KASIM 2013 FRANSA GEZİSİ :
4 Kasım 2013'de
İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanından Pegasus Havayolları ile rahat bir 3 saat
20 dakikalık yolculuktan sonra Paris Orly Havalimanına indik. Bu sefer Paris’i
es geçecektim, ama defalarca gelmiş olduğum Paris’i hem pek özlememiş, hem de
gayet iyi bildiğim ulaşım olanaklarını unutacak kadar ara vermemiştim. Orly’den
Gare d’Austerlitz’e geçiş yapıp ilk kalkan Intercite ile bir saatte Orleans’a
vardım. Trende yanımda oturan ve
İngilizce bilen bir Orleans’lı gençle
ahbaplık ettik. Paris’te bilgisayar teknisyeni olarak çalışan bu genç, kız
arkadaşını görmeğe Orleans’a gidiyordu.
Orleans Garı'na pek de uzak
olmayan otelime kadar bana refakat etti ve yol gösterdi.
Orleans
küçük, renksiz ve tamamen Paris’in etki alanında kalmış bir şehir. Ortasından
Loire nehri geçiyor. Bir de Jeanne d‘Arc’ın memleketi. Her yerde onun adı,
heykeli, evi. Vaktiyle Fransa tarihinde önemli rol oynamış bir kent. Orleans
dükleri hep kral hanedanından olmuşlar, kral naipliği, hatta krallık yapmışlar.
Orleans şu anda Tours ile birlikte Loire şatoları gezilerine ev sahipliği yapan
kentlerden biri. Ancak ne yazık ki mevsim dolayısıyla turları çok azaltmışlar. Ertesi
gün için otelin yardımıyla bir tura yer
bulabildim. Sabahın köründe yollara düşüp önce Blois’ya ve Blois şatosuna
gittik. Blois’yı çok beğendim. Tam bir ortaçağ kenti ve hiç bozulmamış.
Ortasından akan Loire nehri ve yüksek duvarlı şatosu ile başka bir
dünyadaymışsınız hissini veriyor. Bu kent bizde olsa bugünkü görünümü ne
olurdu, çok merak ediyorum ! 10 katlı TOKİ konutları !...Loire şatolarının
toplam sayısı 46. Ancak bir kısmı özel mülkiyette, bir kısmı da hala
restorasyonda olduğu için Loire boyunca gezilebilen 26 şato var. Diğerlerini
ancak dışarıdan görmek mümkün. Ben Orleans’a en yakın 3 şatoyu gezebildim. Bir
güne ancak onlar sığdı. Loire şatoları iki tip. Bir kısmı kale, yani müstahkem
mevki, ki Blois şatosu öyleydi. Bir
kısmı ise kralların ve asillerin çoğunlukla 16 ve 17. yüzyıllarda yaptırmış
oldukları av ve eğlence amaçlı büyük malikaneler. Cheverny ve Chambord da
onlardandı. Blois şatosu, çevresindeki derebeylik kenti ile birlikte bir tarih
sunarken, diğer ikisi, kırların ve nehir kanallarının ortasında tek başına
saraylardı. Chambord büyüklüğü ve ihtişamı ile diğerlerine fark atıp
gözlerinizi alıyorsa da, içlerinde birbirinden farklı çok fazla dekor ve eşya
yoktu. Malum, bütün saraylarda gördüğünüz kıymetli eşyalar, kralların yattığı yataklar,
taht salonları, v.s. Şatoların yapılış
zamanlarının çoğunlukla I. François ve II.
Henry dönemi oluşları ilginçti. Yani şu Kanuni’den yardım isteyen
kral ve sonrası ! Fransa’nın yardıma muhtaç olduğu, katolik-protestan
mücadeleleriyle sarsıldığı, kralının bir ara Şarlken’e esir olduğu bir dönemde
bu kadar zengin ve ihtişamlı şatoların yapılmış olması krallık rejiminin
toplumdan kopukluğuna en somut örnekti. Şatoların bütün ihtişamına, duvar ve
tavan freskleri ve işlemelerinin güzelliğine rağmen hiçbirinde banyo ve tuvalet
bulunmadığını da ekleyeyim ! Tıpkı
Versailles ve Louvre gibi ! Dünyada çok fazla saray ve şato gördüğümden midir,
nedir, bu şatolar, Blois kenti dışında, beni pek etkilemedi. Kentte, şatonun
bulunduğu nehre hakim tepeden manzarayı seyrettikten sonra küçük bir gezinti
yaptık. İnsanlar bile biraz eski ve yaşlıydılar, tıpkı kent gibi. Gençler her
yerde olduğu gibi, belki Paris’e, büyük kentlere göç etmişler, geride tarihi
yanlarında taşıyan ve ondan ayrılamayan yaşlılarını bırakmışlardı. İnci
kolyelerini takmış, asla şişmanlamayan zarif Fransız kadınlarının birlikte
oturup sohbet ettikleri nehir kenarı, eski dekorlu bir kafede oturduk. Çok
ticarileşmediği için Paris’tekinden daha güzel yapılmış Fransız kahvesini
içtik. Sırası gelmişken söyleyeyim, bu gezimde Fransız taşrasında çok dolaştım.
Bizdekinin, hatta iyi bildiğim İngiltere’dekinin bile aksine, taşra insanları
ile Parisliler arasında giyim-kuşam, davranış bakımından bir taşralılık-büyük
şehirlilik farkı olduğunu hiç gözlemlemedim. Bu da kültürün tüm toplumca
özümsenmişliğinin açık bir göstergesi olsa gerekti. Fransızlar biraz kendini beğenmiş,
doğru, ama pek haksız da değiller !
İkinci
merhalem 7 Kasımda Rouen idi. Bu arada
küçük kentlere bile trenle en kısa sürede ulaşabildiğinizi ve TGV dışındaki
Fransız trenlerinin de yenilenmiş ve gayet hızlı olduklarını ekleyeyim. Sayfiye
yerleri arasında ise konforlu otobüs seferleri var. Bizim Ankara - İstanbul
arası hızlı treni daha becerememiş olanlara duyurulur ! Rouen, Seine nehrinin Manş denizine döküldüğü
yerdeki halicinde, denizden biraz içeride bir kent ve Kuzey Normandiya’nın en büyük kenti. Tarihi çok hoş. M.Ö. 200
yıllarında sonradan Romalıların Galyalılar (Gauloise) dedikleri Keltler
kuzeyden kara yoluyla gelerek Kuzey Normandiya’ya yerleşmişler. ( Yani
Asterix’ler ! ) Daha sonra, M.Ö. 70 lerde Caesar’ın Galya’yı fethi ile Roma idaresine girmişler. Yüzyıllarca Romalılar ve yine bir kuzey kavmi
olan Frank’larla birlikte yaşadıktan sonra, bölge 8. yüzyılda müthiş bir istila ile
karşılaşmış. Danimarka ve Norveçten
efsanevi liderleri Rollo’nun yönetiminde
( CNBC-e deki Vikingler dizisini izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.
İngilizler yapmış, nefis bir dizi ) deniz yoluyla gelen Vikingler bu kez yağmalayıp
gitme değil, yerleşme amacıyla gelmişler. Başlangıçta epey kan dökülse de ,
Frank kralının onlara bugünkü Rouen ve çevresini yerleşim yeri olarak tahsis
etmesinden sonra sular durulmuş ve yavaş yavaş asimile olup hristiyanlığı kabul
etmişler. Rouen’in en merkezi meydanlarından birinde Rollo’nun ihtişamlı bir
bronz heykeli var. Yani özetle, Rouen’ın
ilk sahipleri Vikingler. Çok sonra, 1400 lerde İngilizler Jeanne d’Arc’ı büyücülük bahanesiyle Rouen kentinin Pazar meydanında direğe
bağlayarak yakmışlar. Orada da yüksek bir direk ve haç var. Rouen, şehir
planı ve çevresi ile uyumuyla, Seine kanallarıyla, yat limanıyla çok estetik bir kent. Doğrusu bu
kadar güzel olacağını tahmin etmemiştim. Bir de deniz mahsulleri var ki, öff
yani ! Ayrıca Fransa’nın en sarışın ve
iri yarı insanları da orada ! Soyaçekim !....Ünlü Fransız empresyonist ressam
Paul Monet Rouen’da doğmuş. Empresyonizmin doğum yeri sayılıyor. Gerçekten de çevre ve
peyzaj tam resme göre, oturup Rouen
kırlarında resim yapmak ayrı bir keyif olsa gerek. 18. Yüzyıl Fransız tiyatro yazarı Ronsard
ve ünlü Gustave Flaubert de Rouen’lı ünlüler arasında. Kentin sanat müzesinde
empresyonist sanatçılar Monet, Manet, Sisley, Gauguin ve Renoir’ın zengin koleksiyonları var.
Kuzey
Normandiya’nın güzelliklerine
başlamışken, 9 Kasımda Rouen’den, Seine nehri halicindeki denize daha yakın
küçük sayfiye kasabası Honfleur’a gitmemek olmazmış ! Ben de öyle yaptım. Aman
ne güzellik, küçük, sevimli oteller, pencerelerinde çiçek saksılı evler, pırıl pırıl
nehir kanalları, tekneler ve ahşap, tarihi binalar. Eski bir balıkçı köyü olan
Honfleur şimdilerde Fransa’nın en gözde
tatil yerlerinden biri olmuş. Yazın yer bulmanız mümkün olmazmış. Seyahatim
süresince rastladığım pek az güneşli günden biri orada bana harika resimler
çekme imkanı verdi. Yemyeşil kırlarındaki inanılmaz sonbahar renkleri ve
kanalların pırıl pırıl sularında yansıyan şirin binalar resim çekmek için ideal
ortamı oluşturuyorlardı. 12. Yüzyıldan
beri ayakta duran ve korunan ahşap katedrali ve çan kulesi parmak ısırtacak
kadar güzeldi. Bütün daracık sevimli sokaklar sanat galerileri ve antikacılar
ile doluydu. Nefis resimler ve objeler sergileniyordu. Ünlü Fransız müzisyen
Eric Satie orada doğmuş ve yaşamış. Evi müze yapılmış. Normandiya tarzı, iki
katlı bir ahşap ev. Canlandırmalarla, kendi kendine çalan piyanoyla filan çok
güzel bir canlı sunum yapmışlar. Bizimkiler şu müzeciliği biraz öğrenebilseler
artık diyorum !...Bu yöreye Calvados da deniyormuş ve ünlü Fransız likörü
Calvados burada imal edilirmiş. Ayrıca deniz mahsulleri de nefis. Cumartesi
günü pazarına da denk geldim ve elde örme dantel, biblo filan gibi otantik
şeyler aldım. Honfleur’den istemeye istemeye ayrıldım.
11 Kasımda
otobüsle Güney Normandiya’nın
başkenti Caen’a gelirken bir diğer tatil
kasabası Deauville’e de uğramak istedim.
Deniz kenarından 20-30 m. kadar içeride,
bildiğimiz önü plaj yalıların bulunduğu şık ve zengin bir kasaba. Denk geldiğim
med dalgalarının gelişine bakınca “Bu nasıl yalıda oturma ?” diye kendi kendime
sordum doğrusu. Çünkü dalgalar biraz daha yüksek olsa evleri süpürecek gibi
duruyordu. Marmara kıyısında bile denize bu kadar yakın yalı yapılamaz. Lodos
fırtınası çıktı mıydı, dalgalar sahilde patlayınca 10 m. ye kadar yükselir. Neyse, vardır bir bildikleri elbet. Ama
sokakları, büyük, gölgeli ağaçları, şık meydanları, mağazaları ve asla 2 katı geçmeyen binalarıyla gerçekten
çok güzel bir yerdi. 3-4 saat burada vakit geçirdikten sonra yola devam ederek
Caen’a geldim. Aslında buraya 20-25 km.
uzakta bulunan, Normandiya çıkarmasının yapıldığı Omaha Beach ve çevresini
görmeğe gelmiştim. Fakat sahile turlar sadece yazın yapılıyormuş. Fransa gibi
turistik bir ülke için ayıp doğrusu. Kentte bir Memorial Museum var, yine
müthiş bir müzecilik. Animasyonlarla, seslendirmelerle çıkarma nasıl yapıldı,
ne karşılık verildi, Caen nasıl bombalandı;
bulunan silahlar, kasklar, künyeler, parkalar, mermiler, mermi
kovanları, yanmış tanklar, çıkarma gemilerinin ve bunkerlerin imitasyonları,
müttefik ve Alman üniformaları, bayraklar v.s. son derece etkileyici bir
biçimde sergileniyor. Aslında bu müzeyi gezmek daha akılcıymış , çünkü sahilde
muhafaza edilmiş birkaç bunkerden başka hiçbir şey yokmuş. Gerisi hayal gücü.
Oralar artık halka açık plajmış ve savaşa dair hiçbir işaret bırakılmamış, her
şey müzede toplanmış. Müttefikler çıkarmaya başlayınca, Almanlar yerleşecek, üs
kuracak yerleri olmasın diye Caen’i bombalamışlar. Kentin üçte ikisini yerle
bir etmişler. Müttefikler de Almanların Caen Kalesi ve kent çevresindeki
tahkimat ve cephaneliklerini havaya uçurmuşlar. Yani Caen İkinci Dünya
Savaşında Fransa’nın hemen hemen tek bombalanan kenti olmuş. Kentin şimdi
önemli bir kısmı modern yapılarla dolu. Sadece Katedral, Kale ve birkaç çok
önemli eski kilise ile 12. Yüzyıl kent
surlarından kısmen ayakta kalabilen tek kuleyi restore etmişler. Önce Kuzey
Normandiya’da yerleşen kuzeyli kavimler, yani Normanlar daha sonra güneye doğru genişlemişler ve böylece Seine nehri halicinin
kuzeyi Kuzey Normandiya, güneyi Güney
Normandiya adını almış. Caen de Güney Normandiya'nın en büyük kenti. Sevimli bir kent değil, fakat kalesi çok büyük ve
Katedrali de çok ince sanat eseri. Dev gibi iki kampustan oluşan büyük bir
Üniversitesi var, kent dışında, ormanların içinde. Ünlü Norman Kralı Fatih William 11. yüzyılda
burada doğmuş ve yaşamış, İngiltereyi istila eden Normanların komutanı. O
yüzden Fatih ünvanını almış. Kalenin içinde sarayı varmış, yüzyıllarca
korunmuş, ancak 1944 bombardımanında o
da yerle bir olmuş ve sadece temelleri kalmış. Duvarlarının kesme taşlarının
bir kısmı kalenin restorasyonunda kullanılmış. Temellerine bakılırsa, saraydan
çok, büyük bir ev demek daha mümkün. Kendisinden 500 yıl sonraki krallara
nazaran çok mütevazıymış anlaşılan….Kalenin savaştan sonraki restorasyonu
sırasında saray temellerinin altından bazı çok eski tarihi eserlerin, bu arada
kuzeyli kültüre ait balta ve kılıçların ve bazı ziynet eşyalarının çıkarılması üzerine kazılar yapılmış ve buluntular Caen kent müzesine taşınmış. Orayı
gezmeğe vaktim olmadı maalesef.
13 Kasım günü çok istediğim Le Mont Saint Michel ‘e geldim. Otelim adaya
çok yakın bir yerde idi. O zamana kadar kaldığım en lüks ve şık oteldi. Tabii
de en pahalı. Çünkü MSM de zaten ucuz hiçbir şey yoktu. Odamın balkonundan hep
resimlerde gördüğüm MSM’i oldukça yakın
bir mesafeden karşımda görünce bayağı bir irkildim ve karizmasının etkisinde
kaldım. Ertesi gün de sayılı nefis havalardan biri vardı. O güzel günde shuttle’a yüz vermeden adaya
yürüyerek gittim ve giderken çeşitli resimler çektim. Gerçekten anlatılması güç. Karşınızda dümdüz bir arazinin ortasında
bir piramit gibi yükselen sarp duvarlar ve tepede çan kulesi ile dev bir
manastır. Neden orada ve öyle
kurulduğunu, neden o kadar tahkimat yapıldığını kimse tam olarak açıklayamıyor. Fransisken
rahipleri feodallerin yardımıyla burayı kurmuşlar , tamam da deniz kıyısından
500 m. kadar açıkta, 6 saat arayla denizin çekildiği ve yeniden 12 m. ye kadar
çıkan med dalgalarının hücum ettiği bir adada inşaat ve ikmal nasıl yapılır,
hiçbir deniz aracının dayanması mümkün olmayan med dalgalarında kaç insan
kaybedilmiştir, neden ? Bunlar hep bilinmezler. Sadece dini inziva için göze
alınacak şeyler değil. Başka nedenleri olmalı, önemli kişilerin kapatıldığı bir
hapishane olabilir örneğin. Ama tarihte böyle bir kayıt yok, tuhaf…Cezir zamanı
çok eskiden de adaya yürüyerek gidilebiliyormuş. Ancak med dalgaları ansızın ve hızla geldiği için saatlerin bile
bir güvencesi yokmuş. Bütün Avrupa kıyılarındaki en yüksek med dalgaları
buradaymış. Zamanımızda da bazı maceraperestler adaya cezir zamanı yürüyerek
gitmeyi deneyip, dönüşte hayatlarını kaybettiklerinden tedbir alma gereği
doğmuş ve yapılabilecek en kötü uygulamayı yapıp adadan ana karaya tüm sahili
doldurmuşlar. Böylece ne medin, ne de
cezirin kıyıdan hiçbir görüntüsü kalmamış. Çünkü kıyı kalmamış, kıyı adanın
ötesine gitmiş. İleri teknoloji kullanıp yukarı kaldırılmış bir çelik yolla
adayı birleştirme uygulamasını şimdi yapıyorlar, başlamışlar ama çok geç,
med-cezir ancak adanın tepesinden görülebilir. Bu arada, adanın tepesindeki manastıra
çıkamadım, çünkü çok yüksek ve dik merdivenleri var. Hem dizlerim, hem de bendeki
düşme korkusu yüzünden tırmanmayı göze alamadım. Aşağı taraflarda gezdim, çok
güzel iç kale binaları vardı, bazıları otel yapılmış. Bir de çarşısı var ki,
gerçekten görülmeğe değer. Daracık sokakların içinde küçücük dükkanlar, ama çok
nadide şeyler satıyorlar. Tabii her şey ateş pahası ! Bu dükkanlar ortaçağda bile varmış. Manastıra
gelir sağlamak için her gelenin bir şeyler alması adetmiş. O zamanlar at
koşumları, baharat, silahlar, el dokumaları, duvar halıları, kapı zilleri, çanlar gibi şeyler satılırmış. Bir eksik daha, bu
sarp kayanın tepesine çıkmak için
görüntüyü bozmadan, gizleyerek pekala bir asansör yapabilirlerdi. Otantik
olacak diye milleti tıknefes etmenin ne alemi var ? Santorini’de
de o güzelim adanın tepesine çıkma şansım yoktu ama asansör sayesinde
eşsiz manzarayı ve kenti görebildim.
Akşam MSM bana unutulmaz bir sürpriz yaptı. Yine
yürüyerek dönerken öyle bir gurup oluştu ki, unutmam mümkün değil. Dümdüz arazi
üzerinde hafiften toplanan bulutlar kıpkızıl güneş ışıklarını tül gibi
dağıtarak bütün ufku kapladı. Benim gibi çok insan şaşkınlıkla o güneş batışına
bakakaldı. Güzel resimler çektim.
Ertesi gün
dönüş vardı. Yine bir maraton ! MSM den Rennes’e trenle, Rennes’den TGV yi
yakalayarak 3 saatte Paris Montparnasse’a,
oradan metroyla Gare d’Austerlitz,
oradan yine trenle Orly ve akşam 6 daki
İstanbul uçuşunu yakalayış ! Pek akıllı işleri değil ama söz konusu ben
olunca her şey olabilir ! Gece 10.30 da İstanbul. Hepsi aynı günün içinde. Söylemeğe
gerek yok, gezinin her adımı internet ve Fransız SNCF si kanalıyla planlanmıştı , hiçbir şey
şaşmadı, en fazla da Fransız ulaşım servislerinin harika dakikliği sayesinde.
Bizde ne zaman örneğin “17.01 de gelecek” denen tren veya otobüs 17.01 de
gelecek acaba ?!...
Çok
yorulmuşum, tam 3 gün dinlendim. Darısı diğer gezilere….
Asuman, Kasım 2013,
İst.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder