11 Ekim 2015 Pazar

GEZİLERİM-9, YUNAN ADALARI 2011

2011 YUNAN ADALARI,  İZMİR GEZİSİ :

Ekim ayı başında Antalya’dan İzmir’e gittim ve Yunanistan ve adalara İzmir limanından baslayan nefis bir deniz gezisi yaptım. Şiddetle tavsiye ederim. Pire, Atina, Mikonos, Santorini, Girit ve Rodosu kapsayan deniz gezimiz bir hafta sürdü. Pire ve Atinayı  üçüncü kez gördüm ama Pire gene de çok sevimli idi. Atinayı pek sevmiyorum, Akropol hariç, Ankaraya benziyor. Ama Pire tam bir Akdeniz liman kenti. Renkli ve cana yakin. Malum Yunanlilar da agırlama islerini acayip iyi bilirler…Bu kez kriz belli oluyordu. Her yer cok daha bakimsizdi. 2002 yilinda yaptigim yilbasi gezisinde 30 yil oncesine gore hicbir seyin degismemis oldugunu gorup, hayretler icinde “bunlar AB paralarini ne yapiyorlar” diye dusunmustum. Selanik –Atina arasinda bir otoyol yoktu, trafik yoğunluğundan 480 km yolu 12 saatte almistik, icimize fenaliklar gelmisti. O sirada biz 15 yildir Ankara - İstanbul arasinda otoyoldan 5 saatte gidip geliyorduk. Akropol  30 yil once restore ediliyordu, 30 yil sonra hala restore ediliyordu, ki  ellerinde daha onemli bir tarihi eser yok. Biz bu süre icinde Efes’i koca bir kent  olarak ayağa kaldirmistik. Bir tek fabrika görmedik. AB paralarini ne bicim harcayip cebellezi ettilerse, simdi böyle tığ teber şah merdan kalakalmislar. Ama gene de de cok güzel, yakisikli ve renkliler ve hala satmayi cok iyi biliyorlar. Adalara da ana karadan daha fazla itina etmisler, turizmin Türklerin eline gecmesini önleme aşkina…Yunan adaları dediklerinin coğu birer ciplak kaya. Akdeniz makileri bile yok. Büyük çoğunluğu hayirsiz ada. Yani su yok. Sayili birkac buyuk adadan su getiriliyor, Girit, Rodos, Sakız gibi. Yani tasima su ile degirmen döndürüyorlar. Oyle olunca da tabii kaktüs veya palmiye bile yetişmiyor. Buyuk gayretlerle begonvillerle süslemege çalisiyorlar, ama toplam begonvil sayisi yalniz Kalkan’dakileri  bile tutmaz. Adalar, malum, çoğunlukla Yunanistana uzak, Türkiyeye yakin, kıta  sahanliginda. Türkiye’den deniz altindan boru ile su getirtmek icin cok  uğraşıyorlarmis ama Türkiye hic oralı olmuyormus. Eee, her şeyin bir şeyi var, öyle değil mi ?...
Mikonos gece  eglenceleri ve eşcinsellere gosterilen hosgörü ile ünlü. Ancak mevsim sonu oldugundan  ikisi de yoktu. Fazla bir esprisi olmasa da, guzel sahilini ve yel  değirmenlerini sevdim.  
Santorini’nin hali  baska. Inanılmaz derecede guzel ve degisik.  2. jeolojik donemde patlayan bir volkanmis. Patlama o derece siddetliymis ki, Akdenizin iklimi degismis. Adanin yarisi denize çökmüş, kaybolmuş, ada yarım ay biciminde. Krater kismi hala ortada adacık olarak duruyor. Kayalar siyah, kahverengi katmanlar halinde,dik yarlar olusturuyor. Ama adanin arka tarafi düzlük ve plajlari cok guzel. Deniz billur gibi. Tabii su ve tek bir bitki olmadigini söylemege gerek yok. Kendileri bir seyler yetiştirmeğe çalişiyorlar. Ama gene de çok güzel. Harika evleri, küçük otel ve pansiyonlari var. Dükkanları çok rafine mallarla dolu. Sanat galerileri ile adeta bir sanat  merkezi haline getirmişler adayı. Yunan gelenegi olan heykelcilik çok gelismis.  İki savas arasinda İtalyanlarda kaldigi icin İtalyan etkisi goruluyor. O da adanin lehine olmus.
Girit Türklerin unutamadigi bir ada,  bizde cok sayida Girit göcmeni var. Özellikle gormek istiyordum. 500 yil Türklerin yasadigi adada Türklerden birkac çesme dişinda hicbir sey bırakılmamis. Onu da biz anliyoruz. (Osmanlilar çeşme, batılılar havuz yapar ). Bir cami bile yok. Hersey yokedilmis. Hiç söz edilmiyor. O 500 yılı yok saymislar, inanamadım. Bunlarin hepsi kültürel zenginliktir, nasil yok sayarsin ? Turistlere yapilan acıklamalar sadece bir donem İtalyan yonetiminde olduguna dair. Başka hicbir sey yok. Boyle bir kompleksi anlamak mumkun değil. Koyu Katolik  İspanyollar bile ta uzak yillardaki Endülüs Emevilerinden saygi ile soz ediyor, dillerinde, muziklerinde ve danslarinda Araplardan cok fazla etki bulundugunu soyluyor ve tarihi eserlerini en guzel sekilde restore ederek turistlere sunuyorlar.
Giritte bir gormek istedigim de, Misirla ayni dönemde, dunyanin bilinen en eski uygarliklarindan biri olan Minos uygarliginin kitaplarda okudugum baskenti Knossos’un harabeleri (M.Ö. 3000) ve unlu Knossos sarayi idi. Harabe filan kalmamis ama Knossos sarayı  AB ve UNESCO tarafından bir hayli ayaga kaldirilmis. Çok carpici , büyük bir eser. İcinden taşinan rölyefleri gormek icin Girit arkeoloji muzesine de gittim ama fazla bir sey yok. Anlasilan bizim Truvaya cok benzeyen Knossos’dan da Truva gibi epey bir seyler kacirilmis. Giritte su oldugu icin zengin bir bitki örtüsü var. En cok da zeytinlikler. Girit göcmeni Türklerin zeytinyağli otlu yemekleri ünlüdür. Giritte onlardan da  tattim.  
Rodos’a gelince, Kanuni’nin 1522 de denizden 2 ay kuşatip bir türlü alamadigi ve abluka sonucunda denizden gelen  ikmalin kesilmesi ile mecburen teslim olan Sen Jan Rodos sovalyelerinin kalesi dimdik ayakta ve hala neden alınamadiğini anlatir gibi…Muthis guzel, muthis etkileyici. Günümüzde hala “Tapinak Şövalyeleri” tarikati olarak gizlice devam ettigi söylenen Saint Jean  tarikatina mensup sovalyelerin “Üstad” adi verilen amiralleri Şövalye Villiers de Lille-Adam ‘ ın  adadaki sarayi da aynen duruyor. Kanuni teslim olan sovalyelerin Osmanli gelenekleri gereği canlarini bağişlamiş ve gemi vererek bir daha dönmemek kosuluyla kendilerini Malta’ya göndermişti. Şövalyeler ayni kalenin benzerini Malta’da da inşa ederek ondan sonra “Malta Şövalyeleri” adini aldilar.  390 yil Osmanlinin yasadiği ve yönettiği Rodos’ta Üstad sarayinin ve kale ile kent surlarinin dün yapılmiş gibi ayakta durmasina karşilik, adada Osmanliya  ait Türkiyenin bastırmasi ve katkisiyla restore edilmis, benim fazla mütevazi buldugum Süleyman camii ile 2 daha küçük cami, bir çeşme ve Vali köşkünün küçük bir bölümü dışında tek bir Osmanli eseri birakilmamiş olmasi nasil ? Hem de adada hala 4000 den fazla Türk yasarken ?...Camilerden sadece Süleyman camiinin, o da yalnız ibadet saatlerinde açık olduğunu ilave edeyim. Kalede turist gezdiren Yunanli rehberler Osmanlidan sadece kalenin  mahzenlerini  zindan olarak kullandiklarini söyleyerek bahsediyorlardi. Sanki Saint Jean şövalyeleri baska bir sey olarak kullanmislar gibi !..Tarikat kisvesi altinda Akdenizin en korkunç korsanlari  Rodos Şovalyeleriydi. Kanuni de Anadoluya çok yakın olan bu adayı onun icin alıp haşarattan (!) temizlemek istemişti !....Bildiğiniz  gibi, Bodrum kalesi de Rodos şövalyelerince yapilmisti. Onlarin onemli bir sığınma ve ikmal merkezi idi. Rodosla birlikte Bodrum da Osmanli yönetimine gecti … Adanin plajlari ve su oldugu icin bağ bahçeleri güzel, fakat çoğu bakımsız. Rodos'ta üzüm ve şarap üreticiliği ve çok az zeytincilik var. Varsa yoksa turizm demişler. Girit kadar olmasa bile otlu yemekleri lezzetli.

Gemi ile tur sonunda tekrar İzmir limanina dönünce,  gelmisken birkaç gün de Izmir’de kalayim dedim. Bir gece Kordondaki öğretmen evinde kaldim. Birinci  kordonda nefis bir kafede 10 liraya acayip bir brunch yaptim ki, o brunch’ı  İstanbulda 30-40 TL dan asağı yapamazsinız. İstanbul güzel ama ne kadar pahaliya yaşıyoruz !...Yalnız, Kordon haric, İzmir’i bu sefer hayli bakımsız buldum. Sokaklar kirli, bütün tepeler artik Türkiye’de bulunmayan türden sefil  gecekondularla dolu. Hele Antalya ile hic karsilastirma… Antalya İzmir’in yaninda Cote d’Azur…Yalniz, İzmir’in cevresi icinden daha guzel ve bakimli. Ünü artan Sığacık’a bir gideyim dedim. Yolda Güzelbahce, Narlıdere gibi yerleşmelerden gectik. Parklar, bahçeler , kordonlar yapilmis, çok bakimli ve temizdiler. İzmirliler turizmi kendi sayfiyeleri  kadar  anlıyor ve değer veriyorlar, turizmden para kazanmaya pek önem vermiyorlar gibi ! Aslında Çeşme ve Alaçatı da İstanbullular olmasa gelişir  miydi ? Seferihisar’a da uğradım ama herhangi bir Anadolu kasabasından farksızdı, görmeğe değmez. Sığacık küçücük bir balikçı köyü, marina yapilinca kaderi değişmiş. Teos antik kenti kazilari da yabanci turisti arttirmis. 3 tane koyu, beylikler döneminden kalma bir kalesi olan, pek güzel bir yer. Ancak, kalacak yer yok denecek kadar az. Temiz ama çok ilkel bir pansiyonda kalmak zorunda kaldım. Bu ihmal edilmişlik İzmir’in turizm hanesine sürekli eksi yazıyor. Sığacık’ın denizi pırıl pırıl. Ama bütün seyahat boyunca günesli ve sicak olan hava Sığacık’dayken birden soğudu ve yagmur  basladi. Yine de balikçi teknelerinin hüznü ile İzmirlilerin kendine özgü medeniliği birleşince 3 gun kalmaktan kendimi alamadim. Gerçekten, gerçek İzmir insanlariyla baska bir yer…

Asuman, Ekim,2011.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder