AYASOFYA VE TOPKAPI SARAYI, 2011
İstanbul
fotoğraf koleksiyonum çerçevesinde son günlerde Ayasofya ve Topkapı Sarayını
yeniden gezdim. Her ikisine de birden fazla gitmiştim, fakat bunlar yıllarca
önceydi. Son yapılan restorasyonları da görmek iyi olacaktı. Bir gün ara ile
her ikisine de gittim. Her seferinde birini gezmek bile 5-6 saat aldı. Çok
yorucu, fakat bir o kadar da değerdi. Tabii bu kadar yorucu oluşunun bir
sebebinin de benim bakıp geçmekle yetinmeyen, inceleyen ve merak eden tabiatım
olduğunu söylemem gerek. Ayrıca oldukça önemli tarih bilgim o mekanlarda geçmiş
günleri gözlerimin önüne de getiriyor ve kendimi bir süreliğine de olsa başka
zamanlar, başka ortamlarda hayal edebiliyorum.
Hayatımda
neredeyse görmediğim saray, müze, tarihi eser kalmadı. İki yerden çok fazla
etkilendim. Dehşete düştüm diyebilirim. Bu, korku dehşeti değil, şaşkınlık ve
hayranlık dehşeti. Biri Ayasofya, diğeri eski Mısır kalıntıları. Mısır’dan söz
etmeğe gerek bile yok. İnanılmaz, gerçek dışı, olamaz. İnsanın ilk duyguları
bunlar oluyor. Tek bir eser değil, tamamı bir şaheserdi. Hiç unutamadım. Bugün
tekrar git deseler, hemen tekrar giderim. O derece hayran kaldım, büyülendim.
Ayasofya’ya önceki gidişlerimde büyük eser hem bakımsız, hem
de karanlıktı. Etraf zor görülüyordu.
Galeriler açık değildi. Mozaik fresklerin üzeri açılmıştı ama belli belirsizdi.
Hatta annem bana Müslümanlık propagandası yaparak “Ayasofyanın karşısına
Sultanahmet Camii gibi aydınlık bir cami yapılması hristiyanlığın karanlığına
karşı islamın aydınlığını temsil ediyor” demişti. 16 yıl süren restorasyondan
sonra Ayasofyayı bir kez daha görmek müthişti. 1500 yıl önce böyle bir eseri
yapmak insanın aklını durduruyor, 5500
yıllık Mısır gibi. Derler ki, Mimar Sinan bütün hayatı boyunca Ayasofya’yı
geçmeğe çalışmış. Edirne Selimiye Camiinde de geçmiş. Selimiye’yi de gördüm. Sinan’ın
da büyüklüğü şüphesiz tartışılmaz. Ama özellikle son görüşümden sonra
söyliyeyim, üzgünüm, fakat kendisinden 1000 yıl önceki Ayasofya’yı aşamamış.
İsidoros ile Anthemios’u ne kadar kutlasak yeridir. Karanlığa gelince, kandil
biçimindeki avizelerle o kadar güzel ve zengin bir şekilde aydınlatılmış ki,
hiç öyle “hristiyanlığın karanlığı” filan kalmamış !... Demek ki; iş dinde değil, elektrikteymiş !...Mozaik
freskler temizlenmiş, kubbenin 4 yanındaki melek freskleri açılmış, kubbenin
işlemeleri restore edilmiş, bütün restorasyon son derece bilinçli şekilde
yapılmış, eski bırakılması gereken yerler bırakılmış, her taraf yenilenmeğe
çalışılmamış, sadece güçlendirilmiş. Muazzam büyük alanı ile, görülmemiş
büyüklükteki bir tam, bir yarım kubbesi ile, açılan nefis üst galerileri ile,
mihrap ve galerilerdeki paha biçilmez freskleri ile insana bir anda nefesini
tutturan müthiş bir eser sergilenmiş. Bin yıllara meydan okuyan muazzam fil
ayakları mimarlarının sonsuza kadar kalıcı olacak bir eser yaratmağa niyetli
olduklarını belirtiyor. Tabii Sinan’ın 1509 “küçük kıyamet” depreminden sonraki
güçlendirme çalışmasını da görmeden geçmiyelim. Son 16 yıllık restorasyona da
değmiş doğrusu. Gerçekleştirenleri kutluyor, teşekkür ediyorum. Ayrıca müzede
izdiham yaşanıyor. Metrelerce kuyruk bekliyor turistler. Ben “senior citizen”
olarak (!) ücretsiz girmesem, belki de o kuyruğu beklemeyi göze alamazdım. O
derece yani… Bu gidişle restorasyonun maliyeti 4-5 yılda çıkar !...
Bizans
tarihini farklı birkaç kitaptan okudum. Genellikle kitaplar birbirini
tutuyordu. Demek ki; Bizans tarihi oldukça net ve tutarlı şekilde biliniyor. 520-530
yılları arasında inşa edilen Ayasofya’ da Jüstinyen ve Teodora’dan sonra kimler
taç giymiş, ne dini kavgalar yapılmış, kilise hangi entrikaları yürütmüş, hangi
güçleri desteklemiş, kimleri kimlere karşı kışkırtmış, ne şaşaalar ve
zavallılıklar yaşanmış, ne kanlar dökülmüş….Bir entrikalar ve kanlı oyunlar tarihi olan Bizans
tarihi içinde Ayasofya’nın yeri çok büyük…1453 den sonra camiye çevrilen
kilise, padişahların ve Osmanlı ileri gelenlerinin kendi camilerini yaptırma
yarışmaları içinde Bizans dönemindeki önemini kaybetmiş, sıradanlaşmış, 500 yıl
bir ibadethane olarak herhangi bir camiden daha fazla önem taşımamış. Buna
karşılık, Osmanlı padişahları büyük bir eser olmasına ve tarihine saygı duyarak
Ayasofya’yı hiç ihmal etmemiş, eskimesine ve yıkılmasına izin vermemiş, hep
bakımlı ve ayakta tutmuşlar. Aksi halde bugüne bu derece sağlam ulaşması mümkün olmazdı. Freskleri
kazıtılmamış, üzerine badana yapmakla yetinilmiş. Adeta “belki bir gün açılır”
der gibi…Açıldı da… 1930 yılında müze haline getirilen Ayasofya özellikle son
restorasyonundan sonra bütün ihtişamıyla dudakları uçuklatmaya devam ediyor
!...
Gelelim
Topkapı Sarayı’na…Batı’nın tek ve büyük binalardan oluşan kunt saraylarına
tamamen zıt, asırlık çınarlarla gölgelenmiş büyük bahçeler içinde çeşitli
köşkler ve küçük, zarif kasırlardan oluşan tam bir huzur ve sessizlik köşesi.
Padişahların kendi evlerinde ihtişamdan çok pastoral bir huzuru yeğledikleri
anlaşılıyor. Bu Batı ile büyük bir anlayış farkı. Gerçekten,Topkapı Sarayı Avrupa
kral sarayları ile karşılaştırıldığında inanılmaz derecede sade kalıyor.
Mobilya bile yok. Sadece sedirler….Bütün köşkler az veya çok bir Otağ
modeli…Bahçelerde küçüklü büyüklü mermer havuz ve çeşmeler. Suyu ve su sesini
de çok sevdikleri anlaşılıyor. Divan ve Arz Odası gibi protokol mekanlarında
daha fazla lüks kullanılmış. Özel odalar çok daha sade. Padişahların Has
Odaları bile altınlarla değil, sadece çinilerle süslenmiş,. Tavanlarda çok
zarif altın yaldız ile kalem işi karışımı işlemeler var ama abartılı
değil. Hele Harem, iyice sade. Hatta pek fazla önem
verilmemiş olduğu belli oluyor. Ahşap binalardan oluşuyor. İki katlı binaların
alt katları cariyelerin, üst katları gözde ve ikballerin. Haseki ve Valide
Sultan daireleri ayrı ve daha lüks döşenmiş. Haremde pencere yok. Sadece
pencere şekli verilmiş, sıkı sıkıya kapalı aralıklar var. Işık tepedeki
aydınlık pencerelerinden alınıyor. Yani tam bir hapishane. Padişah ve
şehzadelerin haremdeki odalarında ise gayet büyük ve aydınlık pencereler var.
Padişahın haremdeki odası ve altın musluklu mermer hamamı en dikkat çekici
yerler. Her odada mutlaka bir ocak-şömine var. Isıtmanın odunla yapıldığı
anlaşılıyor. Padişahın yalnız kalıp dolaşmak ve düşünmek istediği zamanlar
kullandığı haremdeki Has Bahçe de en güzel iç bahçelerden biri. Haremin iç
bahçesi ise yüksek duvarlarla çevrili. Tabii en çarpıcı yer, Hazine Dairesi. Paha
biçilmez eserler asıl orada. Daha önceki gidişlerimde çok daha fazla hazineler
vardı. Düzenleme yaparak sadece en görsel olanları koymuşlar ama sayısı çok
azalmış. “Yer yok, kalanlar depoda” diyorlar. Askeriyeden alınan binalarda
sergileneceklermiş. İnşallah doğrudur. Futbol topundan büyük işlenmemiş çok
sayıda zümrüt vardı. Şaşırıp kalmıştım.
Elmaslarla işli kılıç ve hançerler, yakut ve zümrüt kakmalı savaş zırhları ve
miğferler yok. Onları Hazine Dairesinde tekrar görmek isterim. Ayrıca muazzam sayıdaki
porselen, altın ve gümüş sofra takımları, kupalar, sürahiler de yok. “Saray
mutfaklarının restorasyonu devam ediyor, açılınca orada sergilenecek” diyorlar.
İnşallah…
Özetle,
Topkapı Sarayından ayrılırken örneğin Hermitage'dan olduğu gibi gözleriniz kamaşmış halde çıkmıyorsunuz, ama ben
bu halini daha çok sevdim. Hazine dairesi hariç…Bir de, Sarayın
restorasyonu Ayasofya kadar başarılı
değil. Yer yer beyaz badana ile boyanmış taş duvarlar bile var ki; insanın
tüylerini diken diken ediyor. Evet, bunlar Sarayın tali binaları ama olsun,
bütün içinde çok fena halde sırıtıyor. Daha itinalı bir restorasyon beklerdim. Ayrıca, askerlerden alınan kışla
binaları ile restorasyonu bitmek üzere olan saray mutfaklarında sergilenecek
eserlerin de karınca kararınca takipçisi olacağım. O paha biçilmez eserlerin
bazı ellere geçmesi veya para konusu yapılması ihtimali bile beni çok
ürkütüyor….Asuman Yücel, İst. 2011.
Not : 2013
yılında Ankara’dan gelen bir arkadaşımı gezdirmek için Ayasofya’ya tekrar
gittim. Zaten gazetelerden okumuş olduğum gibi, kubbede restorasyonun yeniden
başladığı ve kubbeye yeniden iskele kurulduğu haberleri doğruydu. Ayrıca,
iskeleler çevresine çekilen metal ve siyah perdelerle gezi imkanı çok
kısıtlanmıştı. Müzenin güzel ve bol aydınlatması ise yarının altına indirilerek
yine loş bir hale getirilmişti. Hiçbir yerden asıl mekanın büyüklüğü ve
heybetini algılamak mümkün olmuyordu. Unesco’nun desteklediği onca uzun bir
restorasyon sürecinden sonra ne olmuştu da
binayı yeniden askıya almak gerekmişti ? O kadar şüpheci bir hale geldim
ki, gayri ihtiyari, “binanın göz kamaştırıcılığı ortaya çıkınca birtakım
softalar tahammül edemeyip görüntüyü bozmağa mı çalışıyorlar acaba ?” diye
düşünmekten kendimi alamadım. Olmayacak şey de değildi yani ! Yapılan fevkalade
güzel cami ve külliye restorasyonlarına karşılık, son 11 yılda İstanbul’da,
dökülmekte olan surlar dahil bir tek Bizans eserinin dahi restore edilmemiş
olması tesadüf müydü ? Fethiye camii, Zeyrekhane, Anemas Zindanları, Tekfur
Sarayı gibi paha biçilmez eserlerin başlanmış olan restorasyonları da
durdurulmuştu. Ayasofya’yı da Unesco işin içinde olmasa büyük ihtimalle
durdururlardı. İş bitti, mecburen açtılar ve bir buçuk yıl sonra yeniden
restorasyona aldılar. Neden ? belli değil !...
Asuman Yücel, Ocak 2014,
İst.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder