FATİH
SULTAN MEHMET’ İN BANA GÖRE PORTRESİ :
Öyle
sanıyorum ki, Fatih Sultan Mehmet hakkında bilmediğimiz çok şey var. Zamanında
tarih yazınının çok gelişmemiş olması yanında, kişiliğinin özünden gelen gizemi
nedeniyle de bildiklerimiz yüzeysel. Hakkında yazılan yüzlerce yerli ve yabancı
kitabın hepsinde ya ilah mertebesine yükseltildiğini, ya da eli kanlı bir katil
gibi tanıtılmağa çalışıldığını görüyoruz. Hepsi sübjektif sayılır. Zaten
yazanlar içinde, sadece görmüş olmak dışında kendisini tanıyan da yok.
Ben
de Fatih hakkında çok kitap okudum. Okuduklarımı özümlemeğe çalışarak, kendimce
bir Fatih portresi çizdim. Ne aşık olarak, ne nefret ederek…Ama hangi ülkenin
hükümdarı olursa olsun, kendi döneminin evrensel anlamda en ilgi çekici hükümdarı olduğunu teslim
ederek…
Okuduklarımdan,
Fatih’in, babası II. Murad tarafından
pek sevilmeyen, atak tabiatı yüzünden biraz çekinilen, fakat daha büyük 2 erkek
kardeşinin ölümleri üzerine rakipsiz veliaht olmasından dolayı mecburen katlanılan bir çocukluk geçirmiş
olduğu sonucuna varıyorum. ( Padişah olduktan sonra süt çocuğu iken öldürttüğü küçük kardeşi Ahmet babasının son
yıllarında doğmuştur). 1432 yılında doğan bu çok zeki, atak ve yalnız çocuğun karmaşık ve biraz çelişkili
karakteri üzerinde çocukluğunun, özellikle de sevgisiz bir çocuk olarak
büyümesinin büyük etkisi olduğu
muhakkak. Kendisine verilmeğe çalışılan “geleceğin padişahı” eğitimini
başlangıçta şiddetle reddetmiş, savaş oyunları öğrenmekle yetinerek oldukça
bilgisiz kalmış. İsfendiyaroğlu İbrahim Beyin kızı olan annesi Hüma Hatun ile ilişkileri hemen hemen hiç bilinmemekle
birlikte, hayatı boyunca kadınlara karşı fazla bir sıcaklığı olmamasından, annesi ile
de çok yakın ve sevecen bir ilişkilerinin bulunmadığı sonucu çıkarılabilir. Zaten 14 yaşında
annesini kaybetmiş, Sırpçayı da çocukluğundan beri tanıdığı ve daha sıcak
ilişkilerinin olduğu üvey annesi Sırp kralının kızı Mara Hatun’dan öğrenmiştir.
Karakterini şekillendiren bir diğer önemli olay ise 1444-1446 yılları arasında 2 yıl tahtta
kalması ve sonra indirilmesi olmalı. Babasının kendi dünyasına çekilme arzusu
nedeniyle 12 yaşında iken tahtı bıraktığı Mehmet, çocukluğu ve bilgi düzeyinin yetersizliği nedeniyle Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın güvensizliği ile karşılaşmış, buna karşılık
Zağanos, Şahabettin ve Saruca Paşaların
başını çektiği devşirme vezirlerin kendisinden yana olmasıyla, Türk olan Halil Paşa ile devşirmeler
arasındaki iktidar mücadelesinde arada kalmıştır. Çocukluğuna rağmen ,
kendisini iktidar oyunlarında kullanmak istediklerini fark etmemiş olması
imkansız. İlaveten , durumdan
yararlanmak isteyen Haçlıların yeni bir sefer düzenlemesi, Mehmet’e güvenmeyen ve iktidar mücadelesini kaybetmek
istemeyen Halil Paşa’nın II. Murat’ı
yeniden tahta davet etmesiyle
sonuçlanınca, babası yeniden Edirne’ye dönmüştür. Varna savaşı sırasında
Mehmet tahttan indirilmemiş, Edirne’de Sultan’dan çok bir çeşit Saltanat naibi
gibi kalmıştır. Varna’dan sonra II. Murad yeniden Bursa’ya dönme arzusu
gösterince Yeniçeriler Mehmet’i istemediklerini, komutanları olarak gördükleri
Murad’ın ayrılmamasını talep ederek kazan kaldırmışlardır. Bu isyanı Murad’ın
tahta dönmesini isteyen Çandarlı Halil Paşa’nın tahrik ettiği kuvvetle tahmin
edilmektedir. Bir başkentte iki padişah olamayacağından Mehmet’e Manisa’ya dönmek düşmüştür. Tahttan
indirildikten sonra babasına yazdığı bir mektuptaki kırgın imalardan
anlaşıldığına göre tahta çıkarılma ve indirilmesi ile, güç odakları arasındaki
iktidar savaşlarına alet edilmeğe çalışılması konularında babasını da sorumlu
görmektedir. Doğru da olabilir. Bununla beraber, babasının ölümüne kadar
kendisine saygı ve itaatte kusur etmemiş, II. Murad onu II. Kosova savaşına
katılmak üzere çağırdığında da itirazsız yola çıkmış ve savaşa katılmıştır.
Sancak beyliği yaptığı Manisa’ya geri dönmek zorunda bırakılması bir çeşit
aşağılama olarak genç şehzadeyi çok yaralamış olmasına rağmen, aynı zamanda
onun hırsını kamçılayan bir itici güç de oluşturmuştur. Bu dönüş ve nedenleri ona
çok şey anlatmış olmalı. İktidarı kimsenin oyunlarına bırakmayıp kendi elinde
tutmasının gerekliliği ve eğer iktidar sahibi
bir cihan padişahı olmak istiyorsa, bunun gerektirdiği bilgi ve birikime
sahip olması gibi. Tahttan indirildiği 1446 yılı ile babasının ölümü üzerine
kesin olarak tahta geçtiği 1451 yılı arasında ne olmuşsa olmuş , bu 5 yılda
müthiş bir çalışma ve azim göstererek, zamanının en iyi öğreticilerinin ve
yüksek zekasının da yardımıyla açıklarını kapatmış, savaş ve sevk-ü idare
sanatlarına ilaveten, tarih, coğrafya, astronomi, matematik, haritacılık, mimarlık
, güzel sanatlar, dini ve tasavvufi bilgiler ve hukuk alanlarında bilgisini
geliştirmiş, ayrıca Yunanca, Sırpça, Arapça, Latince ve Farsçasını ilerletmiştir. Tahttan indirildiği 14 yaşı
ile tahta son kez çıktığı 19 yaşı arasındaki beş yıl, şehzade Mehmet’i geleceğin
Fatih’i yapan yıllar olmuştur. Aynı zamanda gizemli kişiliğini ve çok güçlü olduğunu zaman içinde
ispatladığı hesapçılığı ve kinciliğini de bu dönemde büyüttüğünü söylemek
mümkündür. Fetih sürecinde statükoda değişiklik yapmayarak sinsi bir sabırla
beklemiş, İstanbul’un fethinden sonra, iktidar mücadelesi peşindeki her iki
kanadı da tasfiye ederek bundan böyle iplerin kimin elinde olacağını tüm saray
çevresine ve ülke yöneticilerine göstermiştir.
Orta
boylu olmasına rağmen hal ve duruşundaki heybet nedeniyle çok daha gösterişli
olan, gençliğinde ince yapılı,
yaşlılığında kilolu, beyaz tenli, siyah gözlü , siyah saç ve sakallı, kartal
burunlu Fatih Mehmet, karakter olarak,
çocukluğundan gelen yalnız, esrarlı, ketum, biraz soğuk, biraz karanlık ve
hesaplı niteliklerini hayatı boyunca devam ettirmiştir. Sade yaşamış ve
giyinmiş, törenler ve yabancı elçi kabulleri hariç, lüks ve şaşaadan
hoşlanmamıştır. Hiçbir zaman, hiç kimseye büyük yetkiler vermemiş, otoriteyi
hep kendinde toplamış, gerektiğinde çok acımasız, hatta zalim olabilmiş, kendisinden öncekilerin ve kendisinin acı tecrübeleri ışığında devlette hanedana rakip başka hanedanlar
çıkmasını önlemek için devşirmeliği geliştirmiş, fetret devrinin bir daha
yaşanmaması için “kardeş katline” izin veren yasayı koymuştur. Bugünkü anlayışa göre
tüyler ürpertici olan bu yasa, İmparatorlukta 19. yüzyıla kadar uygulanmıştır.
Yabancı suçlular ve devlet ricali ile ilgili olarak verdiği ceza kararları baş
kestirme, kazığa oturtma, işkence, aile efradını öldürme gibi o dönemde bütün
ülkelerde uygulanagelen vahşice cezalar olmuştur. Devlet yönetimindeki şiddet
ve sertliğine karşılık, halka zulüm
etmemiş, haksız vergi almamış, adaletten
ayrılmamış, askerlerini hep ödüllendirmiş, kişisel servetini ve kurduğu
vakıfları İstanbul’un ve ülkenin diğer
bölgelerinin imarına tahsis etmiştir. Halk için, karşılığı vergi veya kira ile
ödenen konut tahsisleri ve vakıf konutları yapımı onun buluşudur. Halkla olan
ilişkilerinde çok hoşgörülü davrandığı birçok yazar tarafından biraz da
karakterine ilişkin çelişkilerden biriymiş gibi hayretle yazılmış olmakla
birlikte, aslında akıllı bir yönetici olduğunu anlatıyor olsa gerektir.
Hoşgörülü davrandığı bir diğer zümre ise ilim sahipleri ve sanatçılardı.
Hocalarına olan saygısı ünlü olup, meclisinde birçok yabancı filozof ve bilim
adamının da bulunduğu ve onlarla uzun tartışmalara girişmekten keyif aldığı bilinmektedir. Galata’da sonraları Galata Sarayı
diye anılacak olan büyük sarayın ilk halini Fatih Sultan Mehmet yaptırmıştır.
Bu sarayı okul haline getirmiş ve Enderun’u burada kurmuştur. Böylece bilim
adamı ve yönetici yetiştirecek üst düzey bir müesseseyi Osmanlı’ya hediye etmiş
ve yüzyıllarca en azından saray çevresinin nitelikli insanlarının yetişmesine
önayak olmuştur. Ayrıca Enderun’u
gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı Galata’da kurarak kültürlerarası
anlayış ve uygarlığa verdiği önemi belli etmiştir. Bundan başka, İstanbul’un
fethi sırasında kaçan Bizanslı bilim ve sanat adamlarının yerine gayrimüslim
bir aydın kadrosu kurmak amacıyla bir gayrimüslim okulu da kurmuştur ki ; bu
iradesi, kendisinden sonrakiler tarafından okulun devletle ilişkisi tamamen
kesildiği ve patrikhaneye bağlı düşük düzeyde bir okul haline getirildiği için
pek bilinmemiştir. Fatih’in Galata Sarayı daha sonraları yanmış ve Tanzimata
kadar bir daha yenilenmemiştir. Bunun yerine, Müslüman öğrencilerin kozmopolit
bir semtte eğitim görmeleri Fatih düzeyine hiçbir zaman ulaşamamış
yöneticilerce uygun görülmediğinden, Enderun Topkapı sarayına taşınmış ve saray
duvarları arasına hapsedilmiştir.
Fatih
Sultan Mehmet, hükümdarlığı süresince
hiçbir bilim ve sanat insanı hakkında ceza kararı vermemiştir. Yabancı siyaset ve din adamları ve elçilerle karşılıklı fayda ve çıkarlara dayalı ilişkiler kurmuştur. Günümüzde
gençlerin henüz öğrenimini bitirmediği yaşta İstanbul’u fetheden bu benzersiz hükümdar, içine kapanık
ruhuna çok uygun düşen şairliği, Avni mahlasıyla yazdığı güzel şiirler ve küçük divançesi dışında , zamanını çok aşan teknoloji bilgisi ve yaratıcılığı ile de
silinmez eserler bırakmıştır. Fetih sırasındaki, gemileri karadan yürütme gibi herkesin
bildiği kendine özgü buluşları yanında, aşırtmalı atış yapan havan topunun ilk mucidi ve hesaplarını yapan Fatih’tir. Mimari ve
estetikteki inanılmaz yeteneği ve ince zevki, Topkapı Sarayı, Fatih Camii, Rumelihisarı, Çanakkale'deki Seddülbahir ve
Kilitbahir kaleleri ile kendini yeterince ispat etmektedir. Doğayla
bütünleşmiş, başlı başına bir yaratıcılık ve özgünlük abidesi olan Topkapı
Sarayına daha sonraları eklemeler
yapılmış olsa da, ilk dizaynını yapan ve kişiliğinin damgasını vuran Fatih Sultan Mehmet’tir. Saray, onun gibi sade,
gizli, esrarlı ve yalnızdır ve bu karakteri hep devam etmiştir. Rumelihisarı’na
gelince, tartışmasız dünyanın en güzel kalesi olan bu hisar, teknolojisi ile de
asırlara meydan okumuştur. 1452 yılında,
4 ayda bitirilen hisarın tasarımı bizzat
Fatih Mehmet tarafından yapılmıştır. Savaş gereklerini yerine getirirken estetikten fedakarlık edilmesi gerekmediğinin somut
temsili olan bu muhteşem kale, 560
yıldır dimdik, gözalıcı görünümü ile Boğazı seyretmektedir. Fatih Camii ise,
kendisinden sonra İstanbul’da yapılan sayısız mimari eserlere rağmen, hala
İstanbul’un en yüksek tepesinde, büyük kubbesiyle en kutsal ve karizmatik
ibadethane olma özelliğini sürdürmektedir. Bahçesindeki Fatih Mehmet ve eşi
Gülbahar Hatun’un türbeleri ise bu eşsiz kişiye yakışır bir saygınlıkta ve
ihtişamdadır. Kendisinden yüzyıllar sonra Çanakkale savaşlarında kahramanlık
destanı yazan, sağlamlıkları kadar konumlarının mükemmeliyeti ve zarafetleri
ile de şaşırtan nefis Seddülbahir ve Kilitbahir kaleleri ise hala
gezenleri hayran bırakmağa devam etmektedir. Portresini yaptıran ilk Osmanlı
padişahı da Fatih Sultan Mehmet’tir. Günümüze kadar ulaşan portreleri, onun İslamiyetin insan yüzü resmetmeme kuralından bir hayli
uzakta olduğunu göstermektedir. En
azından kendi dünyasında… İstanbul’a davet ettiği Venedikli
ressam Gentile Bellini ‘ye
yaptırdığı portreleri, kendisinden sonra gelenler onun entelektüel düzeyine
erişebilmekten çok uzak oldukları için, maalesef bugün Londra’daki National
Gallery’de sergilenmektedir…Bu paha biçilmez portreleri dindarlığı ile ünlü oğlu II.Bayezid
pazarda sattırmıştır. Ayrıca Fatih, zamanımızdan yüzyıllar önce
arkeoloji ile de ilgilenmiş, Bizans mozaiklerinin korunmasına ve günümüze kadar
gelmesine büyük katkıda bulunmuş, 1461 yılında o zamanlar kimsenin bilmediği Truva’yı
ziyaret ederek Hector’un mezarının bulunmasını istemiş, milattan 1200 yıl önce
yapılan Truva savaşına ve Truvalıların Anadolulu aslına sahip çıkmıştır. Kendisinden
çok sonra yaşayan padişahların Anadolunun eski uygarlık eserlerini nasıl duyarsızca dağıttıklarını ve
günümüzde hala arkeolojik bulgulara “çanak, çömlek” diyebilen yöneticilerin
varlığını düşününce Fatih’in nerelerde
olduğu çok daha iyi anlaşılmaktadır.
30
yıllık saltanatının büyük kısmı seferlerde geçmiş olan Fatihin hangi sefere, ne
zaman çıkacağı, en yakınları ve devlet büyükleri tarafından bile hiçbir zaman
bilinmemiştir. Zaten en yakını yok gibidir. İnsanları yanına yaklaştırmamıştır.
Çevresine karşı, görevlerinin gerektirdiği durumlar dışında sevecen ve sıcak
değildir. Çocukları da bunun istisnası olmamıştır. Tahtı bırakmayı
düşündüğü , fakat genç yaşta ölen
ortanca oğlu Mustafa’dan sonra, fizik olarak kendisine benzediği için kalben
daha yakınlığı bulunan Cem’e de büyük oğlu Bayezid
ile aynı eğitimi verdirmiş olmakla birlikte, seferde olduğu zamanlarda
İstanbul’da kendisine vekalet görevini
Bayezid’e vererek, Bayezid’in taht hakkını
zımnen kabul etmiş ve böylece kendi
çıkardığı yasa gereği Cem‘in ölüm fermanını
bir nevi peşinen imzalamıştır.
Babasından görmediği sevgi ve şefkati
kendisi de çocuklarına göstermemiştir. İç oğlanlarıyla olan ilişkileri
bilinmektedir. Ancak kadınlarla da, iç oğlanlarıyla da sadece kendisini eğlendirebildikleri
sürece ilgilenmiş, hanedana şehzade vermenin gerekliliği dışında hiçbir kadınla
duygusal bir ilişkisi olmamıştır.
Şehzade Bayezid’in annesi ve bir Türk
akıncı beyinin kızı olan eşi Gülbahar Hatun dışında, Cem ve
Mustafa’nın annelerinin cariyeler olduğu
kayıtlara geçmiştir. Siyasi nedenlerle şehzadeliğinde istemeden evlendirildiği Dulkadiroğlu Süleyman beyin
kızı Sitti Hatun’dan çocuğu olmamıştır. Bu durum belki de aralarında hiç ilişki
yaşanmadığını düşündürmektedir. Sitti Hatunu padişah olduktan sonra boşamış ve böylece özel hayatında da isyankar ve
inatçı karakterini ispatlamıştır.
Merkeziyetçi
devlet ilkesini sıkı sıkıya
uygulayan Fatih, çevresindeki devlet
adamlarını da devşirmelerden seçmiş, böylece Türklerin Osmanlı devletindeki
yöneticilik geleneğini kırmıştır. Çandarlı
Halil ve başka yerel beylerin tutumlarına karşı beslediği kinin rolü olsa da,
asıl nedenin devletin bekası için başka bir hanedan oluşumuna meydan vermeme
ilkesi olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu ilke Osmanlı devletinin yeterince güçlü
olduğu zamanlarda geçerli olsa da, daha sonraki yüzyıllarda uygulamada yozlaşmış ve
imparatorluğun çökme nedenlerinden biri haline gelmiştir. Ayrıca,
devşirme usulü imparatorluğun temel
harcı olan Türklerin eğitimsiz ve cahil kalmalarına yol açarak ilerideki yıllarda bir alternatif
oluşturabilmeleri yolunu kapatmıştır. Eğitimsizlik ve cehalet sorunu hala Türk
toplumunda önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Bildiği birçok dile rağmen
tüm yazışma ve fermanlarında Türkçe kullanan Fatih, uygulamalarında devletin kurucusu olan gazi ve akıncı
Türklere büyük haksızlık etmiştir. Devşirme politikasını Fatih‘in
geleceği görme açısından başarısız bir politikası sayabiliriz. Kardeş katli
fermanı ise, yüzyıllarca Osmanlı hanedanını kana bulamakla
kalmamış, silinmeyen bir barbarlık
damgası da oluşturmuştur. Devletin
bekasını düşünerek yaptığı bu düzenleme de başka bir yönüyle Fatih’in karakterinin
sertliği ve uzak görüşlülüğünün sınırları hakkında fikir vermektedir denebilir.
O dönemde bile, onun gibi yaratıcı ve gücü sonsuz bir hükümdar, daha akılcı ve
ileriyi gören bir çözüm yolu bulabilirdi.
Fatih
Sultan Mehmet’in gizemli karakterinin bir başka özelliği de, Osmanlı Devletinin
kuruluşundan itibaren mevcut olan istihbarat faaliyetini güçlü bir hale
getirmesidir. Öyle ki, bu yapı duraklama devrinin son yıllarına kadar görevini
aksatmadan ifa edebilmiş, devlet birçok
zaferleri istihbaratın yardımıyla kazanmış, birçok badire ve ihanetten de
istihbarat sayesinde kendini
kurtarabilmiştir. Gerileme yıllarında, bütün devlet sistemi gibi istihbarat da
çöküntüye uğramış ve bunun devlete maliyeti isyanlar, büyük toprak kayıpları, rüşvet,
ihanet şekillerinde yansımıştır.
Fatih
Sultan Mehmet, saltanatının hiçbir bütün yılını sarayında geçirmemiştir. Tarihe
geçen en büyük zaferi olan İstanbul’un fethinden başka, bazıları hasım devletlerin
zorlamasıyla olmak üzere, ortalama her yıl bir sefere çıkmış, bu seferlerinin
bir kısmı başarısız olmuş, fakat çoğunda başarı kazanarak, babasından
devraldığı ülkenin sınırlarını iki katına çıkarmıştır. Cesur, atak ve cengaver
kişiliği nedeniyle çıktığı seferlerde sık sık aktif olarak savaşa katıldığı ,
hatta yaralandığı bilinmektedir.
Bazı
tarihçiler Sultan Mehmed’i çok dindar, bazıları ise neredeyse göstermelik
dindar olarak kaydetmişlerdir. Yabancı tarihçilerin bazıları Hristiyan olmayı
düşündüğünü bile yazarak konuyu iyice abartmışlardır. Aslında bu dedikodular ne
ülkede, ne de ülke dışında kendi düşün seviyesine erişebilen insanlar
bulunmadığı için bu şekilde yayılmıştır. Kanımızca, İncil’i üzerinde tartışabilecek kadar iyi okumuş olması, zaman zaman ayin dinlemesi ve
Patrikle fikir tartışmaları yapması Hristiyanlığa eğiliminden çok, çağının
ilerisindeki entelektüel meraklarını yansıtmaktadır. Bu da şüphesiz ki,
Fatih’in hayran olunacak yanlarından biri olmalıdır. Kendisinden 560 yıl sonra
bile Türkiye’de maalesef aynı tür entelektüel merakları hoş karşılamayan
insanlar bulunmaktadır.
14
kez suikastten kurtulduğu bilinen Fatih’in 1481 yılında, yeni bir sefere çıkmak
üzereyken 49 yaşında ölümü ile ilgili olarak Osmanlı hanedanının erkeklerinde
kalıtsal olan damla (gut ) hastalığından zehirlenmeye, mide kanserine, oğlu
Bayezid veya doktorları eliyle suikaste kadar birbiri ile ilişkili olmayan
birçok neden yazılmış olmakla birlikte, Fatih Sultan Mehmet’in son derece faal
ve gerilimli bir hayattan sonra aşırı yıprandığını ve ölümünün bu yıpranma ile
yakından ilgili olduğunu kabul etmek aslında en mantıklı varsayım olsa
gerektir. Esasen onun yaşadığı yıllarda 49-50 yaşları yaşlılık olarak görülmektedir.
Osmanlı’yı
devletten İmparatorluğa yükselten ve müesseseleştiren Fatih’in
bir özet portresini kendime göre bu şekilde çizebildim. Mutlaka
başka yönleri de vardır. İddialı değilim. Edindiğim ve inandırıcı
bulduğum sonuçları özetledim. Vardığım en önemli sonuç, Fatih Sultan Mehmet’in
kendisinden önceki ve sonraki Osmanlı padişahları içinde, hiçbirine
benzemeyen tek örnek, en üst entelektüel
düzey ve en kendine has kişilik olduğudur. Ayrıca, hakkında en fazla hikaye,
efsane ve karalamalar bulunan, yaşamının iyi bilinmemesinden dolayı hakkında
söylenen ve yazılanların hiçbir zaman tam olarak doğrulanamayacağı bu karanlık,
gizemli ve karizmatik kişiliğin, bugün bile, olumlu ya da olumsuz, ama mutlaka
ibret alınacak yanları olduğuna inanıyorum.
Asuman
Yücel, İstanbul, 2014.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder