AĞUSTOS 2013 EGE – AKDENİZ GEZİSİ :
Yılın 4-4,5 ayını Antalya’da geçiriyorum. Pek de geçiriyorum
sayılmaz, her Ağustos’ta sıcak bahane oluyor, bir yerlere kaçıyorum. Geçen sene
Eğirdir’e kaçtım, nefisti, tavsiye ederim. Bu sene daha uzun bir işe giriştim, arabayla
Kaş, Kalkan, Marmaris, Rodos, Bozburun, Göcek yaptım. Kaş sıcak ama hep
rüzgarlıdır, onun için havası güzeldir, zaten kendisi de cennetten düşmüş bir
köşe. Kalkan’ın da begonvilleri ve nefis dar-yokuş sokakları çok çekici.
Marmaris’te arabayı bırakıp, İstanbul’dan gelen bir
arkadaşımla buluşarak Rodos’a geçtik. 2011 de yaptığım Yunan Adaları turunda
Rodos’u çok beğenmiş, fakat yeterince gezememiştim. Bu sefer gezinin büyük
bölümünü Rodos’a ayırmağa karar verdim. Otelimizi her zamanki gibi internetten
seçtim ve gayet isabetli oldu. Yeri Ege de olsa, rüzgarın şahı Rodos’ta vardı
ve akşamları hafif ürperdik bile. Plajlar harikaydı, süt mavisi müthiş bir
deniz, ama kent çok pisti. Üç yıldır Yunan adalarına gidiyorum, kriz gayet açık. Bir sürü dükkan, hatta otel
kapanmış, belediye hizmetleri sıfır,
çöpler arada bir toplanıyor, sıcak havada kokuyor, caddeler,
kaldırımlar koca koca siyah lekeler
içinde. Parasızlık çok belli oluyor, ama şaşın , hala siesta yapıyorlar ! Pes yani, bizim gariban Marmaris esnafı da müşteri gelecek diye bütün
güne ilaveten gece de 12’den sonra kapatır ancak.
İkide birde bozuk şiveyle, ama düzgün gramerle Türkçe
konuşanlara rastlıyorsunuz. Bunlar adanın sayısı 4000 civarında olan Türk sakinleri. 500 yıldır buradalar. Ada büyük, nüfusu az. Koca adada yazın 40 000
nüfus var. Kışın yarıya düşüyormuş. Hemen her yer boş. Dağ taş zeytinlik ama
yabanileşmişler, kimse bakmıyor. Tembellik o derece yani ! ( Bizim zeytincileri oraya bir götürsek, iki yılda o zeytinleri ihya
edip yağ üretimine de başlarlar! ). Varsa yoksa turizm, başka hiçbir geçim
kaynağı yok. Türklere bir iltifat,
kıyamet, Türkler iyi turistler, eğlenmeyi de seviyorlar, daha ne ? Zaten
oralara beyaz Türkler gidiyor, tesettür filan sıfır, oh, görüntü kirliliği de
yok ! Avrupalıların pek bir korkup
Yunanlıları her sene vazgeçirmeğe çalıştıkları vize kolaylığından Yunanlılar gayet memnun. Rodos’ta bir hafta kalacaktık, Ünlü
Lindos antik kentinde de kalmak için bir gün daha ekledik. St. Paul’ün M.S. 56 yılında
Roma’ya giderken mola vermek için karaya çıktığı yermiş deniyor. Müthiş bir
Akropolü var ama çok dikti, araçla çıkılamıyor. Zahmet edip bu denli ünlü bir yerin Akropolüne bir asansör yapmamışlar. Santorini'de var oysa. Sahildeki harabeleri gezdik. Plajı şahaneydi, denize girdik
ve akşam antik akropole karşı şık bir restoran-barda yemek yiyip biraz içtik,
sonra yürüyüş yaptık. Otelimiz de balkondan aydınlatılmış Akropole bakıyordu. Akropol gece yarısına kadar açıkmış ama arkadaşımın biraz
kilolu olması, benim de diz sorunum yüzünden çıkmayı gene gözümüz yemedi.
Rodos’taki tarihi eserler hep M.Ö. 500-750, yani, arkaik ve
antik çağda Yunan’ın en parlak dönemlerinden kalma. Ancak, Rodos’ta asıl
çarpıcı eser, 14. Yüzyıldan kalma, zamanının en korkunç korsanları ve esir tüccarları olan Sen Jan
Şövalyelerinin kalesi. Rodos kalesi çok büyük ve hala çok heybetli. Bütün eski
şehir ve çarşı kalenin içinde. Kanuni’nin neden bu kaleyi indiremeyip kuşatma
sonucu açlık nedeniyle teslim olmalarını beklediği anlaşılıyor. Zamanın büyük
üstadı Şövalye Villiers de Lille-Adam’a teslim karşılığında gemileri ile
Malta’ya gitmeleri için izin verdiği ve kenti yağmalattırmadığı biliniyor. 1522 den 1912 ye kadar 390 yıl Osmanlı
yönetiminde kalan adada kalenin kapı ve burçlarındaki şövalye armalarının bile
aynen duruyor oluşu, bütün ortaçağ kiliselerinin, bugün arkeoloji müzesi olarak
kullanılan Şövalyeler Hastanesinin, şövalyelerin evlerinin ve kale içindeki bir
kral sarayı kadar haşmetli Büyük Üstadlar Sarayının el değmemiş gibi duruşu Türklerin
pek de batıda sanıldığı kadar barbar olmadıklarını anlatır mı acaba ? Buna karşılık sadece 1912 den 1948 e kadar 36
yıl adaya hakim olan İtalyanlar adada Osmanlı adına ne varsa yok etmek için
sistemli bir hristiyan faaliyeti yürütmüşler. “Adada neden bu kadar az Osmanlı
eseri var ?” diye sorduğunuzda Yunanlılar hemen “biz yapmadık, İtalyanlar
yaptı” diye cevaplandırıyorlar. Rodos kentinde
Sultan Süleyman ( bana göre fazla mütevazi ), ünlü İbrahim Paşa, valilerden
Murat Paşa adlarına birer cami ile yine vali İdris Paşa köşkünün bir bölümü,
bir İslam kütüphanesi, küçük bir Müslüman mezarlığı ve iki hamam kalmış. Rodos adasının diğer kentlerindeki
yapılar tümüyle yok edilmiş. Camilerin
Süleyman camii hariç hepsinin kapılarına kilit vurulmuş, bakımsız. Hiç olmazsa tarihi eser olarak müze
yapılabilirlerdi. Süleyman camii de
sadece ibadet saatlerinde açık…
Adada birkaç kez denize girdik, plajlarda akşama kadar keyif
yaptık, akşamları bira, uzo, şarap
eşliğinde balık veya deniz mahsulleri yedik. Otlu salatalarından tattık.
Doğrusu aşçılık ve hizmetlerine diyecek yoktu. Musakka’yı da bizden iyi yapıyorlar !
Rodos’tan Marmaris’e geri döndükten sonra arkadaşımla bir de
Bozburun yaptık. Bozburun’a ikinci gidişimdi. Denizi ve havası çok güzel. Bol bol denize girdik, hatta çıkmadık
diyebilirim ! Her akşam taze balık
yedik. Bozburun da eski Bozburun değil, şıklaşmış ve pahalılanmış, fakat pek
büyümemiş ve yazlık siteler yapılmamış . Bu da çok iyi tabii. O kendinizi
evinizde hissettiğiniz atmosferi devam ediyor, insanları da hala çok doğal ve
sevimli. Kahveye bir sandalye atıp ahbaplık etme şansınız var…
Arkadaşımla Marmaris’e
dönüşte ayrıldık. O İstanbul’a döndü, ben Antalya’ya yola çıktım. Çıktım ama,
ben bir yola çıktım mı evdeki hesabın çarşıya uyduğu pek görülmemiştir. Bu
sefer de “haydi Göcek” dedim. İçimden güzel bir deniz gezisi yapmak geldi. Sahil parkına birinci sırada, sabah kalkınca
puslu denizi seyrettiğiniz, sade fakat temiz bir otel buldum. Şık, bakımlı; sitelerle değil, villalarla dolu, 3 tane
marinası olan zengin ve pahalı Göcek’te her ne kadar artık denize girecek bir
yer kalmamışsa da, onun da karizması teknelerde ve cruise’larda. Tekneye bindiniz mi zaten plaj derdi yok, azur
mavisi koylar sizi bekliyor. Yalnız o
görgüsüz, sıram sıram tahta sıralı “mass production” gezi teknelerine
tahammülüm olmadığı için , bir gün önceden gidip tekne beğendim. Hollandalı ve
İskandinav turistlerce kiralanmış nefis bir özel gezi teknesine tek Türk yolcu
olarak beni aldılar. Tekne sahibinin de katıldığı gezide, gezinin güzelliği, ikramın zarafeti,
personelin temizlik ve yakışıklılığı yanında, sanırım ben de üstüme düşeni
yaptım ve müşkülpesentliği ile ünlü İskandinav turistlere kaliteli bir Türk’ü iyi temsil ettim. Tekne gezisindeki inanılmaz
deniz mavisinin, hayal ürünü gibi, hafif pus içinde serpiştirilmiş duran
adaların ve türkuaz koyların güzelliğini anlatmaya kelimeler yetmez…
Ertesi gün yola çıktım, nefis manzaraların süslediği sahil
yolundan, 16 gün sonra nihayet Antalya’ya ve evime vasıl olabildim ! Ekim sonlarına kadar burada kalmayı ve her
yılki gibi Altın Portakal’ı izlemeyi düşünüyorum. Sonra, inşallah bir aksilik olmazsa, Kasım başlarında İstanbul’dan bir Fransa turum
var. Orleans’dan başlayıp Loire vadisi şatoları ve Normandie’yi
kapsayacak bir kültür turu. Oraları da
yazarım.
Asuman Yücel, Eylül, 2013.
Asuman Yücel, Eylül, 2013.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder