10 Ekim 2015 Cumartesi

FATİH SULTAN MEHMET

FATİH SULTAN MEHMET’ İN BANA GÖRE PORTRESİ :

Öyle sanıyorum ki, Fatih Sultan Mehmet  hakkında bilmediğimiz çok şey var. Zamanında tarih yazınının çok gelişmemiş olması yanında, kişiliğinin özünden gelen gizemi nedeniyle de bildiklerimiz yüzeysel. Hakkında yazılan yüzlerce yerli ve yabancı kitabın hepsinde ya ilah mertebesine yükseltildiğini, ya da eli kanlı bir katil gibi tanıtılmağa çalışıldığını görüyoruz. Hepsi sübjektif sayılır. Zaten yazanlar içinde, sadece görmüş olmak dışında  kendisini tanıyan da yok.
Ben de Fatih hakkında çok kitap okudum. Okuduklarımı özümlemeğe çalışarak, kendimce bir Fatih portresi çizdim. Ne aşık olarak, ne nefret ederek…Ama hangi ülkenin hükümdarı olursa olsun, kendi döneminin  evrensel anlamda  en ilgi çekici hükümdarı olduğunu teslim ederek…
Okuduklarımdan, Fatih’in, babası II. Murad  tarafından pek sevilmeyen, atak tabiatı yüzünden biraz çekinilen, fakat daha büyük 2 erkek kardeşinin ölümleri üzerine rakipsiz veliaht olmasından dolayı  mecburen katlanılan bir çocukluk geçirmiş olduğu sonucuna varıyorum. ( Padişah olduktan sonra süt çocuğu iken  öldürttüğü küçük kardeşi Ahmet babasının son yıllarında doğmuştur). 1432 yılında doğan bu çok zeki, atak ve  yalnız çocuğun karmaşık ve biraz çelişkili karakteri üzerinde çocukluğunun, özellikle de sevgisiz bir çocuk olarak büyümesinin  büyük etkisi olduğu muhakkak. Kendisine verilmeğe çalışılan “geleceğin padişahı” eğitimini başlangıçta şiddetle reddetmiş, savaş oyunları öğrenmekle yetinerek oldukça bilgisiz kalmış. İsfendiyaroğlu İbrahim Beyin kızı olan annesi Hüma Hatun ile ilişkileri hemen hemen hiç bilinmemekle birlikte, hayatı boyunca kadınlara karşı  fazla bir sıcaklığı olmamasından, annesi ile de çok yakın ve sevecen bir ilişkilerinin bulunmadığı sonucu çıkarılabilir. Zaten 14 yaşında annesini kaybetmiş, Sırpçayı da çocukluğundan beri tanıdığı ve daha sıcak ilişkilerinin olduğu üvey annesi Sırp kralının kızı Mara Hatun’dan öğrenmiştir. Karakterini şekillendiren bir diğer önemli olay ise  1444-1446 yılları arasında 2 yıl tahtta kalması ve sonra indirilmesi olmalı. Babasının kendi dünyasına çekilme arzusu nedeniyle 12 yaşında iken tahtı bıraktığı Mehmet, çocukluğu ve bilgi düzeyinin  yetersizliği  nedeniyle Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın  güvensizliği ile karşılaşmış, buna karşılık Zağanos, Şahabettin ve Saruca  Paşaların başını çektiği devşirme vezirlerin kendisinden yana olmasıyla,  Türk olan Halil Paşa ile devşirmeler arasındaki iktidar mücadelesinde arada kalmıştır. Çocukluğuna rağmen , kendisini iktidar oyunlarında kullanmak istediklerini fark etmemiş olması imkansız.  İlaveten , durumdan yararlanmak isteyen Haçlıların yeni bir sefer düzenlemesi, Mehmet’e  güvenmeyen ve iktidar mücadelesini kaybetmek istemeyen Halil Paşa’nın  II. Murat’ı yeniden tahta davet etmesiyle  sonuçlanınca, babası yeniden Edirne’ye dönmüştür. Varna savaşı sırasında Mehmet tahttan indirilmemiş, Edirne’de Sultan’dan çok bir çeşit Saltanat naibi gibi kalmıştır. Varna’dan sonra II. Murad yeniden Bursa’ya dönme arzusu gösterince Yeniçeriler Mehmet’i istemediklerini, komutanları olarak gördükleri Murad’ın ayrılmamasını talep ederek kazan kaldırmışlardır. Bu isyanı Murad’ın tahta dönmesini isteyen Çandarlı Halil Paşa’nın tahrik ettiği kuvvetle tahmin edilmektedir. Bir başkentte iki padişah olamayacağından Mehmet’e  Manisa’ya dönmek düşmüştür. Tahttan indirildikten sonra babasına yazdığı bir mektuptaki kırgın imalardan anlaşıldığına göre tahta çıkarılma ve indirilmesi ile, güç odakları arasındaki iktidar savaşlarına alet edilmeğe çalışılması konularında babasını da sorumlu görmektedir. Doğru da olabilir. Bununla beraber, babasının ölümüne kadar kendisine saygı ve itaatte kusur etmemiş, II. Murad onu II. Kosova savaşına katılmak üzere çağırdığında da itirazsız yola çıkmış ve savaşa katılmıştır. Sancak beyliği yaptığı Manisa’ya geri dönmek zorunda bırakılması bir çeşit aşağılama olarak genç şehzadeyi çok yaralamış olmasına rağmen, aynı zamanda onun hırsını kamçılayan bir itici güç de oluşturmuştur. Bu dönüş ve nedenleri ona çok şey anlatmış olmalı. İktidarı kimsenin oyunlarına bırakmayıp kendi elinde tutmasının gerekliliği ve eğer iktidar sahibi  bir cihan padişahı olmak istiyorsa, bunun gerektirdiği bilgi ve birikime sahip olması gibi. Tahttan indirildiği 1446 yılı ile babasının ölümü üzerine kesin olarak tahta geçtiği 1451 yılı arasında ne olmuşsa olmuş , bu 5 yılda müthiş bir çalışma ve azim göstererek, zamanının en iyi öğreticilerinin ve yüksek zekasının da yardımıyla açıklarını kapatmış, savaş ve sevk-ü idare sanatlarına ilaveten, tarih, coğrafya, astronomi, matematik, haritacılık, mimarlık , güzel sanatlar, dini ve tasavvufi bilgiler ve hukuk alanlarında bilgisini geliştirmiş, ayrıca Yunanca, Sırpça, Arapça, Latince ve Farsçasını  ilerletmiştir. Tahttan indirildiği 14 yaşı ile tahta son kez çıktığı 19 yaşı arasındaki beş yıl, şehzade Mehmet’i  geleceğin  Fatih’i yapan yıllar olmuştur.  Aynı zamanda gizemli kişiliğini  ve çok güçlü olduğunu zaman içinde ispatladığı hesapçılığı ve kinciliğini de bu dönemde büyüttüğünü söylemek mümkündür. Fetih sürecinde statükoda değişiklik yapmayarak sinsi bir sabırla beklemiş, İstanbul’un fethinden sonra, iktidar mücadelesi peşindeki her iki kanadı da tasfiye ederek bundan böyle iplerin kimin elinde olacağını tüm saray çevresine ve ülke yöneticilerine göstermiştir.
Orta boylu olmasına rağmen hal ve duruşundaki heybet nedeniyle çok daha gösterişli olan,  gençliğinde ince yapılı, yaşlılığında kilolu, beyaz tenli, siyah gözlü , siyah saç ve sakallı, kartal burunlu  Fatih Mehmet, karakter olarak, çocukluğundan gelen yalnız, esrarlı, ketum, biraz soğuk, biraz karanlık ve hesaplı niteliklerini hayatı boyunca devam ettirmiştir. Sade yaşamış ve giyinmiş, törenler ve yabancı elçi kabulleri hariç, lüks ve şaşaadan hoşlanmamıştır. Hiçbir zaman, hiç kimseye büyük yetkiler vermemiş, otoriteyi hep kendinde toplamış, gerektiğinde çok acımasız, hatta zalim  olabilmiş, kendisinden öncekilerin  ve kendisinin acı tecrübeleri ışığında  devlette hanedana rakip başka hanedanlar çıkmasını önlemek için devşirmeliği geliştirmiş, fetret devrinin bir daha yaşanmaması için “kardeş katline” izin  veren yasayı koymuştur. Bugünkü anlayışa göre tüyler ürpertici olan bu yasa, İmparatorlukta 19. yüzyıla kadar uygulanmıştır. Yabancı suçlular ve devlet ricali ile ilgili olarak verdiği ceza kararları baş kestirme, kazığa oturtma, işkence, aile efradını öldürme gibi o dönemde bütün ülkelerde uygulanagelen vahşice cezalar olmuştur. Devlet yönetimindeki şiddet ve sertliğine karşılık,  halka zulüm etmemiş, haksız vergi  almamış, adaletten ayrılmamış, askerlerini hep ödüllendirmiş, kişisel servetini ve kurduğu vakıfları  İstanbul’un ve ülkenin diğer bölgelerinin imarına tahsis etmiştir. Halk için, karşılığı vergi veya kira ile ödenen konut tahsisleri ve vakıf konutları yapımı onun buluşudur. Halkla olan ilişkilerinde çok hoşgörülü davrandığı birçok yazar tarafından biraz da karakterine ilişkin çelişkilerden biriymiş gibi hayretle yazılmış olmakla birlikte, aslında akıllı bir yönetici olduğunu anlatıyor olsa gerektir. Hoşgörülü davrandığı bir diğer zümre ise ilim sahipleri ve sanatçılardı. Hocalarına olan saygısı ünlü olup, meclisinde birçok yabancı filozof ve bilim adamının da bulunduğu ve onlarla uzun tartışmalara girişmekten keyif aldığı  bilinmektedir. Galata’da sonraları Galata Sarayı diye anılacak olan büyük sarayın ilk halini Fatih Sultan Mehmet yaptırmıştır. Bu sarayı okul haline getirmiş ve Enderun’u burada kurmuştur. Böylece bilim adamı ve yönetici yetiştirecek üst düzey bir müesseseyi Osmanlı’ya hediye etmiş ve yüzyıllarca en azından saray çevresinin nitelikli insanlarının yetişmesine önayak olmuştur. Ayrıca Enderun’u  gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı Galata’da kurarak kültürlerarası anlayış ve uygarlığa verdiği önemi belli etmiştir. Bundan başka, İstanbul’un fethi sırasında kaçan Bizanslı bilim ve sanat adamlarının yerine gayrimüslim bir aydın kadrosu kurmak amacıyla bir gayrimüslim okulu da kurmuştur ki ; bu iradesi, kendisinden sonrakiler tarafından okulun devletle ilişkisi tamamen kesildiği ve patrikhaneye bağlı düşük düzeyde bir okul haline getirildiği için pek bilinmemiştir. Fatih’in Galata Sarayı daha sonraları yanmış ve Tanzimata kadar bir daha yenilenmemiştir. Bunun yerine, Müslüman öğrencilerin kozmopolit bir semtte eğitim görmeleri Fatih düzeyine hiçbir zaman ulaşamamış yöneticilerce uygun görülmediğinden, Enderun Topkapı sarayına taşınmış ve saray duvarları arasına hapsedilmiştir.
Fatih Sultan Mehmet, hükümdarlığı  süresince hiçbir bilim ve sanat insanı hakkında ceza kararı vermemiştir. Yabancı  siyaset ve din adamları ve  elçilerle karşılıklı fayda ve çıkarlara  dayalı ilişkiler kurmuştur. Günümüzde gençlerin henüz öğrenimini bitirmediği yaşta İstanbul’u  fetheden bu benzersiz hükümdar,  içine kapanık  ruhuna  çok uygun düşen şairliği,  Avni mahlasıyla yazdığı güzel  şiirler ve küçük divançesi dışında , zamanını  çok aşan  teknoloji bilgisi ve yaratıcılığı ile de silinmez eserler bırakmıştır. Fetih sırasındaki, gemileri karadan yürütme gibi herkesin bildiği kendine özgü buluşları yanında, aşırtmalı atış yapan  havan topunun ilk mucidi  ve hesaplarını yapan Fatih’tir. Mimari ve estetikteki inanılmaz yeteneği ve ince zevki, Topkapı Sarayı, Fatih Camii,  Rumelihisarı, Çanakkale'deki Seddülbahir ve Kilitbahir kaleleri ile kendini yeterince ispat etmektedir. Doğayla bütünleşmiş, başlı başına bir yaratıcılık ve özgünlük abidesi olan Topkapı Sarayına daha sonraları  eklemeler yapılmış olsa da, ilk dizaynını yapan ve kişiliğinin damgasını vuran  Fatih Sultan Mehmet’tir. Saray, onun gibi sade, gizli, esrarlı ve yalnızdır ve bu karakteri hep devam etmiştir. Rumelihisarı’na gelince, tartışmasız dünyanın en güzel kalesi olan bu hisar, teknolojisi ile de asırlara meydan okumuştur.  1452 yılında, 4 ayda bitirilen hisarın tasarımı  bizzat Fatih Mehmet tarafından yapılmıştır. Savaş gereklerini yerine getirirken  estetikten  fedakarlık edilmesi gerekmediğinin somut temsili olan bu muhteşem kale,  560 yıldır dimdik, gözalıcı  görünümü  ile Boğazı seyretmektedir. Fatih Camii ise, kendisinden sonra İstanbul’da yapılan sayısız mimari eserlere rağmen, hala İstanbul’un en yüksek tepesinde, büyük kubbesiyle en kutsal ve karizmatik ibadethane olma özelliğini sürdürmektedir. Bahçesindeki Fatih Mehmet ve eşi Gülbahar Hatun’un türbeleri ise bu eşsiz kişiye yakışır bir saygınlıkta ve ihtişamdadır. Kendisinden yüzyıllar sonra Çanakkale savaşlarında kahramanlık destanı yazan, sağlamlıkları kadar konumlarının mükemmeliyeti ve  zarafetleri  ile de şaşırtan nefis Seddülbahir ve Kilitbahir kaleleri ise hala gezenleri hayran bırakmağa devam etmektedir. Portresini yaptıran ilk Osmanlı padişahı da Fatih Sultan Mehmet’tir. Günümüze kadar ulaşan portreleri,  onun İslamiyetin  insan yüzü resmetmeme kuralından bir hayli uzakta olduğunu göstermektedir. En  azından kendi dünyasında… İstanbul’a davet ettiği  Venedikli  ressam  Gentile Bellini ‘ye yaptırdığı portreleri, kendisinden sonra gelenler onun entelektüel düzeyine erişebilmekten çok uzak oldukları için, maalesef bugün Londra’daki National Gallery’de sergilenmektedir…Bu paha biçilmez portreleri  dindarlığı ile ünlü oğlu  II.Bayezid  pazarda sattırmıştır. Ayrıca Fatih, zamanımızdan yüzyıllar önce arkeoloji ile de ilgilenmiş, Bizans mozaiklerinin korunmasına ve günümüze kadar gelmesine büyük katkıda bulunmuş, 1461 yılında o zamanlar kimsenin bilmediği Truva’yı ziyaret ederek Hector’un mezarının bulunmasını istemiş, milattan 1200 yıl önce yapılan Truva savaşına ve Truvalıların Anadolulu aslına sahip çıkmıştır. Kendisinden çok sonra yaşayan padişahların Anadolunun eski uygarlık  eserlerini nasıl duyarsızca dağıttıklarını ve günümüzde hala arkeolojik bulgulara “çanak, çömlek” diyebilen yöneticilerin varlığını  düşününce Fatih’in nerelerde olduğu çok daha iyi anlaşılmaktadır. 
30 yıllık saltanatının büyük kısmı seferlerde geçmiş olan Fatihin hangi sefere, ne zaman çıkacağı, en yakınları ve devlet büyükleri tarafından bile hiçbir zaman bilinmemiştir.  Zaten en yakını yok  gibidir. İnsanları yanına yaklaştırmamıştır. Çevresine karşı, görevlerinin gerektirdiği durumlar dışında sevecen ve sıcak değildir. Çocukları da bunun istisnası olmamıştır.  Tahtı  bırakmayı düşündüğü , fakat  genç yaşta ölen ortanca oğlu Mustafa’dan sonra, fizik olarak kendisine benzediği için kalben daha yakınlığı bulunan Cem’e de büyük oğlu  Bayezid  ile aynı eğitimi verdirmiş olmakla birlikte, seferde olduğu zamanlarda İstanbul’da kendisine vekalet görevini  Bayezid’e vererek,  Bayezid’in  taht  hakkını zımnen kabul etmiş ve böylece  kendi çıkardığı yasa gereği Cem‘in ölüm fermanını  bir nevi peşinen imzalamıştır.  Babasından  görmediği sevgi ve şefkati kendisi de çocuklarına göstermemiştir. İç oğlanlarıyla olan ilişkileri bilinmektedir. Ancak kadınlarla da, iç oğlanlarıyla da sadece kendisini eğlendirebildikleri sürece ilgilenmiş, hanedana şehzade vermenin gerekliliği dışında hiçbir kadınla duygusal bir ilişkisi olmamıştır.  Şehzade Bayezid’in annesi ve  bir Türk akıncı  beyinin  kızı olan eşi Gülbahar Hatun dışında, Cem ve Mustafa’nın annelerinin cariyeler olduğu  kayıtlara geçmiştir. Siyasi nedenlerle şehzadeliğinde istemeden  evlendirildiği Dulkadiroğlu Süleyman beyin kızı Sitti Hatun’dan çocuğu olmamıştır. Bu durum belki de aralarında hiç ilişki yaşanmadığını düşündürmektedir. Sitti Hatunu padişah olduktan sonra boşamış  ve böylece özel hayatında da isyankar ve inatçı karakterini  ispatlamıştır.
Merkeziyetçi devlet ilkesini  sıkı sıkıya uygulayan  Fatih, çevresindeki devlet adamlarını da devşirmelerden seçmiş, böylece Türklerin Osmanlı devletindeki yöneticilik geleneğini kırmıştır.  Çandarlı Halil ve başka yerel beylerin tutumlarına karşı beslediği kinin rolü olsa da, asıl nedenin devletin bekası için başka bir hanedan oluşumuna meydan vermeme ilkesi olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu ilke Osmanlı devletinin yeterince güçlü olduğu zamanlarda geçerli  olsa da,  daha sonraki yüzyıllarda  uygulamada yozlaşmış  ve  imparatorluğun çökme nedenlerinden biri haline gelmiştir. Ayrıca, devşirme usulü  imparatorluğun temel harcı olan Türklerin eğitimsiz ve cahil kalmalarına yol açarak  ilerideki yıllarda bir alternatif oluşturabilmeleri yolunu kapatmıştır. Eğitimsizlik ve cehalet sorunu hala Türk toplumunda önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Bildiği birçok dile rağmen tüm yazışma ve fermanlarında Türkçe kullanan Fatih, uygulamalarında  devletin kurucusu olan gazi ve akıncı Türklere büyük haksızlık etmiştir. Devşirme politikasını  Fatih‘in  geleceği görme açısından başarısız bir politikası sayabiliriz.  Kardeş katli  fermanı ise, yüzyıllarca Osmanlı hanedanını kana bulamakla kalmamış,  silinmeyen bir barbarlık damgası da oluşturmuştur.  Devletin bekasını düşünerek yaptığı bu düzenleme de başka bir yönüyle Fatih’in karakterinin sertliği ve uzak görüşlülüğünün sınırları hakkında fikir vermektedir denebilir. O dönemde bile, onun gibi yaratıcı ve gücü sonsuz bir hükümdar, daha akılcı ve ileriyi gören bir çözüm yolu bulabilirdi.
Fatih Sultan Mehmet’in gizemli karakterinin bir başka özelliği de, Osmanlı Devletinin kuruluşundan itibaren mevcut olan istihbarat faaliyetini güçlü bir hale getirmesidir. Öyle ki, bu yapı duraklama devrinin son yıllarına kadar görevini aksatmadan ifa edebilmiş, devlet  birçok zaferleri istihbaratın yardımıyla kazanmış, birçok badire ve ihanetten de istihbarat  sayesinde kendini kurtarabilmiştir. Gerileme yıllarında, bütün devlet sistemi gibi istihbarat da çöküntüye uğramış ve bunun devlete maliyeti  isyanlar, büyük toprak kayıpları, rüşvet, ihanet şekillerinde yansımıştır.
Fatih Sultan Mehmet, saltanatının hiçbir bütün yılını sarayında geçirmemiştir. Tarihe geçen en büyük zaferi olan İstanbul’un fethinden başka, bazıları hasım devletlerin zorlamasıyla olmak üzere, ortalama her yıl bir sefere çıkmış, bu seferlerinin bir kısmı başarısız olmuş, fakat çoğunda başarı kazanarak, babasından devraldığı ülkenin sınırlarını iki katına çıkarmıştır. Cesur, atak ve cengaver kişiliği nedeniyle çıktığı seferlerde sık sık aktif olarak savaşa katıldığı , hatta yaralandığı bilinmektedir.
Bazı tarihçiler Sultan Mehmed’i çok dindar, bazıları ise neredeyse göstermelik dindar olarak kaydetmişlerdir. Yabancı tarihçilerin bazıları Hristiyan olmayı düşündüğünü bile yazarak konuyu iyice abartmışlardır. Aslında bu dedikodular ne ülkede, ne de ülke dışında kendi düşün seviyesine erişebilen insanlar bulunmadığı için bu şekilde yayılmıştır. Kanımızca, İncil’i  üzerinde tartışabilecek kadar iyi  okumuş olması, zaman zaman ayin dinlemesi ve Patrikle fikir tartışmaları yapması Hristiyanlığa eğiliminden çok, çağının ilerisindeki entelektüel meraklarını yansıtmaktadır. Bu da şüphesiz ki, Fatih’in hayran olunacak yanlarından biri olmalıdır. Kendisinden 560 yıl sonra bile Türkiye’de maalesef aynı tür entelektüel merakları hoş karşılamayan insanlar bulunmaktadır.
14 kez suikastten kurtulduğu bilinen Fatih’in 1481 yılında, yeni bir sefere çıkmak üzereyken 49 yaşında ölümü ile ilgili olarak Osmanlı hanedanının erkeklerinde kalıtsal olan damla (gut ) hastalığından zehirlenmeye, mide kanserine, oğlu Bayezid veya doktorları eliyle suikaste kadar birbiri ile ilişkili olmayan birçok neden yazılmış olmakla birlikte, Fatih Sultan Mehmet’in son derece faal ve gerilimli bir hayattan sonra aşırı yıprandığını ve ölümünün bu yıpranma ile yakından ilgili olduğunu kabul etmek aslında en mantıklı varsayım olsa gerektir. Esasen onun yaşadığı yıllarda 49-50 yaşları yaşlılık olarak görülmektedir.     
Osmanlı’yı devletten İmparatorluğa yükselten ve müesseseleştiren  Fatih’in  bir özet  portresini  kendime göre bu şekilde çizebildim.  Mutlaka  başka yönleri de vardır. İddialı değilim. Edindiğim ve inandırıcı bulduğum sonuçları özetledim. Vardığım en önemli sonuç, Fatih Sultan Mehmet’in kendisinden önceki ve sonraki Osmanlı padişahları içinde, hiçbirine benzemeyen  tek örnek, en üst entelektüel düzey ve en kendine has kişilik olduğudur. Ayrıca, hakkında en fazla hikaye, efsane ve karalamalar bulunan, yaşamının iyi bilinmemesinden dolayı hakkında söylenen ve yazılanların hiçbir zaman tam olarak doğrulanamayacağı bu karanlık, gizemli ve karizmatik kişiliğin, bugün bile, olumlu ya da olumsuz, ama mutlaka ibret alınacak yanları olduğuna inanıyorum.        


Asuman Yücel, İstanbul, 2014.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder