11 Ekim 2015 Pazar

GEZİLERİM-8, AYASOFYA,TOPKAPI SARAYI 2014

                AYASOFYA VE TOPKAPI SARAYI, 2011

İstanbul fotoğraf koleksiyonum çerçevesinde son günlerde Ayasofya ve Topkapı Sarayını yeniden gezdim. Her ikisine de birden fazla gitmiştim, fakat bunlar yıllarca önceydi. Son yapılan restorasyonları da görmek iyi olacaktı. Bir gün ara ile her ikisine de gittim. Her seferinde birini gezmek bile 5-6 saat aldı. Çok yorucu, fakat bir o kadar da değerdi. Tabii bu kadar yorucu oluşunun bir sebebinin de benim bakıp geçmekle yetinmeyen, inceleyen ve merak eden tabiatım olduğunu söylemem gerek. Ayrıca oldukça önemli tarih bilgim o mekanlarda geçmiş günleri gözlerimin önüne de getiriyor ve kendimi bir süreliğine de olsa başka zamanlar, başka ortamlarda hayal edebiliyorum.
Hayatımda neredeyse görmediğim saray, müze, tarihi eser kalmadı. İki yerden çok fazla etkilendim. Dehşete düştüm diyebilirim. Bu, korku dehşeti değil, şaşkınlık ve hayranlık dehşeti. Biri Ayasofya, diğeri eski Mısır kalıntıları. Mısır’dan söz etmeğe gerek bile yok. İnanılmaz, gerçek dışı, olamaz. İnsanın ilk duyguları bunlar oluyor. Tek bir eser değil, tamamı bir şaheserdi. Hiç unutamadım. Bugün tekrar git deseler, hemen tekrar giderim. O derece hayran kaldım, büyülendim.
Ayasofya’ya önceki gidişlerimde büyük eser hem bakımsız, hem de  karanlıktı. Etraf zor görülüyordu. Galeriler açık değildi. Mozaik fresklerin üzeri açılmıştı ama belli belirsizdi. Hatta annem bana Müslümanlık propagandası yaparak “Ayasofyanın karşısına Sultanahmet Camii gibi aydınlık bir cami yapılması hristiyanlığın karanlığına karşı islamın aydınlığını temsil ediyor” demişti. 16 yıl süren restorasyondan sonra Ayasofyayı bir kez daha görmek müthişti. 1500 yıl önce böyle bir eseri yapmak  insanın aklını durduruyor, 5500 yıllık Mısır gibi. Derler ki, Mimar Sinan bütün hayatı boyunca Ayasofya’yı geçmeğe çalışmış. Edirne Selimiye Camiinde de geçmiş. Selimiye’yi de gördüm. Sinan’ın da büyüklüğü şüphesiz tartışılmaz. Ama özellikle son görüşümden sonra söyliyeyim, üzgünüm, fakat kendisinden 1000 yıl önceki Ayasofya’yı aşamamış. İsidoros ile Anthemios’u ne kadar kutlasak yeridir. Karanlığa gelince, kandil biçimindeki avizelerle o kadar güzel ve zengin bir şekilde aydınlatılmış ki, hiç öyle “hristiyanlığın karanlığı” filan kalmamış !... Demek ki;  iş dinde değil, elektrikteymiş !...Mozaik freskler temizlenmiş, kubbenin 4 yanındaki melek freskleri açılmış, kubbenin işlemeleri restore edilmiş, bütün restorasyon son derece bilinçli şekilde yapılmış, eski bırakılması gereken yerler bırakılmış, her taraf yenilenmeğe çalışılmamış, sadece güçlendirilmiş. Muazzam büyük alanı ile, görülmemiş büyüklükteki bir tam, bir yarım kubbesi ile, açılan nefis üst galerileri ile, mihrap ve galerilerdeki paha biçilmez freskleri ile insana bir anda nefesini tutturan müthiş bir eser sergilenmiş. Bin yıllara meydan okuyan muazzam fil ayakları mimarlarının sonsuza kadar kalıcı olacak bir eser yaratmağa niyetli olduklarını belirtiyor. Tabii Sinan’ın 1509 “küçük kıyamet” depreminden sonraki güçlendirme çalışmasını da görmeden geçmiyelim. Son 16 yıllık restorasyona da değmiş doğrusu. Gerçekleştirenleri kutluyor, teşekkür ediyorum. Ayrıca müzede izdiham yaşanıyor. Metrelerce kuyruk bekliyor turistler. Ben “senior citizen” olarak (!) ücretsiz girmesem, belki de o kuyruğu beklemeyi göze alamazdım. O derece yani… Bu gidişle restorasyonun maliyeti 4-5 yılda çıkar !...
Bizans tarihini farklı birkaç kitaptan okudum. Genellikle kitaplar birbirini tutuyordu. Demek ki; Bizans tarihi oldukça net ve tutarlı şekilde biliniyor. 520-530 yılları arasında inşa edilen Ayasofya’ da Jüstinyen ve Teodora’dan sonra kimler taç giymiş, ne dini kavgalar yapılmış, kilise hangi entrikaları yürütmüş, hangi güçleri desteklemiş, kimleri kimlere karşı kışkırtmış, ne şaşaalar ve zavallılıklar yaşanmış, ne kanlar dökülmüş….Bir  entrikalar ve kanlı oyunlar tarihi olan Bizans tarihi içinde Ayasofya’nın yeri çok büyük…1453 den sonra camiye çevrilen kilise, padişahların ve Osmanlı ileri gelenlerinin kendi camilerini yaptırma yarışmaları içinde Bizans dönemindeki önemini kaybetmiş, sıradanlaşmış, 500 yıl bir ibadethane olarak herhangi bir camiden daha fazla önem taşımamış. Buna karşılık, Osmanlı padişahları büyük bir eser olmasına ve tarihine saygı duyarak Ayasofya’yı hiç ihmal etmemiş, eskimesine ve yıkılmasına izin vermemiş, hep bakımlı ve ayakta tutmuşlar. Aksi halde bugüne bu derece sağlam  ulaşması mümkün olmazdı. Freskleri kazıtılmamış, üzerine badana yapmakla yetinilmiş. Adeta “belki bir gün açılır” der gibi…Açıldı da… 1930 yılında müze haline getirilen Ayasofya özellikle son restorasyonundan sonra bütün ihtişamıyla dudakları uçuklatmaya devam ediyor !...

Gelelim Topkapı Sarayı’na…Batı’nın tek ve büyük binalardan oluşan kunt saraylarına tamamen zıt, asırlık çınarlarla gölgelenmiş büyük bahçeler içinde çeşitli köşkler ve küçük, zarif kasırlardan oluşan tam bir huzur ve sessizlik köşesi. Padişahların kendi evlerinde ihtişamdan çok pastoral bir huzuru yeğledikleri anlaşılıyor. Bu Batı ile büyük bir anlayış farkı. Gerçekten,Topkapı Sarayı Avrupa kral sarayları ile karşılaştırıldığında inanılmaz derecede sade kalıyor. Mobilya bile yok. Sadece sedirler….Bütün köşkler az veya çok bir Otağ modeli…Bahçelerde küçüklü büyüklü mermer havuz ve çeşmeler. Suyu ve su sesini de çok sevdikleri anlaşılıyor. Divan ve Arz Odası gibi protokol mekanlarında daha fazla lüks kullanılmış. Özel odalar çok daha sade. Padişahların Has Odaları bile altınlarla değil, sadece çinilerle süslenmiş,. Tavanlarda çok zarif altın yaldız ile kalem işi karışımı işlemeler var ama abartılı değil.  Hele  Harem, iyice sade. Hatta pek fazla önem verilmemiş olduğu belli oluyor. Ahşap binalardan oluşuyor. İki katlı binaların alt katları cariyelerin, üst katları gözde ve ikballerin. Haseki ve Valide Sultan daireleri ayrı ve daha lüks döşenmiş. Haremde pencere yok. Sadece pencere şekli verilmiş, sıkı sıkıya kapalı aralıklar var. Işık tepedeki aydınlık pencerelerinden alınıyor. Yani tam bir hapishane. Padişah ve şehzadelerin haremdeki odalarında ise gayet büyük ve aydınlık pencereler var. Padişahın haremdeki odası ve altın musluklu mermer hamamı en dikkat çekici yerler. Her odada mutlaka bir ocak-şömine var. Isıtmanın odunla yapıldığı anlaşılıyor. Padişahın yalnız kalıp dolaşmak ve düşünmek istediği zamanlar kullandığı haremdeki Has Bahçe de en güzel iç bahçelerden biri. Haremin iç bahçesi ise yüksek duvarlarla çevrili. Tabii en çarpıcı yer, Hazine Dairesi. Paha biçilmez eserler asıl orada. Daha önceki gidişlerimde çok daha fazla hazineler vardı. Düzenleme yaparak sadece en görsel olanları koymuşlar ama sayısı çok azalmış. “Yer yok, kalanlar depoda” diyorlar. Askeriyeden alınan binalarda sergileneceklermiş. İnşallah doğrudur. Futbol topundan büyük işlenmemiş çok sayıda zümrüt  vardı. Şaşırıp kalmıştım. Elmaslarla işli kılıç ve hançerler, yakut ve zümrüt kakmalı savaş zırhları ve miğferler yok. Onları Hazine Dairesinde  tekrar görmek isterim. Ayrıca muazzam sayıdaki porselen, altın ve gümüş sofra takımları, kupalar, sürahiler de yok. “Saray mutfaklarının restorasyonu devam ediyor, açılınca orada sergilenecek” diyorlar. İnşallah…
Özetle, Topkapı Sarayından ayrılırken örneğin Hermitage'dan olduğu gibi gözleriniz kamaşmış halde çıkmıyorsunuz, ama ben bu halini daha çok sevdim. Hazine dairesi hariç…Bir de, Sarayın restorasyonu  Ayasofya kadar başarılı değil. Yer yer beyaz badana ile boyanmış taş duvarlar bile var ki; insanın tüylerini diken diken ediyor. Evet, bunlar Sarayın tali binaları ama olsun, bütün içinde çok fena halde sırıtıyor. Daha itinalı bir restorasyon  beklerdim. Ayrıca, askerlerden alınan kışla binaları ile restorasyonu bitmek üzere olan saray mutfaklarında sergilenecek eserlerin de karınca kararınca takipçisi olacağım. O paha biçilmez eserlerin bazı ellere geçmesi veya para konusu yapılması ihtimali bile beni çok ürkütüyor….Asuman Yücel, İst. 2011.

Not : 2013 yılında Ankara’dan gelen bir arkadaşımı gezdirmek için Ayasofya’ya tekrar gittim. Zaten gazetelerden okumuş olduğum gibi, kubbede restorasyonun yeniden başladığı ve kubbeye yeniden iskele kurulduğu haberleri doğruydu. Ayrıca, iskeleler çevresine çekilen metal ve siyah perdelerle gezi imkanı çok kısıtlanmıştı. Müzenin güzel ve bol aydınlatması ise yarının altına indirilerek yine loş bir hale getirilmişti. Hiçbir yerden asıl mekanın büyüklüğü ve heybetini algılamak mümkün olmuyordu. Unesco’nun desteklediği onca uzun bir restorasyon sürecinden sonra ne olmuştu da  binayı yeniden askıya almak gerekmişti ? O kadar şüpheci bir hale geldim ki, gayri ihtiyari, “binanın göz kamaştırıcılığı ortaya çıkınca birtakım softalar tahammül edemeyip görüntüyü bozmağa mı çalışıyorlar acaba ?” diye düşünmekten kendimi alamadım. Olmayacak şey de değildi yani ! Yapılan fevkalade güzel cami ve külliye restorasyonlarına karşılık, son 11 yılda İstanbul’da, dökülmekte olan surlar dahil bir tek Bizans eserinin dahi restore edilmemiş olması tesadüf müydü ? Fethiye camii, Zeyrekhane, Anemas Zindanları, Tekfur Sarayı gibi paha biçilmez eserlerin başlanmış olan restorasyonları da durdurulmuştu. Ayasofya’yı da Unesco işin içinde olmasa büyük ihtimalle durdururlardı. İş bitti, mecburen açtılar ve bir buçuk yıl sonra yeniden restorasyona aldılar. Neden ? belli değil !...

Asuman Yücel, Ocak 2014, İst.    

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder