11 Ekim 2015 Pazar

GEZİLERİM-16, FRANSA 2013

KASIM  2013 FRANSA GEZİSİ :

4 Kasım 2013'de İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanından Pegasus Havayolları ile rahat bir 3 saat 20 dakikalık yolculuktan sonra Paris Orly Havalimanına indik. Bu sefer Paris’i es geçecektim, ama defalarca gelmiş olduğum Paris’i hem pek özlememiş, hem de gayet iyi bildiğim ulaşım olanaklarını unutacak kadar ara vermemiştim. Orly’den Gare d’Austerlitz’e geçiş yapıp ilk kalkan Intercite ile bir saatte Orleans’a vardım.  Trende yanımda oturan ve İngilizce bilen bir Orleans’lı  gençle ahbaplık ettik. Paris’te bilgisayar teknisyeni olarak çalışan bu genç, kız arkadaşını görmeğe Orleans’a gidiyordu.  Orleans  Garı'na pek de uzak olmayan otelime kadar bana refakat etti ve yol gösterdi.
Orleans küçük, renksiz ve tamamen Paris’in etki alanında kalmış bir şehir. Ortasından Loire nehri geçiyor. Bir de Jeanne d‘Arc’ın memleketi. Her yerde onun adı, heykeli, evi. Vaktiyle Fransa tarihinde önemli rol oynamış bir kent. Orleans dükleri hep kral hanedanından olmuşlar, kral naipliği, hatta krallık yapmışlar. Orleans şu anda Tours ile birlikte Loire şatoları gezilerine ev sahipliği yapan kentlerden biri. Ancak ne yazık ki mevsim dolayısıyla turları çok azaltmışlar. Ertesi gün için otelin yardımıyla  bir tura yer bulabildim. Sabahın köründe yollara düşüp önce Blois’ya ve Blois şatosuna gittik. Blois’yı çok beğendim. Tam bir ortaçağ kenti ve hiç bozulmamış. Ortasından akan Loire nehri ve yüksek duvarlı şatosu ile başka bir dünyadaymışsınız hissini veriyor. Bu kent bizde olsa bugünkü görünümü ne olurdu, çok merak ediyorum ! 10 katlı TOKİ konutları !...Loire şatolarının toplam sayısı 46. Ancak bir kısmı özel mülkiyette, bir kısmı da hala restorasyonda olduğu için Loire boyunca gezilebilen 26 şato var. Diğerlerini ancak dışarıdan görmek mümkün. Ben Orleans’a en yakın 3 şatoyu gezebildim. Bir güne ancak onlar sığdı. Loire şatoları iki tip. Bir kısmı kale, yani müstahkem mevki, ki Blois şatosu öyleydi.  Bir kısmı ise kralların ve asillerin çoğunlukla 16 ve 17. yüzyıllarda yaptırmış oldukları av ve eğlence amaçlı büyük malikaneler. Cheverny ve Chambord da onlardandı. Blois şatosu, çevresindeki derebeylik kenti ile birlikte bir tarih sunarken, diğer ikisi, kırların ve nehir kanallarının ortasında tek başına saraylardı. Chambord büyüklüğü ve ihtişamı ile diğerlerine fark atıp gözlerinizi alıyorsa da, içlerinde birbirinden farklı çok fazla dekor ve eşya yoktu. Malum, bütün saraylarda gördüğünüz kıymetli eşyalar, kralların yattığı yataklar, taht salonları, v.s.  Şatoların yapılış zamanlarının çoğunlukla  I. François ve II. Henry  dönemi  oluşları ilginçti. Yani şu Kanuni’den yardım isteyen kral ve sonrası ! Fransa’nın yardıma muhtaç olduğu, katolik-protestan mücadeleleriyle sarsıldığı, kralının bir ara Şarlken’e esir olduğu bir dönemde bu kadar zengin ve ihtişamlı şatoların yapılmış olması krallık rejiminin toplumdan kopukluğuna en somut örnekti. Şatoların bütün ihtişamına, duvar ve tavan freskleri ve işlemelerinin güzelliğine rağmen hiçbirinde banyo ve tuvalet bulunmadığını da  ekleyeyim ! Tıpkı Versailles ve Louvre gibi ! Dünyada çok fazla saray ve şato gördüğümden midir, nedir, bu şatolar, Blois kenti dışında, beni pek etkilemedi. Kentte, şatonun bulunduğu nehre hakim tepeden manzarayı seyrettikten sonra küçük bir gezinti yaptık. İnsanlar bile biraz eski ve yaşlıydılar, tıpkı kent gibi. Gençler her yerde olduğu gibi, belki Paris’e, büyük kentlere göç etmişler, geride tarihi yanlarında taşıyan ve ondan ayrılamayan yaşlılarını bırakmışlardı. İnci kolyelerini takmış, asla şişmanlamayan zarif Fransız kadınlarının birlikte oturup sohbet ettikleri nehir kenarı, eski dekorlu bir kafede oturduk. Çok ticarileşmediği için Paris’tekinden daha güzel yapılmış Fransız kahvesini içtik. Sırası gelmişken söyleyeyim, bu gezimde Fransız taşrasında çok dolaştım. Bizdekinin, hatta iyi bildiğim İngiltere’dekinin bile aksine, taşra insanları ile Parisliler arasında giyim-kuşam, davranış bakımından bir taşralılık-büyük şehirlilik farkı olduğunu hiç gözlemlemedim. Bu da kültürün tüm toplumca özümsenmişliğinin açık bir göstergesi olsa gerekti. Fransızlar biraz kendini beğenmiş, doğru, ama pek haksız da değiller !
İkinci merhalem 7 Kasımda Rouen idi. Bu arada  küçük kentlere bile trenle en kısa sürede ulaşabildiğinizi ve TGV dışındaki Fransız trenlerinin de yenilenmiş ve gayet hızlı olduklarını ekleyeyim. Sayfiye yerleri arasında ise konforlu otobüs seferleri var. Bizim Ankara - İstanbul arası hızlı treni daha becerememiş olanlara duyurulur !  Rouen, Seine nehrinin Manş denizine döküldüğü yerdeki halicinde, denizden biraz içeride bir kent ve Kuzey Normandiya’nın  en büyük kenti. Tarihi çok hoş. M.Ö. 200 yıllarında sonradan Romalıların Galyalılar (Gauloise) dedikleri Keltler kuzeyden kara yoluyla gelerek Kuzey Normandiya’ya yerleşmişler. ( Yani Asterix’ler ! ) Daha sonra, M.Ö. 70 lerde Caesar’ın Galya’yı  fethi ile Roma idaresine girmişler.  Yüzyıllarca Romalılar ve yine bir kuzey kavmi olan Frank’larla birlikte yaşadıktan sonra, bölge  8. yüzyılda müthiş bir istila ile karşılaşmış.  Danimarka ve Norveçten efsanevi liderleri Rollo’nun yönetiminde  ( CNBC-e deki Vikingler dizisini izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. İngilizler yapmış, nefis bir dizi ) deniz yoluyla gelen Vikingler bu kez yağmalayıp gitme değil, yerleşme amacıyla gelmişler. Başlangıçta epey kan dökülse de , Frank kralının onlara bugünkü Rouen ve çevresini yerleşim yeri olarak tahsis etmesinden sonra sular durulmuş ve yavaş yavaş asimile olup hristiyanlığı kabul etmişler. Rouen’in en merkezi meydanlarından birinde Rollo’nun ihtişamlı bir bronz heykeli var. Yani özetle, Rouen’ın ilk sahipleri Vikingler. Çok sonra, 1400 lerde İngilizler Jeanne d’Arc’ı  büyücülük bahanesiyle  Rouen kentinin Pazar meydanında direğe bağlayarak  yakmışlar. Orada da  yüksek bir direk ve haç var. Rouen, şehir planı ve çevresi ile uyumuyla, Seine kanallarıyla, yat  limanıyla çok estetik bir kent. Doğrusu bu kadar güzel olacağını tahmin etmemiştim. Bir de deniz mahsulleri var ki, öff yani !  Ayrıca Fransa’nın en sarışın ve iri yarı insanları da orada ! Soyaçekim !....Ünlü Fransız empresyonist ressam Paul  Monet  Rouen’da doğmuş. Empresyonizmin  doğum yeri sayılıyor. Gerçekten de çevre ve peyzaj  tam resme göre, oturup Rouen kırlarında resim yapmak ayrı bir keyif olsa gerek. 18. Yüzyıl  Fransız tiyatro yazarı  Ronsard  ve  ünlü  Gustave Flaubert de Rouen’lı  ünlüler arasında. Kentin sanat müzesinde empresyonist sanatçılar Monet, Manet, Sisley, Gauguin ve Renoir’ın  zengin koleksiyonları var.
Kuzey Normandiya’nın  güzelliklerine başlamışken, 9 Kasımda Rouen’den, Seine nehri halicindeki denize daha yakın küçük sayfiye kasabası Honfleur’a gitmemek olmazmış ! Ben de öyle yaptım. Aman ne güzellik, küçük, sevimli oteller, pencerelerinde çiçek saksılı evler, pırıl pırıl nehir kanalları, tekneler ve ahşap, tarihi binalar. Eski bir balıkçı köyü olan Honfleur şimdilerde  Fransa’nın en gözde tatil yerlerinden biri olmuş. Yazın yer bulmanız mümkün olmazmış. Seyahatim süresince rastladığım pek az güneşli günden biri orada bana harika resimler çekme imkanı verdi. Yemyeşil kırlarındaki inanılmaz sonbahar renkleri ve kanalların pırıl pırıl sularında yansıyan şirin binalar resim çekmek için ideal ortamı oluşturuyorlardı.  12. Yüzyıldan beri ayakta duran ve korunan ahşap katedrali ve çan kulesi parmak ısırtacak kadar güzeldi. Bütün daracık sevimli sokaklar sanat galerileri ve antikacılar ile doluydu. Nefis resimler ve objeler sergileniyordu. Ünlü Fransız müzisyen Eric Satie orada doğmuş ve yaşamış. Evi müze yapılmış. Normandiya tarzı, iki katlı bir ahşap ev. Canlandırmalarla, kendi kendine çalan piyanoyla filan çok güzel bir canlı sunum yapmışlar. Bizimkiler şu müzeciliği biraz öğrenebilseler artık diyorum !...Bu yöreye Calvados da deniyormuş ve ünlü Fransız likörü Calvados burada imal edilirmiş. Ayrıca deniz mahsulleri de nefis. Cumartesi günü pazarına da denk geldim ve elde örme dantel, biblo filan gibi otantik şeyler aldım. Honfleur’den istemeye istemeye ayrıldım.
11 Kasımda otobüsle  Güney Normandiya’nın başkenti  Caen’a gelirken bir diğer tatil kasabası Deauville’e  de uğramak istedim.  Deniz kenarından 20-30 m. kadar içeride, bildiğimiz önü plaj yalıların bulunduğu şık ve zengin bir kasaba. Denk geldiğim med dalgalarının gelişine bakınca “Bu nasıl yalıda oturma ?” diye kendi kendime sordum doğrusu. Çünkü dalgalar biraz daha yüksek olsa evleri süpürecek gibi duruyordu. Marmara kıyısında bile denize bu kadar yakın yalı yapılamaz. Lodos fırtınası çıktı mıydı, dalgalar sahilde patlayınca 10 m. ye kadar yükselir.  Neyse, vardır bir bildikleri elbet. Ama sokakları, büyük, gölgeli ağaçları, şık meydanları, mağazaları  ve asla 2 katı geçmeyen binalarıyla gerçekten çok güzel bir yerdi. 3-4 saat burada vakit geçirdikten sonra yola devam ederek Caen’a geldim.  Aslında buraya 20-25 km. uzakta bulunan, Normandiya çıkarmasının yapıldığı Omaha Beach ve çevresini görmeğe gelmiştim. Fakat sahile turlar sadece yazın yapılıyormuş. Fransa gibi turistik bir ülke için ayıp doğrusu. Kentte bir Memorial Museum var, yine müthiş bir müzecilik. Animasyonlarla, seslendirmelerle çıkarma nasıl yapıldı, ne karşılık verildi, Caen nasıl bombalandı;  bulunan silahlar, kasklar, künyeler, parkalar, mermiler, mermi kovanları,  yanmış tanklar, çıkarma  gemilerinin ve bunkerlerin imitasyonları, müttefik ve Alman üniformaları, bayraklar v.s. son derece etkileyici bir biçimde sergileniyor. Aslında bu müzeyi gezmek daha akılcıymış , çünkü sahilde muhafaza edilmiş birkaç bunkerden başka hiçbir şey yokmuş. Gerisi hayal gücü. Oralar artık halka açık plajmış ve savaşa dair hiçbir işaret bırakılmamış, her şey müzede toplanmış. Müttefikler çıkarmaya başlayınca, Almanlar yerleşecek, üs kuracak yerleri olmasın diye Caen’i bombalamışlar. Kentin üçte ikisini yerle bir etmişler. Müttefikler de Almanların Caen Kalesi ve kent çevresindeki tahkimat ve cephaneliklerini havaya uçurmuşlar. Yani Caen İkinci Dünya Savaşında Fransa’nın hemen hemen tek bombalanan kenti olmuş. Kentin şimdi önemli bir kısmı modern yapılarla dolu. Sadece Katedral, Kale ve birkaç çok önemli eski kilise ile 12. Yüzyıl  kent surlarından kısmen ayakta kalabilen tek kuleyi restore etmişler. Önce Kuzey Normandiya’da yerleşen kuzeyli kavimler, yani Normanlar daha sonra güneye doğru genişlemişler ve böylece Seine nehri halicinin kuzeyi Kuzey Normandiya, güneyi Güney Normandiya adını almış. Caen de Güney Normandiya'nın en büyük kenti. Sevimli bir kent değil, fakat kalesi çok büyük ve Katedrali de çok ince sanat eseri. Dev gibi iki kampustan oluşan büyük bir Üniversitesi var, kent dışında, ormanların içinde. Ünlü Norman Kralı Fatih William 11. yüzyılda burada doğmuş ve yaşamış, İngiltereyi istila eden Normanların komutanı. O yüzden Fatih ünvanını almış. Kalenin içinde sarayı varmış, yüzyıllarca korunmuş, ancak 1944 bombardımanında  o da yerle bir olmuş ve sadece temelleri kalmış. Duvarlarının kesme taşlarının bir kısmı kalenin restorasyonunda kullanılmış. Temellerine bakılırsa, saraydan çok, büyük bir ev demek daha mümkün. Kendisinden 500 yıl sonraki krallara nazaran çok mütevazıymış anlaşılan….Kalenin savaştan sonraki restorasyonu sırasında saray temellerinin altından bazı çok eski tarihi eserlerin, bu arada kuzeyli kültüre ait balta ve kılıçların ve bazı ziynet eşyalarının çıkarılması üzerine kazılar yapılmış ve buluntular Caen kent müzesine taşınmış. Orayı gezmeğe vaktim olmadı maalesef. 
13 Kasım günü çok istediğim  Le Mont Saint Michel ‘e geldim. Otelim adaya çok yakın bir yerde idi. O zamana kadar kaldığım en lüks ve şık oteldi. Tabii de en pahalı. Çünkü MSM de zaten ucuz hiçbir şey yoktu. Odamın balkonundan hep resimlerde gördüğüm  MSM’i oldukça yakın bir mesafeden karşımda görünce bayağı bir irkildim ve karizmasının etkisinde kaldım. Ertesi gün de sayılı nefis havalardan biri vardı.  O güzel günde shuttle’a yüz vermeden adaya yürüyerek gittim ve giderken çeşitli resimler çektim. Gerçekten anlatılması  güç. Karşınızda dümdüz bir arazinin ortasında bir piramit gibi yükselen sarp duvarlar ve tepede çan kulesi ile dev bir manastır.  Neden orada ve öyle kurulduğunu, neden o kadar tahkimat yapıldığını  kimse tam olarak açıklayamıyor. Fransisken rahipleri feodallerin yardımıyla burayı kurmuşlar , tamam da deniz kıyısından 500 m. kadar açıkta, 6 saat arayla denizin çekildiği ve yeniden 12 m. ye kadar çıkan med dalgalarının hücum ettiği bir adada inşaat ve ikmal nasıl yapılır, hiçbir deniz aracının dayanması mümkün olmayan med dalgalarında kaç insan kaybedilmiştir, neden ? Bunlar hep bilinmezler. Sadece dini inziva için göze alınacak şeyler değil. Başka nedenleri olmalı, önemli kişilerin kapatıldığı bir hapishane olabilir örneğin. Ama tarihte böyle bir kayıt yok, tuhaf…Cezir zamanı çok eskiden de adaya yürüyerek gidilebiliyormuş. Ancak med dalgaları  ansızın ve hızla geldiği için saatlerin bile bir güvencesi yokmuş. Bütün Avrupa kıyılarındaki en yüksek med dalgaları buradaymış. Zamanımızda da bazı maceraperestler adaya cezir zamanı yürüyerek gitmeyi deneyip, dönüşte hayatlarını kaybettiklerinden tedbir alma gereği doğmuş ve yapılabilecek en kötü uygulamayı yapıp adadan ana karaya tüm sahili doldurmuşlar.  Böylece ne medin, ne de cezirin kıyıdan hiçbir görüntüsü kalmamış. Çünkü kıyı kalmamış, kıyı adanın ötesine gitmiş. İleri teknoloji kullanıp yukarı kaldırılmış bir çelik yolla adayı birleştirme  uygulamasını şimdi yapıyorlar, başlamışlar ama çok geç, med-cezir ancak adanın tepesinden görülebilir.  Bu arada, adanın tepesindeki manastıra çıkamadım, çünkü çok yüksek ve dik merdivenleri var. Hem dizlerim, hem de bendeki düşme korkusu yüzünden tırmanmayı göze alamadım. Aşağı taraflarda gezdim, çok güzel iç kale binaları vardı, bazıları otel yapılmış. Bir de çarşısı var ki, gerçekten görülmeğe değer. Daracık sokakların içinde küçücük dükkanlar, ama çok nadide şeyler satıyorlar. Tabii her şey ateş pahası !  Bu dükkanlar ortaçağda bile varmış. Manastıra gelir sağlamak için her gelenin bir şeyler alması adetmiş. O zamanlar at koşumları, baharat, silahlar, el dokumaları, duvar halıları, kapı  zilleri, çanlar  gibi şeyler satılırmış. Bir eksik daha, bu sarp kayanın tepesine  çıkmak için görüntüyü bozmadan, gizleyerek pekala bir asansör yapabilirlerdi. Otantik olacak diye milleti tıknefes etmenin ne alemi var ?  Santorini’de  de o güzelim adanın tepesine çıkma şansım yoktu ama asansör sayesinde eşsiz manzarayı ve kenti görebildim.
Akşam  MSM bana unutulmaz bir sürpriz yaptı. Yine yürüyerek dönerken öyle bir gurup oluştu ki, unutmam mümkün değil. Dümdüz arazi üzerinde hafiften toplanan bulutlar kıpkızıl güneş ışıklarını tül gibi dağıtarak bütün ufku kapladı. Benim gibi çok insan şaşkınlıkla o güneş batışına bakakaldı. Güzel resimler çektim.
Ertesi gün dönüş vardı. Yine bir maraton ! MSM den Rennes’e trenle, Rennes’den TGV yi yakalayarak  3 saatte Paris Montparnasse’a, oradan metroyla  Gare d’Austerlitz, oradan yine trenle Orly ve akşam 6 daki  İstanbul uçuşunu yakalayış ! Pek akıllı işleri değil ama söz konusu ben olunca her şey olabilir ! Gece 10.30 da İstanbul. Hepsi aynı günün içinde. Söylemeğe gerek yok, gezinin her adımı internet ve Fransız  SNCF si kanalıyla planlanmıştı , hiçbir şey şaşmadı, en fazla da Fransız ulaşım servislerinin harika dakikliği sayesinde. Bizde ne zaman örneğin “17.01 de gelecek” denen tren veya otobüs 17.01 de gelecek acaba ?!...
Çok yorulmuşum, tam 3 gün dinlendim. Darısı diğer gezilere….

Asuman, Kasım 2013, İst.  
  


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder