11 Ekim 2015 Pazar

GEZİLERİM-11, RODOS-EGE 2013

AĞUSTOS 2013 EGE – AKDENİZ GEZİSİ :

Yılın 4-4,5 ayını Antalya’da geçiriyorum. Pek de geçiriyorum sayılmaz, her Ağustos’ta sıcak bahane oluyor, bir yerlere kaçıyorum. Geçen sene Eğirdir’e kaçtım, nefisti, tavsiye ederim. Bu sene daha uzun bir işe giriştim, arabayla Kaş, Kalkan, Marmaris, Rodos, Bozburun, Göcek yaptım. Kaş sıcak ama hep rüzgarlıdır, onun için havası güzeldir, zaten kendisi de cennetten düşmüş bir köşe. Kalkan’ın da begonvilleri ve nefis dar-yokuş sokakları çok çekici.
Marmaris’te arabayı bırakıp, İstanbul’dan gelen bir arkadaşımla buluşarak Rodos’a geçtik. 2011 de yaptığım Yunan Adaları turunda Rodos’u çok beğenmiş, fakat yeterince gezememiştim. Bu sefer gezinin büyük bölümünü Rodos’a ayırmağa karar verdim. Otelimizi her zamanki gibi internetten seçtim ve gayet isabetli oldu. Yeri Ege de olsa, rüzgarın şahı Rodos’ta vardı ve akşamları hafif ürperdik bile. Plajlar harikaydı, süt mavisi müthiş bir deniz, ama kent çok pisti. Üç yıldır Yunan adalarına gidiyorum,  kriz gayet açık. Bir sürü dükkan, hatta otel kapanmış, belediye hizmetleri sıfır,  çöpler arada bir toplanıyor, sıcak havada kokuyor, caddeler, kaldırımlar  koca koca siyah lekeler içinde. Parasızlık çok belli oluyor, ama şaşın , hala siesta yapıyorlar !  Pes yani, bizim gariban  Marmaris esnafı da müşteri gelecek diye bütün güne ilaveten gece de 12’den sonra kapatır ancak.
İkide birde bozuk şiveyle, ama düzgün gramerle Türkçe konuşanlara rastlıyorsunuz. Bunlar adanın sayısı 4000 civarında  olan Türk sakinleri. 500 yıldır buradalar.  Ada büyük, nüfusu az. Koca adada yazın 40 000 nüfus var. Kışın yarıya düşüyormuş. Hemen her yer boş. Dağ taş zeytinlik ama yabanileşmişler, kimse bakmıyor. Tembellik o derece yani !  ( Bizim zeytincileri oraya  bir götürsek, iki yılda o zeytinleri ihya edip yağ üretimine de başlarlar! ). Varsa yoksa turizm, başka hiçbir geçim kaynağı yok.  Türklere bir iltifat, kıyamet, Türkler iyi turistler, eğlenmeyi de seviyorlar, daha ne ? Zaten oralara beyaz Türkler gidiyor, tesettür filan sıfır, oh, görüntü kirliliği de yok !  Avrupalıların pek bir korkup Yunanlıları her sene vazgeçirmeğe çalıştıkları vize kolaylığından  Yunanlılar gayet  memnun. Rodos’ta bir hafta kalacaktık, Ünlü Lindos antik kentinde de kalmak için bir gün daha ekledik. St. Paul’ün M.S. 56 yılında Roma’ya giderken mola vermek için karaya çıktığı yermiş deniyor. Müthiş bir Akropolü var ama çok dikti, araçla çıkılamıyor. Zahmet edip bu denli ünlü bir yerin Akropolüne bir asansör yapmamışlar. Santorini'de var oysa. Sahildeki harabeleri gezdik. Plajı şahaneydi, denize girdik ve akşam antik akropole karşı şık bir restoran-barda yemek yiyip biraz içtik, sonra yürüyüş yaptık. Otelimiz de balkondan aydınlatılmış Akropole bakıyordu. Akropol gece yarısına kadar açıkmış ama arkadaşımın biraz kilolu olması, benim de diz sorunum yüzünden çıkmayı gene gözümüz yemedi.  
Rodos’taki tarihi eserler hep M.Ö. 500-750, yani, arkaik ve antik çağda Yunan’ın en parlak dönemlerinden kalma. Ancak, Rodos’ta asıl çarpıcı eser, 14. Yüzyıldan kalma, zamanının en korkunç korsanları ve esir tüccarları olan Sen Jan Şövalyelerinin kalesi. Rodos kalesi çok büyük ve hala çok heybetli. Bütün eski şehir ve çarşı kalenin içinde. Kanuni’nin neden bu kaleyi indiremeyip kuşatma sonucu açlık nedeniyle teslim olmalarını beklediği anlaşılıyor. Zamanın büyük üstadı Şövalye Villiers de Lille-Adam’a teslim karşılığında gemileri ile Malta’ya gitmeleri için izin verdiği ve kenti yağmalattırmadığı biliniyor.  1522 den 1912 ye kadar 390 yıl Osmanlı yönetiminde kalan adada kalenin kapı ve burçlarındaki şövalye armalarının bile aynen duruyor oluşu, bütün ortaçağ kiliselerinin, bugün arkeoloji müzesi olarak kullanılan Şövalyeler Hastanesinin, şövalyelerin evlerinin ve kale içindeki bir kral sarayı kadar haşmetli Büyük Üstadlar Sarayının el değmemiş gibi duruşu Türklerin pek de batıda sanıldığı kadar barbar olmadıklarını anlatır mı acaba ?  Buna karşılık sadece 1912 den 1948 e kadar 36 yıl adaya hakim olan İtalyanlar adada Osmanlı adına ne varsa yok etmek için sistemli bir hristiyan faaliyeti yürütmüşler. “Adada neden bu kadar az Osmanlı eseri var ?” diye sorduğunuzda Yunanlılar hemen “biz yapmadık, İtalyanlar yaptı” diye cevaplandırıyorlar.  Rodos kentinde Sultan Süleyman ( bana göre fazla mütevazi ), ünlü İbrahim Paşa, valilerden Murat Paşa adlarına birer cami ile yine vali İdris Paşa köşkünün bir bölümü, bir İslam kütüphanesi, küçük bir Müslüman mezarlığı  ve iki hamam kalmış. Rodos adasının diğer kentlerindeki yapılar tümüyle yok edilmiş.  Camilerin Süleyman camii hariç hepsinin kapılarına kilit vurulmuş, bakımsız.  Hiç olmazsa tarihi eser olarak müze yapılabilirlerdi.  Süleyman camii de sadece ibadet saatlerinde açık…
Adada birkaç kez denize girdik, plajlarda akşama kadar keyif yaptık, akşamları  bira, uzo, şarap eşliğinde balık veya deniz mahsulleri yedik. Otlu salatalarından tattık. Doğrusu aşçılık ve hizmetlerine diyecek yoktu. Musakka’yı da bizden iyi yapıyorlar !   
Rodos’tan Marmaris’e geri döndükten sonra arkadaşımla bir de Bozburun yaptık. Bozburun’a ikinci gidişimdi. Denizi ve havası çok güzel.  Bol bol denize girdik, hatta çıkmadık diyebilirim !  Her akşam taze balık yedik. Bozburun da eski Bozburun değil, şıklaşmış ve pahalılanmış, fakat pek büyümemiş ve yazlık siteler yapılmamış . Bu da çok iyi tabii. O kendinizi evinizde hissettiğiniz atmosferi devam ediyor, insanları da hala çok doğal ve sevimli. Kahveye bir sandalye atıp ahbaplık etme şansınız var…
Arkadaşımla  Marmaris’e dönüşte ayrıldık. O İstanbul’a döndü, ben Antalya’ya yola çıktım. Çıktım ama, ben bir yola çıktım mı evdeki hesabın çarşıya uyduğu pek görülmemiştir. Bu sefer de “haydi Göcek” dedim. İçimden güzel bir deniz gezisi yapmak geldi.  Sahil parkına birinci sırada, sabah kalkınca puslu denizi seyrettiğiniz, sade fakat temiz bir otel buldum. Şık, bakımlı;  sitelerle değil, villalarla dolu, 3 tane marinası olan zengin ve pahalı Göcek’te her ne kadar artık denize girecek bir yer kalmamışsa da, onun da karizması teknelerde ve cruise’larda.  Tekneye bindiniz mi zaten plaj derdi yok, azur mavisi koylar sizi bekliyor. Yalnız  o görgüsüz, sıram sıram tahta sıralı “mass production” gezi teknelerine tahammülüm olmadığı için , bir gün önceden gidip tekne beğendim. Hollandalı ve İskandinav turistlerce kiralanmış nefis bir özel gezi teknesine tek Türk yolcu olarak beni aldılar. Tekne sahibinin de katıldığı gezide,  gezinin güzelliği, ikramın zarafeti, personelin temizlik ve yakışıklılığı yanında, sanırım ben de üstüme düşeni yaptım ve müşkülpesentliği ile ünlü  İskandinav turistlere kaliteli bir Türk’ü  iyi temsil ettim. Tekne gezisindeki inanılmaz deniz mavisinin, hayal ürünü gibi, hafif pus içinde serpiştirilmiş duran adaların ve türkuaz koyların güzelliğini anlatmaya kelimeler yetmez…
Ertesi gün yola çıktım, nefis manzaraların süslediği sahil yolundan, 16 gün sonra nihayet Antalya’ya ve evime vasıl olabildim !  Ekim sonlarına kadar burada kalmayı ve her yılki gibi Altın Portakal’ı izlemeyi düşünüyorum. Sonra, inşallah  bir aksilik olmazsa,  Kasım başlarında İstanbul’dan bir Fransa turum var.  Orleans’dan  başlayıp Loire vadisi şatoları ve Normandie’yi kapsayacak bir kültür turu.  Oraları da yazarım.

Asuman Yücel, Eylül, 2013.
         


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder