KOS, EYLÜL
2012 :
2012 yılı
Eylül ayında Antalya’dan Bodrum’a, oradan da motorla Kos’a geçtim. 6 günlük yer
ayırtmıştım. Her zamanki gibi internet otelim iyi çıktı. Denize birkaç adım
mesafede, odaları büyük, çok temiz bir oteldi. Küçük bir adada aile işletmeleri
yaygın oluyor. Buna rağmen işletmesi iyiydi ve bana çok dostça davrandılar. Bodrum’dan
Kos’a geçiş 45 dakika sürüyor ve çok keyifli bir yolculuk. Güvertede oturup
önce Bodrum kalesinin heybetini, sonra yavaş yavaş uzaklaşan Bodrum’u, daha
sonra, giderek limanı ve kalesi yaklaşan Kos’u peşpeşe izleyebiliyorsunuz. Hiç
açık denizden geçmiyorsunuz. Kos’a en yakın yer Akyarlar. Oradan da motorlar
var. Yarım saat sürüyormuş. Evler bile görünüyor. Kos’a kalenin dibinden,
limandan giriliyor. Bu liman M.Ö.den beri hep aynı yerde imiş. Yarım ay
şeklinde küçük bir koy. Son derece bakımlı ve kaleyle müthiş bir uyum içinde.
Motordan inince hemen otelimi sordum, gösterdiler, 5 dakika yürüme mesafesinde.
Otele yerleştikten sonra ilk iş, kentte bir tur attım. Erişilebilir mesafede
çok sayıda restore edilmiş Osmanlı eseri vardı.
Rodos ve Girit’teki gibi yok etmeğe çalışmamışlardı. Kültür zenginliğini
düşmanlıkların önüne geçirebilen Kos yerel yönetimini takdir ettim. Limandan,
deniz kenarından geçerek kentin içine doğru giren bulvar, çevresindeki
palmiyeler ve çınarlarla son derece estetikti. Ara sokakların bazılarını
Çeşme’nin Ilıca’sına benzettim. Yunan tarzı büyük çarşıda her türlü baharat,
hediyelik eşya, yerel el sanatları ve orijinal
resimler satılıyordu. Çarşı çevresinde sıra sıra restoran ve kafeler vardı ama
bunlar Rodos’taki gibi birbirinin içine girmiş derecede sıkışık konumda
değildi. Geniş bir meydan çevresine dağılmışlardı. Rahatça etrafınızı
seyrediyor ve nefes alabiliyordunuz. En sevdiğim yiyecek “musakka”idi.
Yunanlılar musakkayı Türklerden daha güzel yapıyor, bu kesin. Bir de deniz mezeleri
tabii. Bunda da üstlerine yok. Ben Kos’un bu mütevazı, fakat medeni havasını
çok sevdim. En önemlisi de, 6 gün çevremde tesettür görmedim. Oh be….Deniz Kos’ta
pek parlak değildi. Ancak daha sonra gittiğim güney kıyıları gezisinde denize
girdiğim nefis bir koy baştanbaşa kumlu plajdı. Benzerlerini ancak Bursa’da
gördüğüm yüzlerce yıllık çınarlar bence Kos’un en büyük servetlerinden biriydi.
İkinci gün
kentin hemen içinde sayılabilecek kadar yakın, fakat çok dikkatle korumaya
alınmış antik Kos kentini gezmeğe gittim. M.Ö. 5. Yüzyıla dayanan antik Yunan
kenti, M.Ö. 2.yüzyılda Romalıların eline geçmiş. Romalılar burada pek bir şey
yapmamışlar. Kalan eserlerin tamamı Hellenistik dönem. Ama pek çok şey
götürmüşler. O dönemin en önemli mozayik sanatçıları ve heykeltraşlarının bir
bölümü Kos’lu imiş. Dolayısiyle, kentin tapınakları, tiyatrosu, agorası ve
evleri paha biçilmez mozaikler ve
heykeller ile süslüymüş. Romalılar bunlardan götürebildikleri kadarını Roma’ya
ve İtalya’daki diğer Roma kentlerine götürmüşler. Yani Kos’u tam anlamıyla
yağmalamışlar. Ben Napoli’deki Arkeoloji müzesinde Kos’tan kaçırıldığı itiraf
edilen ve Pompei kazılarında çıkarılan çok sayıda kıymetli mozaikler ve
heykeller gördüm. Roma’da da bir o kadar varmış. Kos müzesinde de geri kalanlar
sergileniyor ama fazla bir şey kalmamış, yazık. Avrupalının Avrupalıya
yaptığını Türkler Avrupalılara hiçbir zaman yapmadı, ama gene de makbule
geçemedi. Yakın zamanlarda bile…Şu din işi yok mu …Bu arada, gezerken bir sokak
köşesinde yüksek bir kaide üzerinde Büyük İskender’in bir büstünü ve aslı
Atina’da bulunan, Yunanca ve İngilizce olarak yazılmış bir öğüdünü bugünkü
nesillere ibret-i alem olarak gördüm.
Mealen insanların eşit olduğu, ırk farkı olmadığı, insanların renklerine göre
değil, liyakatlerine göre değerlendirilmeleri ve yönetenlerin herkese eşit mesafede
olmaları gerektiği yönündeki bu öğüt M.Ö. 324 yılında yazılmıştı. Düşünün… Aslının
fotoğrafını çektim ve metnini tam tercüme ederek belgelerim ve resimlerim
arasına koydum.
Daha sonra
Kos Kalesini gezdim. Rodos şövalyeleri tarafından 1400 lerde Bodrum Kalesi ile birlikte yapılmış.
Şövalyelerin kışı geçirme ve gemileri için sığınak amaçlarıyla kullandıkları
Bodrum’un karşısına, ani bir saldırıya uğramamak için Kos kalesi de yapılmış. O yüzden Bodrum kalesi kadar
heybetli değil tabii, fakat yine de tam denizin üstündeki etkileyici duruşuyla
ve sanatlı restorasyonuyla dikkat çekici. Kalenin içinde de antik dönemden
kalma eserler varmış. Bunların bir bölümünü Rodos Şövalyeleri kalenin yapımında
Bodrum Kalesinde Halicarnassus Mausoleum’unun taşlarını kullandıkları gibi
kullanmışlar. Kalanlar ise yakın zamanda yapılan kazılarda ortaya çıkarılmış,
yine kale içinde sergileniyor. Kalenin olduğu yerde, yüksek kaya üzerinde büyük
ve sütunlu bir tapınağın bulunduğu anlaşılıyor.Tarikat şövalyeleri pagan tapınağını yıkıp üstüne kale yapmışlar. O dönemlerdeki eski pagan din ve kültür düşmanlığını Roma'da bile görmek mümkün...
Adada tur
için her an vasıta bulunabiliyor. Zaten bir tarafından öbür tarafına gitmek
için yarım saat yetiyor. Bizim Gökçeada’dan az büyük bir ada. Gördüğüm bütün
Yunan adalarında olduğu gibi nüfus çok az. Güney kıyıları neredeyse boş. Küçük
balıkçı ve zeytinci köyleri var. Birkaç da turistik tesis. Yunan adalarının çok azında su var. Rodos,
Girit, Sakız, Midilli, Kos bunlardan. Çoğu hayırsız ada. Başka adalardan tanker
gemilerle su taşınarak varlıklarını sürdürüyorlar. Örneğin çok beğenilen
Mikonos, Santorini hayırsız ada. Kaş’ın
karşısındaki Meis de öyle. Hatta Yunanlılar Meis’e Türkiye’den deniz altından
boru ile su getirilmesi teklifinde bulunmuşlar ama Türk dışişleri yan çizmiş.
Eee, her şeyin bir şeyi var tabii ! Hem “ karasularımı 12 mile çıkaracağım” de,
hem de Türkiye’den su iste. Meis’e
Rodos’tan haftada bir gün gemiyle su getiriliyor. Fırtına çıkıp gemi gelemezse
Meis’in hali harap. Krize girince Türkiye kıymetli oldu, şu aralar pek 12
milden de söz eden yok galiba ! Kos’lular Rodos’takinin aksine zeytinliklere iyi
bakmışlar ve turizmin yanısıra zeytin ve zeytinyağcılıktan da gelir elde
ediyorlar. Rodos tamamen turizme yaslamış sırtını ve bütün zeytinlikler
yabanileşmiş, öylece ölüme terkedilmiş. Kışın da yan gelip yatıyorlar ve yazın
kazandıklarını harcıyorlar anladığım kadarıyla. Balıkçılık bile yok, Simi’den
balık geliyor !.. E krize de böyle giriliyor işte !....Bizim Egeliler olsa o
zeytinlikleri nasıl ihya ederlerdi. Zaten Türkler gidince Girit ve Rodos’taki
zeytincilik ölmüş. Yeniden bir mübadele mi yapsak ne ?! Bunlar da bizim dağdan
yeni inen gericilere biraz yaşam gustosu öğretirlerdi, dengelerdik !
Lafı uzattım
gene. Özetle, Kos güzel ve tekrar gidilmeğe değer bir adaydı, çok sevdim….Asuman
Yücel, İst. 2012.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder