Gel de hayran olma, gel de şaşma doğanın
inanılmaz gücüne. Seni seviyorum eşsiz tabiat….
Asuman,
Haziran 2015.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder