11 Ekim 2015 Pazar

GEZİLERİM-10, PRAG,VİYANA,BUDAPEŞTE 2005

PRAG, VİYANA, BUDAPEŞTE 2005 :

10 yıl önce, bir arkadaşımla birlikte bir haftalık bir Orta Avrupa turuna çıktık. Budapeşte ile Viyana’yı daha önce görmüş olmama rağmen, bu geziye Prag için gittim. Arkadaşım hiçbirini görmemişti. Turda genellikle gezdirilen yerlerin yanısıra, biz bazen kendi hesabımıza da gezmeğe çıktık. İlk durak Budapeşte idi. Daha önce görevle gittiğimde neredeyse bütün Macaristan’ı gezmiştik. Gül Baba türbesinden tut da Peşte kalesi, kalede danteller ve diğer el işleri satan kadınlar, Mohaç, Estergon Kalesi, Osmanlı eserleri hiçbir kompleks taşımayan Macarlarca içtenlikle gezdirilmiş ve 200 yıl süren Osmanlı hakimiyetinin izleri gösterilmişti. Doğrusu savaşlara ve ülkenin görece fakirliğine rağmen iyi de bakılmışlardı. Kültüre saygıyı Macarlarda net olarak gördüm ve bir daha Macarlara karşı sempatim hiç eksilmedi. Bir de benim hiç hoşlanmadığım Attila kişiliği orada o kadar yaygındı ki, şaşırmadım desem yalan olur. Roma İmparatorluğunu yıkmasına ramak kalan ünlü barbarın ismine yollar, meydanlar ve insan isimleri ! Öyle çoktu ki neredeyse bizim Mehmet kadar ! Hungary’den de anlaşılacağı gibi Hun asıllarını kabul ediyorlardı. Macaristan’da iş dışında da gezmeli, gece eğlenceli, müzikli, yemekli, şaraplı, çingene danslı çok hoş günler geçirmiştik.
Yıllar sonra oralara tekrar gitmişken bu kez benim klasik müzik aşkım konser, ya da opera seyretmeden dönmeyi göze alamazdı. Nitekim yerli tur operatörüyle anlaşıp 3 şehirde de birer performans ayarlamağa çalıştık. Önce Budapeşte’de. Budapeşte deyip geçmeyin, Avusturya- Macaristan İmparatorluğunun zenginliklerini hala taşıyor. Opera binası da dışarıdan biraz kararmış idiyse de, içi çok güzel restore edilmişti. Kat kat balkonlarıyla Viyana operasını andırıyordu. Altın yaldızlar, heykeller ve avizeler içindeki Viyana operasında daha önce Mozart’ın Sihirli Flüt operasını izlemiştim. Budapeşte’de Çardaş Fürstin opereti oynuyordu. Çok sevindik, Macaristanda Macar opereti seyretmek keyifli olacaktı. Öyle de oldu. Müziklerin ve opera sanatçılarının başarısı yanında Macar balecilerin oynadıkları  Çingene dansları ve kostümler de inanılmazdı.  Turla Peşte kalesini, Gül Baba türbesini, Jan Hunyad meydanı ve eski Macar krallarının heykellerini, Tuna nehrinin inanılmaz romantik görüntüsü ve köprülerini gezdik. Bunların bir kısmını daha önce görmüştüm ama arkadaşım görmediği için bana da bir tazeleme oldu. Peşte kalesinde kadınların sattıkları çok zevkli ve ince işçilikli el işi dantel ve beyaz iş örtülerden aldık.  
Sonra Viyana. Viyana’ya daha önce 2 kez gitmiştim. Saraylarını ve ünlü Tuna kıyısını biliyordum. Kafelerine gitmiştim. Arkadaşım bilmediği için turla gittiğimiz Schönbrunn sarayını ve kışlık sarayı bir kez daha gezmiş oldum. Bundan sonrasını kendimize ayırmayı  tercih ettik. Önce Viyana hayvanat bahçesine gittik, kentin biraz dışında, tramvayla gidilebilen, büyük ve ünlü bir hayvanat bahçesiydi ve ben de mümkün olan her yerde hayvanat bahçesi gezmeyi çok severim. Aklınıza gelebilecek tüm hayvanların, safari park havasında yaşadığı bahçe dönümlerce genişlikteydi. Biz sadece bir bölümünü gezebildik. Vahşi kediler, ayılar, kartallar, penguenler, foklar ve baykuşlar…İri bir Bengal kaplanı ile özel yapılmış camın ardından ( kafes değil ) dakikalarca gözgöze bakışımızı unutamıyorum. O ne vahşi ve ne güzel gözlerdi öyle. Hayvanat bahçesinin yemyeşil ortamı da güzel ve bakımlıydı, biraz  yürüyüş yaptık. Sonra gece opera. Viyana Operasında yine Mozart vardı. Bu kez  Figaro’nun Düğünü. Ben konser tercih ederdim ama kısa süre için gittiğinizde size ne denk gelirse ona razı olmanız gerekiyor. Viyana’da opera biletleri çok pahalıydı ve parter hemen hemen doluydu. En arkalarda biraz yer kalmıştı ve hatırımda kaldığı kadarıyla bizim paramızın bugünkü değeriyle 250 TL nın üstündeydi. Buna karşılık, 2. Kat localarda fiat 100 TL na kadar düşüyordu. Biz de biraz ön bir locada yer bulduk. Biraz fazla yukarıdan ve yandan seyretmemize rağmen tiyatronun muhteşem tavanını, işlemelerini, 4 tonluk avizesini  çok net izleyebildik. Ayrıca sahneye yakın olduğumuz için sanatçıları da tahminimizden daha iyi gördük. Müziğe zaten diyecek yoktu. Viyana opera orkestrasına hayran oldum ve “bunlar böyleyse senfoni orkestrası kimbilir nasıldır? “ diye düşündüm. Gerçi daha önce Londra ve Paris’te çok ünlü orkestra, şef ve solistleri izlemiştim, ayrıca hakkını yemiyeyim, Ankara’nın mütevazı Devlet Konser Salonuna da misafir olarak gelen Arthur Rubinstein, Peter Katin, Yehudi Menuhin gibi “once in a lifetime” solistleri kaçırmamıştım, hatta Herbert Von Karajan’ı bile Berlin Filarmoni ile Londra’da izlemiştim, Japonya’da ise Leonard Bernstein’ı izleme olanağı bulmuştum ama işte her yeni deneyim insanı bir kez daha hayran ediyordu. Ya da en azından benim için öyleydi.
Prag’a gelince, fazla büyük olmayan eski ve güzel operasında tek bir yer bile bulunmadığını üzüntüyle öğrendikten sonra, kentteki bir katedralde verilecek konserden haberdar olduk. Çek bestecilerin yanısıra Bach’dan org eserleri de çalınacağını öğrenince girişi çok ucuz olan bu konsere, iyi bir yer bulabilmek için bir saat önceden kendimizi dar attık. Yine de 8-9. gibi sıralarda yer bulabildik.  Katedral Prag’ın en büyük kilisesiydi. Çeklerin kısa süren bağımsız devleti sırasında bugüne kalan pek çok esere, bu arada ünlü Charles köprüsüne de imzasını atmış olan kral Charles tarafından 10 yılda yaptırılmıştı. Biraz karanlık olmakla birlikte gerçekten göz alıcıydı. Büyük orgunun da 17. Yüzyıldan kalma olduğunu söylediler. İşte bu kilisede bugüne kadar hiç unutamadığım, org denince hep zihnimde nağmeleri çınlayan müthiş bir virtüözü dinledik. O loş kilisenin yüksek boşluğunda aksisedalar yaparak dolaşan org sesini hiçbir zaman unutmayacağım. Notre Dame dahil pek çok yerde org dinledim ama bu başkaydı. Zaten Çek müzisyenleri hakkında çok olumlu bir fikrim vardı. (1984 de o zamanki Doğu Almanya’ya gittiğimde Baltık kıyısındaki Schwerin  kentinin dışında bir şatoda bir Çek oda orkestrasının konserine götürmüşlerdi. O Alman tarzı sert hatlı karanlık ortaçağ şatosunun atmosferi içinde Çek kemancı ve viyolonselcilerin Smetana’nın oda müziklerini seslendirmelerini adeta huşu içinde izlemiştik.) Gündüz olan bu konserden sonra kenti dolaşmaya çıktık. Kaleiçi, dar sokakları, ünlü kent meydanı ve saat kulesi, tesadüfen denk geldiğimiz pazarı, Vltava nehri üzerindeki köprüler... En son da mağazalara bakalım dedik ama benim gibi  Avrupayı devirmiş bir eski gezgin için pek zayıftılar. Yine de pazardan ve kaleiçinden birkaç otantik obje ve birer bluz aldık.
Prag’daki ikinci günümüzde sabahtan müzeye gittik. Tahminimizden çok daha zengin olan müzede Çek tarihinin yanısıra sanatı da sergileniyordu. Janacek ‘in müzikleri eşliğinde dolaştığımız tarihi binadaki müze en beğendiklerimden biri oldu.  Eh, oyun yazarı bir entelektüeli Cumhurbaşkanı seçen bir ulustan da bu beklenirdi zaten. Bizimkini hiç hatırlama !  Otele döndüğümüzde rehberimiz  “eğer hala istiyorsanız bu akşam için operaya 2 iade olduğunu haber verdiler” demez mi ?  Kısmetimizde varmış mı diyelim ? Çek Cumhuriyetinde halkın yararlanmasına çok önem verilen kültür faaliyetlerinin fiatlarının çok ucuz tutulduğunu öğrenmiştik. Biletlerin parasını kolaylıkla ödedik ve akşam parterde önden 3. sıraya kurulduk.  Prag operasının içi çok güzeldi. Özellikle müzik aletlerini ve kuşlar dahil, müzikle ilgili temaları işleyen kabartmalarına ve heykellerine hayran oldum. İlk kez modern bir anlayışla, modern bale eşliğinde, çok az dekorla ve modernize edilmiş kostümlerle oynanan bir operayı orada gördüm. “Maskeli Balo” yu oynadılar. Operada bana göre bir devrim olan bu sahneye koyuş biçimini yakınlarda bizde de yapmağa çalıştıklarını gördüm, fakat çok kötü olmuştu. Sanatta devrimler öyle aniden yapılamıyor. Ancak uzun süren hazırlık, olgunlaşma ve birikim düzeylerinden sonra gerçekleşebiliyor. Bizdeki gibi oradan buradan görüp “hadi biz de yapalım” derseniz sakil oluyor. Neyse, iyi niyetliler, bir zaman sonra olur sanırım.
İşte turistik diye başlayıp sanatsal bir müzik şölenine dönüşen bizim Orta Avrupa gezimizden anekdotlar…

Asuman, İstanbul, 2015 Ocak.      

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder