JAPONYA
GEZİSİ, 1985 :
Size şimdi
tam 29 yıl önce yaptığım ve hiç unutmadığım uzun bir geziyi anlatacağım. O
zamanlar yaptığım gezileri yazarak anlatma gibi bir hobim henüz gelişmemişti. O
yüzden bazı gezilerin kağıda dökülmesi bu kadar gecikti.
Devlet
Planlama Teşkilatında çalışırken üstlerimden biri bir Japon bursu geldiğini,
konu “Kent Planlaması” olduğu için benim uygun görüldüğümü haber verdi. Oğlum
okula gidiyordu ve süre uzundu, 3,5 ay. Kısa süre olsa üstüne atlayacağım böyle
bir teklifi önce kabul etmek istemedim. Arkadaşlar “deli misin, böyle fırsat
kaçırılır mı ?” diye baskı yaptılar.
Annem de “biz babanla Ankara’ya gelip sende kalır ve Tolga’ya bakarız”
deyince konu kesinleşti. Yalnız Tolga pek hoşlanmadı. Getireceğim hediyelerle
filan avutmağa çalıştım. Gittiğim her yurt dışı seyahatten hediyeler getirmeme
alışık olduğu için onu da pek umursamadı ama sanırım beni üzmemek için daha
fazla ısrar etmedi. 1985 yılı Ağustos ayında Mısır üzerinden Japonya’ya gitmek
üzere THY na bindim. Kahire’de JAL’a transfer olduktan sonra daha 17 saat
uçtum. Tayland’da yakıt aldık. Yola devam edip ertesi gün akşam Tokyo Narita’ya
ulaşabildik. Ondan önce 1975 de Kanada, Vancouver’e, 1976 da ise New York ‘a
uçmuştum. Onun için uzun uçuş nedir, biliyordum, fakat yine de jet lag oldum.
Çeşitli ülkelerden gelen, belli bir görev seviyesindeki, çok genç olmayan
bursiyerleri kentin biraz dışındaki 4 yıldızlı otel konforunda, şık bir
misafirhaneye tek kişilik, banyolu odalar tahsis ederek yerleştirdiler. Gelir
gelmez ellerimize şık klasörler içindeki ders ve gezi programlarını, sosyal
faaliyetleri, resmi ziyaretleri son
derece iyi organize olmuş biçimde sundular. Japonların o müthiş organizasyon
yeteneğini ilk kez orada gördüm ve daha sonra da bu hiç değişmedi. Gittiğimin
ertesi günü 6 Ağustos’tu, yani Japonlarca unutulmayan ve unutturulmayan , fakat
çıkarları gereği felaketi yaratan ulusun hiçbir şekilde zikredilmediği Hiroşima
faciasının yıldönümü. Almanların bugün sanki uzaydan gelenler Yahudi
soykırımını yapmış gibi üçüncü şahısla konuşmalarına benzer şekilde, sanki
Hiroşima’yı da uzaydan gelenler yapmış gibi Japonların asla ABD ni
zikretmemeleri bana hayli gülünç geldi. NHK’in İngilizce yayınında bütün
felaket en ayrıntılı şekilde ve tüyler ürpertici fotoğraflar eşliğinde
anlatılıyor, fakat kimdi bunu yapanlar, ondan bahsedilmiyordu. İnsanlık tarihi
bir ikiyüzlülükler ve yalanlar tarihi değil mi ? Daha sonra yaptığımız Hiroşima
ve Nagazaki gezilerinde de dünyanın bu en büyük vahşetinin multimedia
gösterilerini içim katılarak izlemiş ve dayanamayarak salondan kaçmıştım.
Japonlar şüphesiz
bizden farklı bir kültürdendiler, bunu onlar da, biz de biliyorduk. Fakat
bizlerin kültürlerine saygının yanısıra onların kültürüne de saygı
gösterilmesini o kadar ustalıkla ve medeni şekilde yönettiler ki parmak
ısırdım. Ayrıca bana küçük bir ihtimal de olsa aynı kökenden olabileceğimizden
söz ederek çok ilgi gösterdiler. Türklerin sarı ırktan olmadığını biliyordum
ama karışmalar hep olmuştur, o yüzden işi ırk tartışmalarına dökmek istemedim.
“Orta Asya’dan siz batıya, biz doğuya, adalara göç ettik” diyorlardı. Bunun tek
delili olarak da dilbilgisinde eklerin isim veya sıfat sonuna gelerek fiil ve
şahıs oluşturmasını gösteriyorlardı. Bırakın öyle inansınlar, ona bakarsanız
Macarlar, Bulgarlar ve Finliler ile de akrabalığımız varmış. En sarışınından en
sarı ırkına kadar ne çok talibimiz varmış yahu !
Misafirhanede
İngilizce aracılığıyla günlük hayatta ihtiyacımız olabileceği kadar Japonca
öğretmek için akşam seansları koydular. Ben bu seanslara hiç aksatmadan
katıldım. Yabancı dil öğrenmeye sevgi ve yeteneğim vardır. Orada da öğrendim ki
gerçekten şu fiil işi doğru, fakat onun dışında en ufak bir benzerlik yok.
Benzer kelime bile. Zaten Japonca’da bizim anladığımız anlamda kelime yok, harfler
de ses değil, kavram. Japon pragmatizmiyle Çin alfabesinden sadeleştirilerek
2000 den 200 e indirilmiş ve basitleştirilmiş Japon harfleriyle yazılan
kavramlar var. Bazen tek bir harf bile bir kelimeyi oluşturabiliyor. Oysa
Bulgarca, Fince ve Macarca’da Türkçe veya Türkçeyi andıran yüzlerce kelime
olduğu biliniyor. Japoncayı şimdi hemen hemen tamamen unutmuş olmama rağmen o
zaman epey pratik edinmiştim. Bunun da çok faydalı olduğu kısa sürede ortaya
çıktı, zira Japonya’da tabelalar ve sokak adları dahil Japonca dışında yazılı
hiçbir şey yoktu ve sıklıkla birilerine birşeyler sormanız gerekiyordu.
Sorduğunuz kimseler ellerini bitiştirerek eğiliyorlar ve çoğu zaman sizi
sorduğunuz yere kadar götürüyorlardı. Bu zarafeti 2. Dünya Savaşının ünlü ve
örneğin Koreliler tarafından hala unutulmayan Japon hunharlıkları ile
bağdaştırmanın imkanı yoktu. İnsan dediğin ne çelişkili yaratık !
Tokyo’da
Brezilyalı, Koreli, Ürdünlü, Cezayirli, Kolombiyalı, Arjantinli, 72 milletten
insanla tanıştım. Bu, Londra’daki Master günlerimden sonra girdiğim en büyük
sosyal çevre idi. Ondan sonra hayatımda o kadar eğlendiğim bir dönem bir daha
hiç olmadı. Araplar bana “Sultan” dediler, derken herkes demeğe başladı. Ürdünlü
ve Cezayirli iki mimarla iyi ahbap olduk. Güney Amerikalılar’ı fazla çocukça
bulmama rağmen eğlenceli oluşları hoşuma gitti ve Japonya’daki en iyi arkadaşım
bir Brezilya yahudisi, Cybele adında 1,80 boyunda bir kız oldu. Biraz tuzluk
gibi duruyorduk ama boşver, kafamız uymuştu. Korelilerle güzel, entelektüel
sohbetlerimiz oldu. Türkiye’yi tek başıma temsil ettiğim için sorumluluk
hissiyle derslerimi de aksatmadım ve Türkiye tanıtımı için bir program da
yaptım. Çok beğenildi, hele benim “Üsküdar’a gider iken“i söylemem ! Veda
partisinde bana yine şarkı söylettiler. Bu sefer de “Recebim, sarı lira
vereceğim” i söyledim, millet kalkıp bilse de, bilmese de oynadı.
Kurs
programı çerçevesinde, Japonya’da çok büyük bir tur attık. Osaka, Kobe, Kyoto,
Nara, Hokkaido adası, Hiroşima, Nagazaki, Yokohama gibi olağanüstü yerleri
gezdik. Sanayi tesisleri ve konut alanlarını gezerken geleneksel Japon evleri
ve otellerinde kaldık. Tatami’ler üzerinde yattık. Her gittiğimiz yerde
kimonolar hediye edildi. Expo 1985’e denk geldiğimiz için bizi Morioka’ya da
götürdüler. Sergideki Türkiye pavyonu mimari bakımından en beğenilenlerden
biriydi. Özellikle de gece gökyüzünü ve yıldızları büyük bir başarı ile
resmeden tavan süslemeleri. Ben de çok beğendim. Bir de İran pavyonunu çok
beğendim. Basamak basamak akan sularla
asma bahçeleri çağrıştıran çok zevkli ve zarif bahçesini ve sergilenen el
sanatlarının inceliğini hiç unutmadım ve İran, o tarihten sonra benim sanat
dağarcığımda ayrı bir yere sahip oldu.
Sanat
deyince, ünlü Japon bahçelerini anmamak olmaz. Çok çarpıcı idi. Hayatımda daha
estetik hiçbir manzara görmedim. Hafif puslu ve nemli havada gerçekdışı gibi
görünen, ne tarafından bakarsanız ayrı bir güzel görüntü sunan Japon park ve
bahçe düzenleme sanatını unutamadım. Japonya’nın hiçbir değişiklik yapılmadan
sadece restore edilerek muhafaza edilen eski kutsal kenti Nara’daki parklar ve
altın kaplama tapınaklar karşısında dilimi yuttum. Meiji döneminin başkenti
Kyoto bir diğer anıttı. Öyle ki, kentteki eski resmi yapılar bile tapınaklar
tarzında yapılmıştı ve tavanları altın
kaplama idi. Şinto tapınaklarındaki güneş kursları ile Budist tapınaklarındaki
şişman Buda heykellerinin her biri ince birer sanat eseriydi. Duvarlar hep eski
Japon yaşayışını, çay törenlerini, samuraileri anlatan resimlerle süslenmişti.
Hiçbir mantıklı şeyin yasaklanmadığı, insana ve onun iradesine büyük bir
ağırlık veren Japon dinlerinde “insanı onuru dışında hiçbir şey yönlendiremez”
düşüncesi işleniyordu. Japonların ünlü
onur intiharlarının kökeni burada idi. Tanrılar sembolikti. Asıl varlık,
insandı. O yüzden tapınaklar dindar bazı yaşlılar dışında pek de o kadar sık
ziyaret edilen yerler değildi. Ama yarı dini, yarı toplumsal ritüeller olan
yerel festivaller çok ve sık idi. Her kentin, neredeyse yılda 3-4 kez festivali
vardı. Festivallerde yerel kıyafetlerle
geçit resimleri yapılıyor, şarkılar söyleniyor, geleneksel Japon tiyatrosu (No)
oyunları sergileniyor, yaşlılara saygı ziyaretlerinde bulunuluyor ve her
festival 2-3 gün sürüyordu.
Japonya
deyince depremlerden de söz etmek gerek. Tokyo’ya geldiğim ilk günlerde günde
3-4 kez tekrarlayan hissedilir düzeyde depremlerden önce korkmuş, fakat
sonraları kanıksamıştım. Japonlar bize verdikleri “orientation” kursunda
depremlere de değinmiş, Tokyo’daki tüm binaların 9 şiddetindeki depreme
dayanabilecek güçte inşa edildiğini, korkacak bir şey olmadığını, fakat en kötü
ihtimalle bir eşyanın üstümüze devrilmesi filan gibi bir olayla karşılaşacak
olursak yapılacak ilk yardım eylemlerini
ayrıntıyla anlatmışlardı. Sonraki yıllarda meydana gelen Kobe ve Sendai depremlerinin neden olduğu muazzam
insan ve yapı kayıpları bize verilen bilgilerin doğa karşısında pek de etkili
olamayabileceğini gösterdi.
Anormal
sıcak ve nemli olan Japonya’nın havasından, sokağa çıkınca ancak mağazaların
aşırı derecede soğutulmuş ortamlarına girerek kurtulabiliyor, bu sefer de hasta
oluyordunuz. Sağlıksız bir iklimi vardı.
İnsanlar çok
çalışıyorlardı. Çalışmak bu ülkede adeta bir ibadet halini almıştı. Kim daha
çok çalışacak diye yarışmaların yapıldığı başka bir yer tasavvur edemiyorum.
Avrupa’yı kendilerine rakip görmediklerini, tek rakiplerinin ABD olduğunu
söylüyorlardı. Tabii Türkiye’nin 1/3 ü kadar, yarısı dağlık ve ormanlık olduğu
için yaşanamayan ve tarım yapılamayan, kömür dışında hiçbir doğal kaynağı
bulunmayan, üstelik iklimi de yukarıda söylediğim kadar kötü olan bir adalar
topluluğunda sıkışmış halde yaşayan 130 milyon insanın ABD ile nasıl rekabet edebileceğini
anlamak pek mümkün olmuyordu ama, bu şartlarda kaydettikleri gelişme yeterince
müthişti. Japonlar rekabet etmeden duramayan bir insan topluluğu idiler.
Kendilerini ille de birileriyle rekabet etme zorunda hissediyorlardı. Daha da
olmazsa kendileriyle rekabet ediyorlardı. Kitaplarında sakin ve dingin bir
yaşam, elindekiyle yetinme filan gibi şeyler yazmıyordu. Bulundukları
gelişmişlik seviyesini tamamen buna borçluydular. Onları başka doğu
ülkelerinden farklı yapan da buydu.
Çok temiz
insanlardı. Ben hiçbir metropol görmedim ki ; Tokyo kadar temiz ve steril
olsun. Çöpçülerin bile hiç kirlenmemiş bembeyaz eldivenlerle dolaştıkları bir
ülke. Metro istasyonları bal dök, yala !...“insanın içinde olmalı” deyimine bu
kadar uyan bir başka toplum yok, ya da ben görmedim.
İngiltere’den
sonra trafiğin soldan olduğu, dünyanın öbür ucundaki Japonya’ya bir kez daha şaşırdım ve bu durumun
nereden geldiğini araştırdım.
Japonya’nın çok uzun yıllar yabancılara kapalı, izole bir ülke olarak yaşamış
olması nedeniyle hiçbir dış etki söz konusu değildi. At arabaları döneminden
beri trafik hep soldan işliyordu, tıpkı İngiltere’deki gibi. Ve her ikisi de
birer ada devleti idi. Gizemli bir benzerlik olduğunu düşünmekten kendimi
alamadım.
Genç nesilde
biraz değişmekle birlikte, genellikle hiçbir yabancı dil bilmiyorlardı. Son yıllarda çılgınca seyahat hevesine kapılan
bu toplumun o seyahatlerde fotoğraf çekmekten ve Japon rehberlerini dinlemekten
başka hiçbir şey yapamadıklarını, onca para ödiyerek çıktıkları o uzak
gezilerde gittikleri ülkelerin insanları ile en küçük bir iletişim
kuramadıklarını biraz da onlar adına üzülerek gördüm. Buna karşılık kendi
içlerinde Batı özentiliği o boyutlara gelmişti ki , kadın- erkek saçlarını
boyatanlar ve estetik ameliyatla gözlerini yuvarlaklaştıranlar giderek
artıyordu. Tokyo’nun Shin-juku ve Ginza gibi alışveriş ve eğlence meydanlarında
ve caddelerinde saçlarını uzatıp jölelemiş, siyah deri, kabaralı Rock
kıyafetleri giymiş gençler dolaşıyordu. Kısacık boyları ve genetik olarak biraz
kısa ve çarpık bacakları ile hafiften hazin bir görüntü sergilediklerini
söylemeğe gerek yok. Bununla beraber, genç nesilde yer yer daha uzunca boylu
olanlarını da gördüm. Kadın ve erkekleri içinde bir tek şişman olana
rastlamadım. İnce vücutları giydiklerini daha güzel gösteriyordu. Çalışan
erkeklerin şık giyimi İngilizlere taş çıkartacak gustodaydı. Kadınlar ise
çeşitli renk ve desenleri kullanarak
kendi modalarını yaratmışlardı. Yakışana yakışıyordu ama pek özenti gibi
duranlar da vardı. Arasıra yaşlı bir kadının kimono ile önünüzde yürüdüğünü
görüyordunuz, fakat bu yaygın bir durum değildi. Genellikle Japon ulusal
giysilerini ancak festivallerde görebiliyordunuz.
Japonya’da
iken Leonard Bernstein’in konser vermeğe geleceğini duyduk. Fiatlar o kadar
yüksekti ki ümitsizlikle baktım. Ancak, Japon burs ajansı JICA konsere gitmek isteyenlerin adlarını
toplamağa başlayınca yüzüm güldü. Böylece Japonya’da bir de L.Bernstein
şefliğinde konser izleme fırsatını elde etmiş oldum. Kendi eserlerini çaldırdı.
Nefis bir konserdi. Tokyo’nun büyük konser salonları var. Klasik batı müziği
çok yaygın ve önemli sanatçılar ve orkestralar sık sık konser veriyorlar. Bunlardan
bir-iki tanesine gittim. Ayrıca, Cybele ile Çinli bir dans
grubunun danslarını seyretmeğe de gittik. Kendi boylarındaki yelpazelerle danseden
kızların gösterisi en fazla aklımda kalan olmuş. Hareketlerinin zarafet ve
ahengini hala hatırlarım. Başka bir arkadaşımla da bir Japon ulusal tiyatrosu
(No) temsiline gitmiştik. O gösteri beni çok etkiledi. Ölümcül bir aşk ve
entrika hikayesini ulusal giysileri, bembeyaz, sadece makyajla ifade
verilmiş yüzleri, aşırı makyajları ile oynadılar. Kadın rollerini de erkekler
oynuyordu. Geçmişte öyle olduğu için geleneği devam ettiriyorlardı. Dekorlar
hafif, hemen değiştirilebilir malzemelerden, çok renkli olarak yapılmıştı.
Oldukça az konuşma vardı, daha çok hareketler ve jestler. Nedendir bilmem, o
hüzünlü yüzlerden, Japonca bilmesek de mükemmelen anlayabildiğimiz konunun
geleneksel Japon yaşamına değinen dramatik hikayesinden, oyuncuların inanılmaz
yeteneğinden çok etkilendim… 2 kez resim sergisine gittim. Bunların biri
Nara’daydı. Bu hiç unutamadığım akıl almaz derecede güzel kentte yaşayan bir
Japon ressamın sergisiydi. İpek üzerine yaptığı çiçek, kelebek, bahar dalları
gibi geleneksel desenleri sergiliyordu. Çok ince ve zarif bir işçilikti. Aslına
gücüm yetmediği için çıkışta satılan röprodüksiyonlarından iki tane aldım. Hala
yatak odamın duvarını süslüyorlar. Diğeri Tokyo’da yine Japon bir sanatçının
non-figüratif bir sergisiydi, bu türün başta Picasso ve Kandinsky olmak üzere
çok usta örneklerini görmüş olduğum için beni pek sarmadı.
Japon
porselenleri o kadar ince ve zevkli idi ki; dayanamadım, birkaç parça alıp el
bagajımda Türkiye’ye kadar taşıdım, fakat çay takımım ne yazık ki, ev taşınmaları
sırasında kırıldı. Aynı şekilde, Japonya gibi pahalı bir ülkede paraya kıyıp
bir de ipek kimono almıştım, onu da oğlum evlenince eşine hediye ettim. Hala
hatıra olarak, birkaç parça nadide Japon el sanatı ile artık
kullanılmayan küçük elektronik aletlerim var.
Dönüşte
başıma gelen bir skandalı da yazmadan geçemiyeceğim.
O zamanlar
henüz Japon havayolları ile THY karşılıklı Japonya-Türkiye seferlerine
başlamamış olduklarından, mutlaka bir yerde transfer yapmak gerekiyordu.
Giderken Kahire’de uçak değiştirmiştim, dönüşte ise uçağın tarihi Cide’de
(Suudi Arabistan ) değiştirmemi gerektirdi. Ben de kabul ettim, aklıma bir şey
gelmedi. Cide’de THY na transfer olmak üzere inen tek yolcu ve maalesef kadın
yolcu bendim ! Bir de baktım ki, uçağın
kapısında bekleniyorum. Ben de hala Business Class uçtuğum için sanıyorum. (Kahire’de
özel araçla almışlardı). Yanıma ızbandut gibi iriyarı bir polis vererek
pasaport kontrolünden geçirdiler ve yine iriyarı bir kadın polise devrettiler.
Manzara tam gözaltına alınmak gibi ! Kadına
“ben öyle her götürdüğünüz yere gitmem, nereye gittiğimizi söyleyeceksiniz,
aksi halde Sefaretimle görüşeceğim” dedim. Kadın nezaket, fakat kararlılıkla,
“bizim ülkemizde yanında erkek olmayan bir kadın yalnız dolaşamaz, uçağınıza 3
saat var, bu sürede bayanlara has salonumuzda misafir edileceksiniz” dedi. Ben
de “ama ben sizin ülkenizde değilim, transit yolcuyum, uluslararası alandayım”
dedim. Kadın hiç oralı olmadı ve yoluna devam etti. Ben yine ”duty free
shoplarda vakit geçirmek istiyorum” diye ısrar ettim. Bu sırada gideceğimiz
yere gelmişiz meğer, zengin, fakat zevksiz bir şekilde döşenmiş koca bir salona girdik. Hiçbir yere penceresi
yoktu. Kapısında da yine iki adet üniformalı ızbandut bekliyordu. Ben manzarayı
görür görmez, “eğer bir zamanlar haremdeki kadınlar eskaza bizim gibi laiklik
terbiyesi almış olsalardı hepsi intihar ederdi” diye düşündüm, o derece boğucu,
aşağılayıcı bir ortamdı, tam bir hapishaneydi. Görmeyen anlayamaz. Kendimi kaybedip
“ben buraya girmiyorum. Sefaretimle görüşeceğim” diye tutturdum. Bir de erkek
görevli geldi. Telsizle konuşarak beni üstlerine götüreceklerini söylediler,
fakat ben kimbilir nereye götürecekler diye dayattım, “üstünüz buraya gelsin”
dedim. Bu arada da etraftaki herkes bize bakıyor ! Konuyu sefaretle görüşmeden
çözmek istediklerini anlamıştım. Bir görevli daha geldi. Ona “ben laik bir
ülkeden geliyorum, uluslararası alanda sizin kurallarınıza uymak zorunda
değilim” dedim. En sonunda pes ettiler ve yanıma bir erkek polis verip Duty
Free’lerin bulunduğu yere yolladılar. Yalnız dolaşmamdansa hayatımda görmediğim
bir adamla dolaşmamın çelişkisi ve sahtekarlığına gülemedim bile. Ben
dediğimi yaptırdım, fakat onlar da kendilerine göre bir rövanş aldılar. Bagajlarım indirilirken görmezden geldikleri
Sake ve Viski şişelerimi çıkışta görecekleri tuttu ve ülkeden çıkıyor olmama
rağmen müsadere ettiler. Buna da itiraz ettim, fakat kuralların çok kesin
olduğunu, Suudi topraklarında hiçbir şekilde alkol bulundurulamıyacağını
söylediler. Daha fazla uzatmadım. O da benim onlara sadakam olsun, dedim.
Eminim ki biri alıp evine götürmüştür. Çünkü uçakta gördüklerim
sahtekarlıklarının derecesini yeterince ortaya koyuyordu. THY nin İstanbul
uçağı kalktıktan çok kısa bir süre sonra uçaktaki kadın-erkek bütün Suudiler
üzerlerindeki entari ve “çadır” ları çıkardılar. Modaevi kokan kıyafetleriyle
ve abartılı mücevherleriyle koltuklarına kuruldular ve uçağın ikram
şampanyasını yudumlamağa başladılar. İstanbul’a gelinceye kadar da, kadehle
değil, şişe açtırarak içtiler.
İstanbul’a, kurtlarını dökmeğe geldikleri besbelliydi. Kadınlar inmeğe yakın,
örtünmek şöyle dursun, makyajlarını tazelediler. ( bizim kraldan fazla
kralcıların, çoluk çocuğu cebren örtenlerin kulakları çınlasın !)….
İşte
böyle….Japonya, “once in a lifetime” bir geziydi. Gittiğime çok çok değdi.
Asuman, Kasım 2014, İst.
Asuman, Kasım 2014, İst.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder