2011 YUNAN ADALARI,
İZMİR GEZİSİ :
Ekim ayı başında Antalya’dan İzmir’e gittim ve Yunanistan ve
adalara İzmir limanından baslayan nefis bir deniz gezisi yaptım. Şiddetle
tavsiye ederim. Pire, Atina, Mikonos, Santorini, Girit ve Rodosu kapsayan deniz
gezimiz bir hafta sürdü. Pire ve Atinayı
üçüncü kez gördüm ama Pire gene de çok sevimli idi. Atinayı pek
sevmiyorum, Akropol hariç, Ankaraya benziyor. Ama Pire tam bir Akdeniz liman
kenti. Renkli ve cana yakin. Malum Yunanlilar da agırlama islerini acayip iyi
bilirler…Bu kez kriz belli oluyordu. Her yer cok daha bakimsizdi. 2002 yilinda
yaptigim yilbasi gezisinde 30 yil oncesine gore hicbir seyin degismemis
oldugunu gorup, hayretler icinde “bunlar AB paralarini ne yapiyorlar” diye
dusunmustum. Selanik –Atina arasinda bir otoyol yoktu, trafik yoğunluğundan 480 km yolu 12 saatte
almistik, icimize fenaliklar gelmisti. O sirada biz 15 yildir Ankara - İstanbul
arasinda otoyoldan 5 saatte gidip geliyorduk. Akropol 30 yil once restore ediliyordu, 30 yil sonra
hala restore ediliyordu, ki ellerinde
daha onemli bir tarihi eser yok. Biz bu süre icinde Efes’i koca bir kent olarak ayağa kaldirmistik. Bir tek fabrika görmedik.
AB paralarini ne bicim harcayip cebellezi ettilerse, simdi böyle tığ teber şah
merdan kalakalmislar. Ama gene de de cok güzel, yakisikli ve renkliler ve hala
satmayi cok iyi biliyorlar. Adalara da ana karadan daha fazla itina etmisler, turizmin
Türklerin eline gecmesini önleme aşkina…Yunan adaları dediklerinin coğu birer
ciplak kaya. Akdeniz makileri bile yok. Büyük çoğunluğu hayirsiz ada. Yani su
yok. Sayili birkac buyuk adadan su getiriliyor, Girit, Rodos, Sakız gibi. Yani tasima
su ile degirmen döndürüyorlar. Oyle olunca da tabii kaktüs veya palmiye bile
yetişmiyor. Buyuk gayretlerle begonvillerle süslemege çalisiyorlar, ama toplam
begonvil sayisi yalniz Kalkan’dakileri bile tutmaz. Adalar, malum, çoğunlukla Yunanistana uzak,
Türkiyeye yakin, kıta sahanliginda. Türkiye’den
deniz altindan boru ile su getirtmek icin cok uğraşıyorlarmis ama Türkiye hic oralı olmuyormus.
Eee, her şeyin bir şeyi var, öyle değil mi ?...
Mikonos gece
eglenceleri ve eşcinsellere gosterilen hosgörü ile ünlü. Ancak mevsim
sonu oldugundan ikisi de yoktu. Fazla
bir esprisi olmasa da, guzel sahilini ve yel
değirmenlerini sevdim.
Santorini’nin hali
baska. Inanılmaz derecede guzel ve degisik. 2. jeolojik donemde patlayan bir volkanmis.
Patlama o derece siddetliymis ki, Akdenizin iklimi degismis. Adanin yarisi denize çökmüş,
kaybolmuş, ada yarım ay biciminde. Krater kismi hala ortada adacık olarak duruyor.
Kayalar siyah, kahverengi katmanlar halinde,dik yarlar olusturuyor. Ama adanin
arka tarafi düzlük ve plajlari cok guzel. Deniz billur gibi. Tabii su ve tek
bir bitki olmadigini söylemege gerek yok. Kendileri bir seyler yetiştirmeğe çalişiyorlar.
Ama gene de çok güzel. Harika evleri, küçük otel ve pansiyonlari var.
Dükkanları çok rafine mallarla dolu. Sanat galerileri ile adeta bir sanat merkezi haline getirmişler adayı. Yunan
gelenegi olan heykelcilik çok gelismis. İki
savas arasinda İtalyanlarda kaldigi icin İtalyan etkisi goruluyor. O da adanin
lehine olmus.
Girit Türklerin unutamadigi bir ada, bizde cok sayida Girit göcmeni var. Özellikle
gormek istiyordum. 500 yil Türklerin yasadigi adada Türklerden birkac çesme dişinda
hicbir sey bırakılmamis. Onu da biz anliyoruz. (Osmanlilar çeşme, batılılar
havuz yapar ). Bir cami bile yok. Hersey yokedilmis. Hiç söz edilmiyor. O 500
yılı yok saymislar, inanamadım. Bunlarin hepsi kültürel zenginliktir, nasil yok
sayarsin ? Turistlere yapilan acıklamalar sadece bir donem İtalyan yonetiminde
olduguna dair. Başka hicbir sey yok. Boyle bir kompleksi anlamak mumkun değil.
Koyu Katolik İspanyollar bile ta uzak
yillardaki Endülüs Emevilerinden saygi ile soz ediyor, dillerinde, muziklerinde
ve danslarinda Araplardan cok fazla etki bulundugunu soyluyor ve tarihi
eserlerini en guzel sekilde restore ederek turistlere sunuyorlar.
Giritte bir gormek istedigim de, Misirla ayni dönemde,
dunyanin bilinen en eski uygarliklarindan biri olan Minos uygarliginin
kitaplarda okudugum baskenti Knossos’un harabeleri (M.Ö. 3000) ve unlu Knossos
sarayi idi. Harabe filan kalmamis ama Knossos sarayı AB ve UNESCO tarafından bir hayli ayaga
kaldirilmis. Çok carpici , büyük bir eser. İcinden taşinan rölyefleri gormek
icin Girit arkeoloji muzesine de gittim ama fazla bir sey yok. Anlasilan bizim
Truvaya cok benzeyen Knossos’dan da Truva gibi epey bir seyler kacirilmis.
Giritte su oldugu icin zengin bir bitki örtüsü var. En cok da zeytinlikler.
Girit göcmeni Türklerin zeytinyağli otlu yemekleri ünlüdür. Giritte onlardan da
tattim.
Rodos’a gelince, Kanuni’nin 1522 de denizden 2 ay kuşatip
bir türlü alamadigi ve abluka sonucunda denizden gelen ikmalin kesilmesi ile mecburen teslim olan Sen
Jan Rodos sovalyelerinin kalesi dimdik ayakta ve hala neden alınamadiğini
anlatir gibi…Muthis guzel, muthis etkileyici. Günümüzde hala “Tapinak Şövalyeleri”
tarikati olarak gizlice devam ettigi söylenen Saint Jean tarikatina mensup sovalyelerin “Üstad” adi
verilen amiralleri Şövalye Villiers de Lille-Adam ‘ ın adadaki sarayi da aynen duruyor. Kanuni
teslim olan sovalyelerin Osmanli gelenekleri gereği canlarini bağişlamiş ve
gemi vererek bir daha dönmemek kosuluyla kendilerini Malta’ya göndermişti. Şövalyeler
ayni kalenin benzerini Malta’da da inşa ederek ondan sonra “Malta Şövalyeleri”
adini aldilar. 390 yil Osmanlinin
yasadiği ve yönettiği Rodos’ta Üstad sarayinin ve kale ile kent surlarinin dün
yapılmiş gibi ayakta durmasina karşilik, adada Osmanliya ait Türkiyenin bastırmasi ve katkisiyla
restore edilmis, benim fazla mütevazi buldugum Süleyman camii ile 2 daha küçük
cami, bir çeşme ve Vali köşkünün küçük bir bölümü dışında tek bir Osmanli eseri
birakilmamiş olmasi nasil ? Hem de adada hala 4000 den fazla Türk yasarken ?...Camilerden
sadece Süleyman camiinin, o da yalnız ibadet saatlerinde açık olduğunu ilave
edeyim. Kalede turist gezdiren Yunanli rehberler Osmanlidan sadece kalenin mahzenlerini zindan olarak kullandiklarini söyleyerek
bahsediyorlardi. Sanki Saint Jean şövalyeleri baska bir sey olarak kullanmislar
gibi !..Tarikat kisvesi altinda Akdenizin en korkunç korsanlari Rodos Şovalyeleriydi. Kanuni de Anadoluya çok
yakın olan bu adayı onun icin alıp haşarattan (!) temizlemek istemişti !....Bildiğiniz
gibi, Bodrum kalesi de Rodos şövalyelerince
yapilmisti. Onlarin onemli bir sığınma ve ikmal merkezi idi. Rodosla birlikte Bodrum
da Osmanli yönetimine gecti … Adanin plajlari ve su oldugu icin bağ bahçeleri güzel, fakat çoğu bakımsız. Rodos'ta üzüm ve şarap üreticiliği ve çok az zeytincilik var. Varsa yoksa turizm demişler. Girit kadar
olmasa bile otlu yemekleri lezzetli.
Gemi ile tur sonunda tekrar İzmir limanina dönünce, gelmisken birkaç gün de Izmir’de kalayim
dedim. Bir gece Kordondaki öğretmen evinde kaldim. Birinci kordonda nefis bir kafede 10 liraya acayip bir
brunch yaptim ki, o brunch’ı İstanbulda
30-40 TL dan asağı yapamazsinız. İstanbul güzel ama ne kadar pahaliya yaşıyoruz
!...Yalnız, Kordon haric, İzmir’i bu sefer hayli bakımsız buldum. Sokaklar
kirli, bütün tepeler artik Türkiye’de bulunmayan türden sefil gecekondularla dolu. Hele Antalya ile
hic karsilastirma… Antalya İzmir’in yaninda Cote d’Azur…Yalniz, İzmir’in cevresi
icinden daha guzel ve bakimli. Ünü artan Sığacık’a bir gideyim dedim. Yolda Güzelbahce,
Narlıdere gibi yerleşmelerden gectik. Parklar, bahçeler , kordonlar yapilmis, çok
bakimli ve temizdiler. İzmirliler turizmi kendi sayfiyeleri kadar anlıyor ve değer veriyorlar, turizmden para
kazanmaya pek önem vermiyorlar gibi ! Aslında Çeşme ve Alaçatı da İstanbullular
olmasa gelişir miydi ? Seferihisar’a da
uğradım ama herhangi bir Anadolu kasabasından farksızdı, görmeğe değmez.
Sığacık küçücük bir balikçı köyü, marina yapilinca kaderi değişmiş. Teos antik
kenti kazilari da yabanci turisti arttirmis. 3 tane koyu, beylikler döneminden kalma bir kalesi olan, pek güzel bir
yer. Ancak, kalacak yer yok denecek kadar az. Temiz ama çok ilkel bir
pansiyonda kalmak zorunda kaldım. Bu ihmal edilmişlik İzmir’in turizm hanesine
sürekli eksi yazıyor. Sığacık’ın denizi pırıl pırıl. Ama bütün seyahat boyunca günesli
ve sicak olan hava Sığacık’dayken birden soğudu ve yagmur basladi. Yine de balikçi teknelerinin hüznü
ile İzmirlilerin kendine özgü medeniliği birleşince 3 gun kalmaktan kendimi
alamadim. Gerçekten, gerçek İzmir insanlariyla baska bir yer…
Asuman, Ekim,2011.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder