11 Ekim 2015 Pazar

GEZİLERİM-6, JAPONYA 1985

JAPONYA GEZİSİ, 1985 :


Size şimdi tam 29 yıl önce yaptığım ve hiç unutmadığım uzun bir geziyi anlatacağım. O zamanlar yaptığım gezileri yazarak anlatma gibi bir hobim henüz gelişmemişti. O yüzden bazı gezilerin kağıda dökülmesi bu kadar gecikti.
Devlet Planlama Teşkilatında çalışırken üstlerimden biri bir Japon bursu geldiğini, konu “Kent Planlaması” olduğu için benim uygun görüldüğümü haber verdi. Oğlum okula gidiyordu ve süre uzundu, 3,5 ay. Kısa süre olsa üstüne atlayacağım böyle bir teklifi önce kabul etmek istemedim. Arkadaşlar “deli misin, böyle fırsat kaçırılır mı ?” diye baskı yaptılar.  Annem de “biz babanla Ankara’ya gelip sende kalır ve Tolga’ya bakarız” deyince konu kesinleşti. Yalnız Tolga pek hoşlanmadı. Getireceğim hediyelerle filan avutmağa çalıştım. Gittiğim her yurt dışı seyahatten hediyeler getirmeme alışık olduğu için onu da pek umursamadı ama sanırım beni üzmemek için daha fazla ısrar etmedi. 1985 yılı Ağustos ayında Mısır üzerinden Japonya’ya gitmek üzere THY na bindim. Kahire’de JAL’a transfer olduktan sonra daha 17 saat uçtum. Tayland’da yakıt aldık. Yola devam edip ertesi gün akşam Tokyo Narita’ya ulaşabildik. Ondan önce 1975 de Kanada, Vancouver’e, 1976 da ise New York ‘a uçmuştum. Onun için uzun uçuş nedir, biliyordum, fakat yine de jet lag oldum. Çeşitli ülkelerden gelen, belli bir görev seviyesindeki, çok genç olmayan bursiyerleri kentin biraz dışındaki 4 yıldızlı otel konforunda, şık bir misafirhaneye tek kişilik, banyolu odalar tahsis ederek yerleştirdiler. Gelir gelmez ellerimize şık klasörler içindeki ders ve gezi programlarını, sosyal faaliyetleri, resmi ziyaretleri  son derece iyi organize olmuş biçimde sundular. Japonların o müthiş organizasyon yeteneğini ilk kez orada gördüm ve daha sonra da bu hiç değişmedi. Gittiğimin ertesi günü 6 Ağustos’tu, yani Japonlarca unutulmayan ve unutturulmayan , fakat çıkarları gereği felaketi yaratan ulusun hiçbir şekilde zikredilmediği Hiroşima faciasının yıldönümü. Almanların bugün sanki uzaydan gelenler Yahudi soykırımını yapmış gibi üçüncü şahısla konuşmalarına benzer şekilde, sanki Hiroşima’yı da uzaydan gelenler yapmış gibi Japonların asla ABD ni zikretmemeleri bana hayli gülünç geldi. NHK’in İngilizce yayınında bütün felaket en ayrıntılı şekilde ve tüyler ürpertici fotoğraflar eşliğinde anlatılıyor, fakat kimdi bunu yapanlar, ondan bahsedilmiyordu. İnsanlık tarihi bir ikiyüzlülükler ve yalanlar tarihi değil mi ? Daha sonra yaptığımız Hiroşima ve Nagazaki gezilerinde de dünyanın bu en büyük vahşetinin multimedia gösterilerini içim katılarak izlemiş ve dayanamayarak salondan kaçmıştım.
Japonlar şüphesiz bizden farklı bir kültürdendiler, bunu onlar da, biz de biliyorduk. Fakat bizlerin kültürlerine saygının yanısıra onların kültürüne de saygı gösterilmesini o kadar ustalıkla ve medeni şekilde yönettiler ki parmak ısırdım. Ayrıca bana küçük bir ihtimal de olsa aynı kökenden olabileceğimizden söz ederek çok ilgi gösterdiler. Türklerin sarı ırktan olmadığını biliyordum ama karışmalar hep olmuştur, o yüzden işi ırk tartışmalarına dökmek istemedim. “Orta Asya’dan siz batıya, biz doğuya, adalara göç ettik” diyorlardı. Bunun tek delili olarak da dilbilgisinde eklerin isim veya sıfat sonuna gelerek fiil ve şahıs oluşturmasını gösteriyorlardı. Bırakın öyle inansınlar, ona bakarsanız Macarlar, Bulgarlar ve Finliler ile de akrabalığımız varmış. En sarışınından en sarı ırkına kadar ne çok talibimiz varmış yahu !
Misafirhanede İngilizce aracılığıyla günlük hayatta ihtiyacımız olabileceği kadar Japonca öğretmek için akşam seansları koydular. Ben bu seanslara hiç aksatmadan katıldım. Yabancı dil öğrenmeye sevgi ve yeteneğim vardır. Orada da öğrendim ki gerçekten şu fiil işi doğru, fakat onun dışında en ufak bir benzerlik yok. Benzer kelime bile. Zaten Japonca’da bizim anladığımız anlamda kelime yok, harfler de ses değil, kavram. Japon pragmatizmiyle Çin alfabesinden sadeleştirilerek 2000 den 200 e indirilmiş ve basitleştirilmiş Japon harfleriyle yazılan kavramlar var. Bazen tek bir harf bile bir kelimeyi oluşturabiliyor. Oysa Bulgarca, Fince ve Macarca’da Türkçe veya Türkçeyi andıran yüzlerce kelime olduğu biliniyor. Japoncayı şimdi hemen hemen tamamen unutmuş olmama rağmen o zaman epey pratik edinmiştim. Bunun da çok faydalı olduğu kısa sürede ortaya çıktı, zira Japonya’da tabelalar ve sokak adları dahil Japonca dışında yazılı hiçbir şey yoktu ve sıklıkla birilerine birşeyler sormanız gerekiyordu. Sorduğunuz kimseler ellerini bitiştirerek eğiliyorlar ve çoğu zaman sizi sorduğunuz yere kadar götürüyorlardı. Bu zarafeti 2. Dünya Savaşının ünlü ve örneğin Koreliler tarafından hala unutulmayan Japon hunharlıkları ile bağdaştırmanın imkanı yoktu. İnsan dediğin ne çelişkili yaratık !
Tokyo’da Brezilyalı, Koreli, Ürdünlü, Cezayirli, Kolombiyalı, Arjantinli, 72 milletten insanla tanıştım. Bu, Londra’daki Master günlerimden sonra girdiğim en büyük sosyal çevre idi. Ondan sonra hayatımda o kadar eğlendiğim bir dönem bir daha hiç olmadı. Araplar bana “Sultan” dediler, derken herkes demeğe başladı. Ürdünlü ve Cezayirli iki mimarla iyi ahbap olduk. Güney Amerikalılar’ı fazla çocukça bulmama rağmen eğlenceli oluşları hoşuma gitti ve Japonya’daki en iyi arkadaşım bir Brezilya yahudisi, Cybele adında 1,80 boyunda bir kız oldu. Biraz tuzluk gibi duruyorduk ama boşver, kafamız uymuştu. Korelilerle güzel, entelektüel sohbetlerimiz oldu. Türkiye’yi tek başıma temsil ettiğim için sorumluluk hissiyle derslerimi de aksatmadım ve Türkiye tanıtımı için bir program da yaptım. Çok beğenildi, hele benim “Üsküdar’a gider iken“i söylemem ! Veda partisinde bana yine şarkı söylettiler. Bu sefer de “Recebim, sarı lira vereceğim” i söyledim, millet kalkıp bilse de, bilmese de oynadı. 
Kurs programı çerçevesinde, Japonya’da çok büyük bir tur attık. Osaka, Kobe, Kyoto, Nara, Hokkaido adası, Hiroşima, Nagazaki, Yokohama gibi olağanüstü yerleri gezdik. Sanayi tesisleri ve konut alanlarını gezerken geleneksel Japon evleri ve otellerinde kaldık. Tatami’ler üzerinde yattık. Her gittiğimiz yerde kimonolar hediye edildi. Expo 1985’e denk geldiğimiz için bizi Morioka’ya da götürdüler. Sergideki Türkiye pavyonu mimari bakımından en beğenilenlerden biriydi. Özellikle de gece gökyüzünü ve yıldızları büyük bir başarı ile resmeden tavan süslemeleri. Ben de çok beğendim. Bir de İran pavyonunu çok beğendim. Basamak basamak  akan sularla asma bahçeleri çağrıştıran çok zevkli ve zarif bahçesini ve sergilenen el sanatlarının inceliğini hiç unutmadım ve İran, o tarihten sonra benim sanat dağarcığımda ayrı bir yere sahip oldu.
Sanat deyince, ünlü Japon bahçelerini anmamak olmaz. Çok çarpıcı idi. Hayatımda daha estetik hiçbir manzara görmedim. Hafif puslu ve nemli havada gerçekdışı gibi görünen, ne tarafından bakarsanız ayrı bir güzel görüntü sunan Japon park ve bahçe düzenleme sanatını unutamadım. Japonya’nın hiçbir değişiklik yapılmadan sadece restore edilerek muhafaza edilen eski kutsal kenti Nara’daki parklar ve altın kaplama tapınaklar karşısında dilimi yuttum. Meiji döneminin başkenti Kyoto bir diğer anıttı. Öyle ki, kentteki eski resmi yapılar bile tapınaklar tarzında yapılmıştı  ve tavanları altın kaplama idi. Şinto tapınaklarındaki güneş kursları ile Budist tapınaklarındaki şişman Buda heykellerinin her biri ince birer sanat eseriydi. Duvarlar hep eski Japon yaşayışını, çay törenlerini, samuraileri anlatan resimlerle süslenmişti. Hiçbir mantıklı şeyin yasaklanmadığı, insana ve onun iradesine büyük bir ağırlık veren Japon dinlerinde “insanı onuru dışında hiçbir şey yönlendiremez” düşüncesi işleniyordu.  Japonların ünlü onur intiharlarının kökeni burada idi. Tanrılar sembolikti. Asıl varlık, insandı. O yüzden tapınaklar dindar bazı yaşlılar dışında pek de o kadar sık ziyaret edilen yerler değildi. Ama yarı dini, yarı toplumsal ritüeller olan yerel festivaller çok ve sık idi. Her kentin, neredeyse yılda 3-4 kez festivali vardı.  Festivallerde yerel kıyafetlerle geçit resimleri yapılıyor, şarkılar söyleniyor, geleneksel Japon tiyatrosu (No) oyunları sergileniyor, yaşlılara saygı ziyaretlerinde bulunuluyor ve her festival 2-3 gün sürüyordu.
Japonya deyince depremlerden de söz etmek gerek. Tokyo’ya geldiğim ilk günlerde günde 3-4 kez tekrarlayan hissedilir düzeyde depremlerden önce korkmuş, fakat sonraları kanıksamıştım. Japonlar bize verdikleri “orientation” kursunda depremlere de değinmiş, Tokyo’daki tüm binaların 9 şiddetindeki depreme dayanabilecek güçte inşa edildiğini, korkacak bir şey olmadığını, fakat en kötü ihtimalle bir eşyanın üstümüze devrilmesi filan gibi bir olayla karşılaşacak olursak yapılacak ilk yardım  eylemlerini ayrıntıyla anlatmışlardı. Sonraki yıllarda meydana gelen Kobe ve  Sendai depremlerinin neden olduğu muazzam insan ve yapı kayıpları bize verilen bilgilerin doğa karşısında pek de etkili olamayabileceğini gösterdi.  
Anormal sıcak ve nemli olan Japonya’nın havasından, sokağa çıkınca ancak mağazaların aşırı derecede soğutulmuş ortamlarına girerek kurtulabiliyor, bu sefer de hasta oluyordunuz. Sağlıksız bir iklimi vardı.
İnsanlar çok çalışıyorlardı. Çalışmak bu ülkede adeta bir ibadet halini almıştı. Kim daha çok çalışacak diye yarışmaların yapıldığı başka bir yer tasavvur edemiyorum. Avrupa’yı kendilerine rakip görmediklerini, tek rakiplerinin ABD olduğunu söylüyorlardı. Tabii Türkiye’nin 1/3 ü kadar, yarısı dağlık ve ormanlık olduğu için yaşanamayan ve tarım yapılamayan, kömür dışında hiçbir doğal kaynağı bulunmayan, üstelik iklimi de yukarıda söylediğim kadar kötü olan bir adalar topluluğunda sıkışmış halde yaşayan 130 milyon insanın ABD ile nasıl rekabet edebileceğini anlamak pek mümkün olmuyordu ama, bu şartlarda kaydettikleri gelişme yeterince müthişti. Japonlar rekabet etmeden duramayan bir insan topluluğu idiler. Kendilerini ille de birileriyle rekabet etme zorunda hissediyorlardı. Daha da olmazsa kendileriyle rekabet ediyorlardı. Kitaplarında sakin ve dingin bir yaşam, elindekiyle yetinme filan gibi şeyler yazmıyordu. Bulundukları gelişmişlik seviyesini tamamen buna borçluydular. Onları başka doğu ülkelerinden farklı yapan da buydu.
Çok temiz insanlardı. Ben hiçbir metropol görmedim ki ; Tokyo kadar temiz ve steril olsun. Çöpçülerin bile hiç kirlenmemiş bembeyaz eldivenlerle dolaştıkları bir ülke. Metro istasyonları bal dök, yala !...“insanın içinde olmalı” deyimine bu kadar uyan bir başka toplum yok, ya da ben görmedim.
İngiltere’den sonra trafiğin soldan olduğu, dünyanın öbür ucundaki  Japonya’ya bir kez daha şaşırdım ve bu durumun nereden  geldiğini araştırdım. Japonya’nın çok uzun yıllar yabancılara kapalı, izole bir ülke olarak yaşamış olması nedeniyle hiçbir dış etki söz konusu değildi. At arabaları döneminden beri trafik hep soldan işliyordu, tıpkı İngiltere’deki gibi. Ve her ikisi de birer ada devleti idi. Gizemli bir benzerlik olduğunu düşünmekten kendimi alamadım.
Genç nesilde biraz değişmekle birlikte, genellikle hiçbir yabancı dil bilmiyorlardı.  Son yıllarda çılgınca seyahat hevesine kapılan bu toplumun o seyahatlerde fotoğraf çekmekten ve Japon rehberlerini dinlemekten başka hiçbir şey yapamadıklarını, onca para ödiyerek çıktıkları o uzak gezilerde gittikleri ülkelerin insanları ile en küçük bir iletişim kuramadıklarını biraz da onlar adına üzülerek gördüm. Buna karşılık kendi içlerinde Batı özentiliği o boyutlara gelmişti ki , kadın- erkek saçlarını boyatanlar ve estetik ameliyatla gözlerini yuvarlaklaştıranlar giderek artıyordu. Tokyo’nun Shin-juku ve Ginza gibi alışveriş ve eğlence meydanlarında ve caddelerinde saçlarını uzatıp jölelemiş, siyah deri, kabaralı Rock kıyafetleri giymiş gençler dolaşıyordu. Kısacık boyları ve genetik olarak biraz kısa ve çarpık bacakları ile hafiften hazin bir görüntü sergilediklerini söylemeğe gerek yok. Bununla beraber, genç nesilde yer yer daha uzunca boylu olanlarını da gördüm. Kadın ve erkekleri içinde bir tek şişman olana rastlamadım. İnce vücutları giydiklerini daha güzel gösteriyordu. Çalışan erkeklerin şık giyimi İngilizlere taş çıkartacak gustodaydı. Kadınlar ise çeşitli renk ve desenleri  kullanarak kendi modalarını yaratmışlardı. Yakışana yakışıyordu ama pek özenti gibi duranlar da vardı. Arasıra yaşlı bir kadının kimono ile önünüzde yürüdüğünü görüyordunuz, fakat bu yaygın bir durum değildi. Genellikle Japon ulusal giysilerini ancak festivallerde görebiliyordunuz.
Japonya’da iken Leonard Bernstein’in konser vermeğe geleceğini duyduk. Fiatlar o kadar yüksekti ki ümitsizlikle baktım. Ancak, Japon burs ajansı  JICA konsere gitmek isteyenlerin adlarını toplamağa başlayınca yüzüm güldü. Böylece Japonya’da bir de L.Bernstein şefliğinde konser izleme fırsatını elde etmiş oldum. Kendi eserlerini çaldırdı. Nefis bir konserdi. Tokyo’nun büyük konser salonları var. Klasik batı müziği çok yaygın ve önemli sanatçılar ve orkestralar sık sık konser veriyorlar. Bunlardan bir-iki tanesine gittim. Ayrıca, Cybele ile Çinli bir dans grubunun danslarını seyretmeğe de gittik. Kendi boylarındaki yelpazelerle danseden kızların gösterisi en fazla aklımda kalan olmuş. Hareketlerinin zarafet ve ahengini hala hatırlarım. Başka bir arkadaşımla da bir Japon ulusal tiyatrosu (No) temsiline gitmiştik. O gösteri beni çok etkiledi. Ölümcül bir aşk ve entrika hikayesini ulusal giysileri, bembeyaz, sadece makyajla ifade verilmiş yüzleri, aşırı makyajları ile oynadılar. Kadın rollerini de erkekler oynuyordu. Geçmişte öyle olduğu için geleneği devam ettiriyorlardı. Dekorlar hafif, hemen değiştirilebilir malzemelerden, çok renkli olarak yapılmıştı. Oldukça az konuşma vardı, daha çok hareketler ve jestler. Nedendir bilmem, o hüzünlü yüzlerden, Japonca bilmesek de mükemmelen anlayabildiğimiz konunun geleneksel Japon yaşamına değinen dramatik hikayesinden, oyuncuların inanılmaz yeteneğinden çok etkilendim… 2 kez resim sergisine gittim. Bunların biri Nara’daydı. Bu hiç unutamadığım akıl almaz derecede güzel kentte yaşayan bir Japon ressamın sergisiydi. İpek üzerine yaptığı çiçek, kelebek, bahar dalları gibi geleneksel desenleri sergiliyordu. Çok ince ve zarif bir işçilikti. Aslına gücüm yetmediği için çıkışta satılan röprodüksiyonlarından iki tane aldım. Hala yatak odamın duvarını süslüyorlar. Diğeri Tokyo’da yine Japon bir sanatçının non-figüratif bir sergisiydi, bu türün başta Picasso ve Kandinsky olmak üzere çok usta örneklerini görmüş olduğum için beni pek sarmadı.
Japon porselenleri o kadar ince ve zevkli idi ki; dayanamadım, birkaç parça alıp el bagajımda Türkiye’ye kadar taşıdım, fakat çay takımım ne yazık ki, ev taşınmaları sırasında kırıldı. Aynı şekilde, Japonya gibi pahalı bir ülkede paraya kıyıp bir de ipek kimono almıştım, onu da oğlum evlenince eşine hediye ettim. Hala hatıra olarak, birkaç parça nadide Japon el sanatı ile artık kullanılmayan küçük elektronik aletlerim var.
Dönüşte başıma gelen bir skandalı da yazmadan geçemiyeceğim.  
O zamanlar henüz Japon havayolları ile THY karşılıklı Japonya-Türkiye seferlerine başlamamış olduklarından, mutlaka bir yerde transfer yapmak gerekiyordu. Giderken Kahire’de uçak değiştirmiştim, dönüşte ise uçağın tarihi Cide’de (Suudi Arabistan ) değiştirmemi gerektirdi. Ben de kabul ettim, aklıma bir şey gelmedi. Cide’de THY na transfer olmak üzere inen tek yolcu ve maalesef kadın yolcu bendim !  Bir de baktım ki, uçağın kapısında bekleniyorum. Ben de hala Business Class uçtuğum için sanıyorum. (Kahire’de özel araçla almışlardı). Yanıma ızbandut gibi iriyarı bir polis vererek pasaport kontrolünden geçirdiler ve yine iriyarı bir kadın polise devrettiler. Manzara tam gözaltına alınmak gibi !  Kadına “ben öyle her götürdüğünüz yere gitmem, nereye gittiğimizi söyleyeceksiniz, aksi halde Sefaretimle görüşeceğim” dedim. Kadın nezaket, fakat kararlılıkla, “bizim ülkemizde yanında erkek olmayan bir kadın yalnız dolaşamaz, uçağınıza 3 saat var, bu sürede bayanlara has salonumuzda misafir edileceksiniz” dedi. Ben de “ama ben sizin ülkenizde değilim, transit yolcuyum, uluslararası alandayım” dedim. Kadın hiç oralı olmadı ve yoluna devam etti. Ben yine ”duty free shoplarda vakit geçirmek istiyorum” diye ısrar ettim. Bu sırada gideceğimiz yere gelmişiz meğer, zengin, fakat zevksiz bir şekilde döşenmiş  koca bir salona girdik. Hiçbir yere penceresi yoktu. Kapısında da yine iki adet üniformalı ızbandut bekliyordu. Ben manzarayı görür görmez, “eğer bir zamanlar haremdeki kadınlar eskaza bizim gibi laiklik terbiyesi almış olsalardı hepsi intihar ederdi” diye düşündüm, o derece boğucu, aşağılayıcı bir ortamdı, tam bir hapishaneydi. Görmeyen anlayamaz. Kendimi  kaybedip “ben buraya girmiyorum. Sefaretimle görüşeceğim” diye tutturdum. Bir de erkek görevli geldi. Telsizle konuşarak beni üstlerine götüreceklerini söylediler, fakat ben kimbilir nereye götürecekler diye dayattım, “üstünüz buraya gelsin” dedim. Bu arada da etraftaki herkes bize bakıyor ! Konuyu sefaretle görüşmeden çözmek istediklerini anlamıştım. Bir görevli daha geldi. Ona “ben laik bir ülkeden geliyorum, uluslararası alanda sizin kurallarınıza uymak zorunda değilim” dedim. En sonunda pes ettiler ve yanıma bir erkek polis verip Duty Free’lerin bulunduğu yere yolladılar. Yalnız dolaşmamdansa hayatımda görmediğim bir adamla dolaşmamın çelişkisi ve sahtekarlığına gülemedim bile. Ben dediğimi yaptırdım, fakat onlar da kendilerine göre bir rövanş aldılar.  Bagajlarım indirilirken görmezden geldikleri Sake ve Viski şişelerimi çıkışta görecekleri tuttu ve ülkeden çıkıyor olmama rağmen müsadere ettiler. Buna da itiraz ettim, fakat kuralların çok kesin olduğunu, Suudi topraklarında hiçbir şekilde alkol bulundurulamıyacağını söylediler. Daha fazla uzatmadım. O da benim onlara sadakam olsun, dedim. Eminim ki biri alıp evine götürmüştür. Çünkü uçakta gördüklerim sahtekarlıklarının derecesini yeterince ortaya koyuyordu. THY nin İstanbul uçağı kalktıktan çok kısa bir süre sonra uçaktaki kadın-erkek bütün Suudiler üzerlerindeki entari ve “çadır” ları çıkardılar. Modaevi kokan kıyafetleriyle ve abartılı mücevherleriyle koltuklarına kuruldular ve uçağın ikram şampanyasını yudumlamağa başladılar. İstanbul’a gelinceye kadar da, kadehle değil, şişe açtırarak içtiler.  İstanbul’a, kurtlarını dökmeğe geldikleri besbelliydi. Kadınlar inmeğe yakın, örtünmek şöyle dursun, makyajlarını tazelediler. ( bizim kraldan fazla kralcıların, çoluk çocuğu cebren örtenlerin kulakları çınlasın !)….

İşte böyle….Japonya, “once in a lifetime” bir geziydi. Gittiğime çok çok değdi.

Asuman, Kasım 2014, İst.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder