PRAG,
VİYANA, BUDAPEŞTE 2005 :
10 yıl önce,
bir arkadaşımla birlikte bir haftalık bir Orta Avrupa turuna çıktık. Budapeşte
ile Viyana’yı daha önce görmüş olmama rağmen, bu geziye Prag için gittim.
Arkadaşım hiçbirini görmemişti. Turda genellikle gezdirilen yerlerin yanısıra,
biz bazen kendi hesabımıza da gezmeğe çıktık. İlk durak Budapeşte idi. Daha
önce görevle gittiğimde neredeyse bütün Macaristan’ı gezmiştik. Gül Baba
türbesinden tut da Peşte kalesi, kalede danteller ve diğer el işleri satan
kadınlar, Mohaç, Estergon Kalesi, Osmanlı eserleri hiçbir kompleks taşımayan
Macarlarca içtenlikle gezdirilmiş ve 200 yıl süren Osmanlı hakimiyetinin izleri
gösterilmişti. Doğrusu savaşlara ve ülkenin görece fakirliğine rağmen iyi de
bakılmışlardı. Kültüre saygıyı Macarlarda net olarak gördüm ve bir daha
Macarlara karşı sempatim hiç eksilmedi. Bir de benim hiç hoşlanmadığım Attila
kişiliği orada o kadar yaygındı ki, şaşırmadım desem yalan olur. Roma
İmparatorluğunu yıkmasına ramak kalan ünlü barbarın ismine yollar, meydanlar ve
insan isimleri ! Öyle çoktu ki neredeyse bizim Mehmet kadar ! Hungary’den de
anlaşılacağı gibi Hun asıllarını kabul ediyorlardı. Macaristan’da iş
dışında da gezmeli, gece eğlenceli, müzikli, yemekli, şaraplı, çingene danslı
çok hoş günler geçirmiştik.
Yıllar sonra
oralara tekrar gitmişken bu kez benim klasik müzik aşkım konser, ya da opera
seyretmeden dönmeyi göze alamazdı. Nitekim yerli tur operatörüyle anlaşıp 3
şehirde de birer performans ayarlamağa çalıştık. Önce Budapeşte’de. Budapeşte deyip geçmeyin,
Avusturya- Macaristan İmparatorluğunun zenginliklerini hala taşıyor. Opera
binası da dışarıdan biraz kararmış idiyse de, içi çok güzel restore edilmişti.
Kat kat balkonlarıyla Viyana operasını andırıyordu. Altın yaldızlar, heykeller
ve avizeler içindeki Viyana operasında daha önce Mozart’ın Sihirli Flüt
operasını izlemiştim. Budapeşte’de Çardaş Fürstin opereti oynuyordu. Çok
sevindik, Macaristanda Macar opereti seyretmek keyifli olacaktı. Öyle de oldu.
Müziklerin ve opera sanatçılarının başarısı yanında Macar balecilerin
oynadıkları Çingene dansları ve
kostümler de inanılmazdı. Turla Peşte
kalesini, Gül Baba türbesini, Jan Hunyad meydanı ve eski Macar krallarının
heykellerini, Tuna nehrinin inanılmaz romantik görüntüsü ve köprülerini gezdik.
Bunların bir kısmını daha önce görmüştüm ama arkadaşım görmediği için bana da
bir tazeleme oldu. Peşte kalesinde kadınların sattıkları çok zevkli ve ince
işçilikli el işi dantel ve beyaz iş örtülerden aldık.
Sonra
Viyana. Viyana’ya daha önce 2 kez gitmiştim. Saraylarını ve ünlü Tuna kıyısını
biliyordum. Kafelerine gitmiştim. Arkadaşım bilmediği için turla gittiğimiz
Schönbrunn sarayını ve kışlık sarayı bir kez daha gezmiş oldum. Bundan
sonrasını kendimize ayırmayı tercih
ettik. Önce Viyana hayvanat bahçesine gittik, kentin biraz dışında, tramvayla
gidilebilen, büyük ve ünlü bir hayvanat bahçesiydi ve ben de mümkün olan her
yerde hayvanat bahçesi gezmeyi çok severim. Aklınıza gelebilecek tüm
hayvanların, safari park havasında yaşadığı bahçe dönümlerce genişlikteydi. Biz
sadece bir bölümünü gezebildik. Vahşi kediler, ayılar, kartallar, penguenler,
foklar ve baykuşlar…İri bir Bengal kaplanı ile özel yapılmış camın ardından (
kafes değil ) dakikalarca gözgöze bakışımızı unutamıyorum. O ne vahşi ve ne
güzel gözlerdi öyle. Hayvanat bahçesinin yemyeşil ortamı da güzel ve
bakımlıydı, biraz yürüyüş yaptık. Sonra
gece opera. Viyana Operasında yine Mozart vardı. Bu kez Figaro’nun Düğünü. Ben konser tercih ederdim
ama kısa süre için gittiğinizde size ne denk gelirse ona razı olmanız
gerekiyor. Viyana’da opera biletleri çok pahalıydı ve parter hemen hemen
doluydu. En arkalarda biraz yer kalmıştı ve hatırımda kaldığı kadarıyla bizim
paramızın bugünkü değeriyle 250 TL nın üstündeydi. Buna karşılık, 2. Kat
localarda fiat 100 TL na kadar düşüyordu. Biz de biraz ön bir locada yer
bulduk. Biraz fazla yukarıdan ve yandan seyretmemize rağmen tiyatronun muhteşem
tavanını, işlemelerini, 4 tonluk avizesini
çok net izleyebildik. Ayrıca sahneye yakın olduğumuz için sanatçıları da
tahminimizden daha iyi gördük. Müziğe zaten diyecek yoktu. Viyana opera
orkestrasına hayran oldum ve “bunlar böyleyse senfoni orkestrası kimbilir
nasıldır? “ diye düşündüm. Gerçi daha önce Londra ve Paris’te çok ünlü
orkestra, şef ve solistleri izlemiştim, ayrıca hakkını yemiyeyim, Ankara’nın
mütevazı Devlet Konser Salonuna da misafir olarak gelen Arthur Rubinstein,
Peter Katin, Yehudi Menuhin gibi “once in a lifetime” solistleri kaçırmamıştım,
hatta Herbert Von Karajan’ı bile Berlin Filarmoni ile Londra’da izlemiştim,
Japonya’da ise Leonard Bernstein’ı izleme olanağı bulmuştum ama işte her yeni
deneyim insanı bir kez daha hayran ediyordu. Ya da en azından benim için
öyleydi.
Prag’a
gelince, fazla büyük olmayan eski ve güzel operasında tek bir yer bile
bulunmadığını üzüntüyle öğrendikten sonra, kentteki bir katedralde verilecek
konserden haberdar olduk. Çek bestecilerin yanısıra Bach’dan org eserleri de
çalınacağını öğrenince girişi çok ucuz olan bu konsere, iyi bir yer bulabilmek
için bir saat önceden kendimizi dar attık. Yine de 8-9. gibi sıralarda yer
bulabildik. Katedral Prag’ın en büyük
kilisesiydi. Çeklerin kısa süren bağımsız devleti sırasında bugüne kalan pek
çok esere, bu arada ünlü Charles köprüsüne de imzasını atmış olan kral Charles
tarafından 10 yılda yaptırılmıştı. Biraz karanlık olmakla birlikte gerçekten
göz alıcıydı. Büyük orgunun da 17. Yüzyıldan kalma olduğunu söylediler. İşte bu
kilisede bugüne kadar hiç unutamadığım, org denince hep zihnimde nağmeleri
çınlayan müthiş bir virtüözü dinledik. O loş kilisenin yüksek boşluğunda
aksisedalar yaparak dolaşan org sesini hiçbir zaman unutmayacağım. Notre Dame
dahil pek çok yerde org dinledim ama bu başkaydı. Zaten Çek müzisyenleri
hakkında çok olumlu bir fikrim vardı. (1984 de o zamanki Doğu Almanya’ya gittiğimde
Baltık kıyısındaki Schwerin kentinin
dışında bir şatoda bir Çek oda orkestrasının konserine götürmüşlerdi. O Alman
tarzı sert hatlı karanlık ortaçağ şatosunun atmosferi içinde Çek kemancı ve
viyolonselcilerin Smetana’nın oda müziklerini seslendirmelerini adeta huşu
içinde izlemiştik.) Gündüz olan bu konserden sonra kenti dolaşmaya çıktık.
Kaleiçi, dar sokakları, ünlü kent meydanı ve saat kulesi, tesadüfen denk
geldiğimiz pazarı, Vltava nehri üzerindeki köprüler... En son da mağazalara
bakalım dedik ama benim gibi Avrupayı
devirmiş bir eski gezgin için pek zayıftılar. Yine de pazardan ve kaleiçinden
birkaç otantik obje ve birer bluz aldık.
Prag’daki
ikinci günümüzde sabahtan müzeye gittik. Tahminimizden çok daha zengin olan
müzede Çek tarihinin yanısıra sanatı da sergileniyordu. Janacek ‘in müzikleri
eşliğinde dolaştığımız tarihi binadaki müze en beğendiklerimden biri oldu. Eh, oyun yazarı bir entelektüeli Cumhurbaşkanı
seçen bir ulustan da bu beklenirdi zaten. Bizimkini hiç hatırlama ! Otele döndüğümüzde rehberimiz “eğer hala istiyorsanız bu akşam için operaya
2 iade olduğunu haber verdiler” demez mi ? Kısmetimizde varmış mı diyelim ? Çek
Cumhuriyetinde halkın yararlanmasına çok önem verilen kültür faaliyetlerinin
fiatlarının çok ucuz tutulduğunu öğrenmiştik. Biletlerin parasını kolaylıkla
ödedik ve akşam parterde önden 3. sıraya kurulduk. Prag operasının içi çok güzeldi. Özellikle
müzik aletlerini ve kuşlar dahil, müzikle ilgili temaları işleyen
kabartmalarına ve heykellerine hayran oldum. İlk kez modern bir anlayışla, modern
bale eşliğinde, çok az dekorla ve modernize edilmiş kostümlerle oynanan bir
operayı orada gördüm. “Maskeli Balo” yu oynadılar. Operada bana göre bir devrim
olan bu sahneye koyuş biçimini yakınlarda bizde de yapmağa çalıştıklarını
gördüm, fakat çok kötü olmuştu. Sanatta devrimler öyle aniden yapılamıyor. Ancak
uzun süren hazırlık, olgunlaşma ve birikim düzeylerinden sonra
gerçekleşebiliyor. Bizdeki gibi oradan buradan görüp “hadi biz de yapalım”
derseniz sakil oluyor. Neyse, iyi niyetliler, bir zaman sonra olur sanırım.
İşte
turistik diye başlayıp sanatsal bir müzik şölenine dönüşen bizim Orta Avrupa
gezimizden anekdotlar…
Asuman, İstanbul,
2015 Ocak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder